Amerika Neden Zengin Türkiye Değil

Amerika neden zengin Türkiye değil diye merak eden çok fazla insanımız olduğunu zannetmiyorum. Herkesin kafasında saplantı haline gelmiş bir önyargı var bu konuda zaten. Ben bu yazıda henüz zehirlenmemiş taze beyinlere hitap etmek istiyorum. Bu yazıyı okumadan önce Ismet Inönü ve 2. Dünya Savaşı Yılları başlıklı yazıyı okursanız daha iyi olur. Bu konuda bir liste sunacağım, siz de maddeler ekleyebilirsiniz daha sonra:

1. Avrupalıların yoksul ülkeleri sömürerek zenginleştiğine dair inanışlar yaygın, bir bakıma da doğru. Adamlar teknolojik üstünlüklerini kullanarak sömürgeler elde etmişler ve adı üstünde sömürmüşler. Zenginliğin gerçek sebebi teknolojik üstünlükleri midir, yoksa sömürgeler midir sorusuna dürüst cevap verebilecek insan sayısı ise çok değildir. Çoğu insan Amerikalıların da zenginleşmek için Avrupalılar gibi benzer bir yol izlediğini düşünür. Tam olarak doğru değil bu. Amerika Avrupalıların yeni bir kıtayı kolonileştirmesiyle başlayan bir devlet. Yapılan Amerika’nın yerlileri olan Kızılderililerin elinden topraklarının alınmasıdır. Bunu yaparken Fransızların biyolojik silah (su cicegi viruslu battaniyelerin kizilderililere "hediye" olarak verilmesi) kullanarak 2 milyon kızılderiliyi katlettiklerini çoğu insan bilmez mesela. Ondan sonra da parlamentolarında Ermeni soykırımı tasarısını onaylar bu şerefsizler.

2. Fransızlar Amerika’nın ortabatısında Louisiana adı verilen bölgeyi Amerika devletine satarak Amerika kıtasından çekilmiş ve Büyük Amerikan Devletinin oluşmasına en büyük katkıyı sağlamıştır. Bu bölgenin şimdiki Louisiana eyaleti olduğunu zannetmeyin, Amerika’nın neredeyse üçte birini oluşturan ve verimli topraklara sahip çok büyük bir bölgedir bu (haritaya bakin). Bunun batısında ise Meksikalılar, yerliler ve Pasifik Okyanusu yer alıyor. Amerika ayrıca Alaska’yı da Ruslardan satın alarak hem değerli topraklara kavuşmuşlar hem de Rusya gibi büyük bir devleti kıtalarından uzaklaşmışlardır.

3. Amerika kendi topraklarını güvence altına aldıktan sonra elindeki geniş topraklarda bir yandan tarım yaparken ülkenin kuzeydoğusunda yer alan eyaletler endüstri devrimini gerçekleştiriyordu. Osmanlı padişahı dışarıdan aldığı borç para ile yatırım yapacağına Dolmabahçe Sarayını 35 ton altin harcayarak inşaa ettirirken Amerikalılar sanayiye, bilime, teknolojiye yatırım yapan, Avrupa’ya yetişmeye çalışan bir ülke idi.

4. Türkiye ise daha borç para almanın ne demek olduğunu bilmeyen 15 yaşında babası tarafından eline kredi kartı tutuşturulmuş aklı bir karış havada delikanlı gibi davranarak kendisini hüsrana yollayacak bir yolda ilerliyordu. Borç para alarak kendinize saray yapmazsınız, savaş gemisi veya silah da almazsınız. Borç para alarak yatırım yaparsınız, yaptığınız yatırımın da senelik getirisinin borcun faizinden kat kat yüksek olmasına bakarsınız. Bu ilke 150 sene önce geçerli olduğu gibi bugün de geçerli. Bunları bilmeyen ve borç batağına batan insanlardan ise ülkemizde her köşe başında var.


5. Yukarıya koyduğum şu grafiğe bir bakın ve Atatürk döneminde ve sonrasında nasıl bir performans gösterdiğimize bir bakın. Sonra da bunu Amerika’nın performansı ile karşılaştırın. Atatürk zamanında Amerika’ya neredeyse 3 kat fark atmışız. Yani yakalama yönünde genellikle doğru adımları atmışız, sonrasında ise ekonomimiz üçte bir küçülmüş ve Amerika da attığımız farkı kapatmış ve bizi geçmiş. Amerika’nın gerçek üstünlüğü de burada başlıyor. Almanya iki dünya savaşını başlatarak kendisini değil bizi perişan etmiş. Geri kalmamız Almanya’nın değil tabii ki bizim cehaletimizin bir sonucu.

6. Avrupa ekonomileri savaş süresince birbirlerini yok ederek gerilerken Amerika savaşın başlamasıyla önce tedarikçi rolüne soyunmuş, sonrasında ise savaşa girerek muazzam hızlarda büyümüş. Işin ilginç tarafı savaş sırasında elde ettiği kazançları savaş sonrasında korumuş, Almanlarla daha verimli savaşmak için teknoloji geliştirmişler, bu teknolojiler de savaştan sonra ekonomilerinin üstünlüğünü korumasına yardımcı olmuş. Biz ise savaş süresince daha iyi savaşmak için teknolojiye ve üretime ağırlık vereceğimize, ekonomiyi %35 küçültmüşüz.

Savaştan sonrasını biliyorsunuz. Başkalarının toprağında savaşan Amerika 1938 yılına kıyasla ekonomisini ikiye katlayarak çıkmış ve dünya üretiminin %40’ını yapan bir dev olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye ise teknolojiden uzak, devletin koruma şemsiyesi altında çalışan “çok özel” sektörle ve devlet ekonomik şirketleri, ya da o zamanki adıyla Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) denilen tekellerle büyümeye çalışmış. Hiç bir devirde bilimin, teknolojinin, rekabetin ve çok çalışmanın önemini tam olarak kavramamışız. Türk Öğren Çalış Geliş diyeceğimize Meliha Okur’un Moğolistan’a göçü teşvik eden “Kırk dönüm bostan, yan gel yat Osman” sözünü düstur almışız. Read More!

Teknoloji ve inovasyon: Ilginç örnek

Teknoloji ve inovasyon nedir dendigi zaman insanlarin aklina cogunlukla elektrik, otomobil, radyo, televizyon, internet, cep telefonu gibi icatlar gelir. Teknoloji sadece bunlardan ibaret degildir. Bir isi daha verimli yapmanizi saglayan yonetimsel teknikler de teknoloji ve inovasyon tanimi icerisine girer.

Amerika'da her yil doktorlar ve hemsirelerin yaptigi basit hatalar yuzunden 100 bin hasta hayatini kaybediyor. Bu istatistiklere bir de bu hatalar yuzunden olmeyen ama surunen yuzbinlerce insan dahil degil. Binlerce kisinin hayatini kurtaracak teknolojik yeniliklerden bir tanesi de checklist kullanilmasi, yani kontrol listesi kullanilmasidir. Bir ameliyattan once yapilacaklar bellidir: ellerini yikadin mi, hastanin tenini antiseptik ile temizledin mi, sterilize edilmis eldiven, maske, sapka, vs. kullaniyor musun, ...

Tum doktorlarin bildigi bu basit kurallarin kontrol listesi kullanilarak ameliyatlardan once teyit edilmesi binlerce hastanin hayatini kurtariyormus. Ancak kendilerini Allah olarak goren doktorlar checklist kullanmayi nefislerine yediremiyorlarmis. Yapilan anketlerde cerrahlarin %80'i checklist kullanilmasinin hatalari azalttigini ve insan hayatini kurtardigini soylemis (geriye kalan %20 ben zaten unutmuyorum ayagina yatan serefsizler). Ayni kisiler "eger siz hasta olsaydiniz sizi ameliyat eden doktorun checklist kullanmasini ister miydiniz" sorusuna ise %93 oraninda evet demisler. Hani su "benim kullanmama gerek yok" diyen %20'lik serefsizler var ya, iste onlarin ucte ikisi kendilerinin diger cerrahlardan da daha akilli olduklarini dusunduklerinden ve baskalarinin hata yapacagini bildiklerinden kendilerine gelince checklist kullanilmasini istiyorlar. Geriye kalanlar ise kemikli durus sergiliyorlar!!

Amazon'da en cok satan kitaplar listesinde 71. sirada imis yukarida linkini verdigimiz kitap, ilgilenenlere duyurulur.

Not: Serefsiz dedigim doktorlar Amerikali doktorlardir. Turkiye'de birisine serefsiz derseniz sizi mahkemeye verebilir, Amerika'da basin ozgurlugu var, o yuzden egolarina yediremeyip hastalarinin hayatini tehlikeye atan doktorlara serefsiz demenin bir sakincasi yok. Belki bazi insanlar "onlara serefsiz demek az gelir" diyebilirler. Read More!

Borsa Bülteni 1. Sayı

Blogda herkese açık bir şekilde piyasaların gidişatı hakkında yorum yapmamamın en önemli sebebi bu tür konuları Turkishtime Dergisindeki köşeme saklıyor olmam. Derginin belli bir ücret ödeyerek satın aldığı bilgileri kamunun tamamına açıklamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bu görüşleri dergide yazmanın dezavantajlarından bir tanesi ise piyasalar hakkındaki görüşlerimi yazıp yolladıktan 2 hafta sonra derginin piyasaya çıkıyor olması. O iki haftada meydana gelebilecek değişiklikler beni ters bir duruma sokabilir veya yaptığım analiz eskiyebilir ve değeri kalmayabilir.

Mesela Türkiye piyasalarına yönelik görüşlerimi Ocak ayının ortasında değiştirdim ve bunu yazdığım yazıda belirttim. Dergi yayınlandığı zaman Amerikan borsaları erken davranıp düşmüş olmasına rağmen Türkiye borsası hala 55000 seviyesinin üzerinde tutunuyordu. Yani dergiyi alıp okuyanlar borsa hakkında yaptığım en son tahminlerin şu olduğunu görmüş oldular.

"Hatırlarsanız yaz aylarında borsa 45 bin seviyesinde iken borsaların rekor kıracağı ve 65 bin seviyesini göreceği tahminini yaparak borsanın faize kıyasla çok daha cazip bir getiri/risk oranı sunduğunu belirtmiştim. Önümüzdeki dönem için artık bu görüşüme sıkı sıkıya bağlı olmadığımı ve kendi portföyümde de Türkiye hisselerinin payını büyük oranlarda azalttığımı belirtmek istiyorum."

Dergide bu yaziyi yazdiktan hemen sonra Turkiye borsasi dusmus olsaydi, iki hafta sonra dergi yayinlandiginda yazi bayatlamis, hic bir anlami kalmamis olacakti. O yuzden dergide yazdigim yazilarda genellikle uzun vadeli konularda gorus bildiriyorum. Turkishtime'da yer darligindan ya da bayatlama ihtimali yuksekliginden dolayi yayinlamadigim yazilarimi Ekonomi Turk'un email versiyonunda yayinlayacagim.
Şuan itibariyle IMKB endeksi 51362’ye gerilemiş durumda. Bundan sonrasında borsa için ne bekliyoruz?

Borsa Bültenimizin 1. Sayısında üyelerimizle bu konuyu inceleyeceğiz. Yazilarimiz bilgilendirmek ve eglendirmek amaci tasiyor olup, hic bir sekilde yatirim danismanligi faaliyeti olarak ele alinmamalidir. Yazilarimizda kimseye de ne yapmasi gerektigini soylemeyecegiz. Soyleyecegim tek sey, bizim kendi portfoyumuz ile ne yaptigimiz olacak. Bulten'de yazi yazacak yazarlarimiz ABD'de ikamet etmekte olup ABD'nin yasalarina tabidirler; ABD yasalarinin izin verdigi sartlarda yatirim danismanligi yapabilmektedir. takdir edersiniz ki bunun ucreti email ile birebir gonderecegimiz yazilarin aylik $2'lik ucretinden cok daha fazladir ve burada duyurusunun yaptigimiz hizmet hic bir sekilde yatirim danismanligi degildir. Read More!

Çin Bulmacası 2: Oyun Gibi

Hedge foncu Chanos'un Çin hakkındaki düşüncelerini daha önce şu 2-3 yazıda gündeme getirmiş idik. Chanos bir oyun gibi bu Çin bulmacası ile ilgileniyor.

Hedge Fonlar: Chanos ve Çin Balonu
Çin işkencesi ve Çin Setti
Çin’de Gayrimenkul Balonu Var mı?

Bu sefer neredeyse 1 saatlik bir sunumunun videosunu ilgilenenlere sunuyoruz. Bir gün finansal analist olmak istiyorsanız mutlaka izleyiniz.


Read More!

Vergi Dairesi Müdürü: Vergi Kaçırmak Suç mudur?

Tekirdağ Vergi Dairesi Müdürü vergi kaçırmış iddiaları ortaya atılmış. Hem vergi dairesi müdürünün hem de evi satın alan kişinin ifadesini almışlar ve evin 180 bin TL’ye satıldığı ortaya çıkmış. Vergi kayıtlarına bakmışlar ve evin satış bedelinin 10 TL olarak beyan edildiğini belirlemişler. Bunun da devlete toplam kaybının 8 bin 923 TL olduğu tespit edilmiş. Türkiye’de vergi kaçırmak suç mudur? Suç ise cezası nedir?

Benim vergi ve vergi affı konularında bilgim biraz kıttır. Mesela her ekonomik krizde “varlık barışı”, “vermediysen yanına kar kalsın”, “nazar etme ne olur, çal senin de olur” gibi isimler verilerek geçmişte suç işlemiş kişilerle anlaşma yapılarak vermeleri gereken verginin %3-5 gibi bir rakamını vermeleri karşılığında af edilmişlerdir. Yani her ne kadar şimdiki mevzuat devletin vergi kaybının 8 bin 923 lira olduğunu söylese de uygulamada ancak bunun %5’ine karşılık gelen 400-500 lira gibi bir rakam vergiden kaçırılmış oluyor aslında. Bunun için de soruşturma yapmaya, soruşturmayı yapan adamlara ekstradan yolluk, harç, fazla mesai gibi ödemeleri yapmayı haklı çıkarmıyor bana kalırsa. Pire için yorgan yakıyoruz. Tekirdağ Vergi Dairesi Müdürünü şikayet eden adam derhal doğuya sürülmeli ki, bir daha bu tür toplumun gelenek, örf ve adetlerine ters davranış içerisine girmeye teşebbüs edecek insanlara iyi bir mesaj gönderilmiş olsun. Vergi Dairesi Başkanı Istanbul veya Ankara’ya, hiç olmazsa Izmir’e tayin edilerek terfi ettirilmelidir.

Koskoca vergi dairesi başkanından daha iyi kim bilecek hangi vergiyi kaçırmanın yasal olduğunu, hangisini kaçırmanın suç olduğunu? Read More!

Borsa ve Piyasa Bülteni - Özel Üyelik Detaylı Bilgi

Bir kısım okuyucumuz blogu eskiden beri takip edenlerin borsa ve piyasanin geleceğini tartışan bir piyasa bülteni hüvviyetinde olduğu için Ekonomi Türk’ü beğendiğini belirtti. Ben de daha önce blogu “bir müddet sonra” paralı yapacağımı açıklamıştım ve borsa ve piyasa yorumlarını o dönem için saklıyordum. Bu konuda Ekonomix’in de görüşlerine başvurdum ve bir pilot uygulamasına gitmeye karar verdik.

Bu uygulamaya göre iki türlü üyelik sistemi oluşturacağız. Birinci tür üyelik kafamıza estiği zaman piyasaların gidişi, ekonomideki gelişmeler konularında görüşlerimizi iceren yazilari sizlere email ile ulaştıracağız. Yani bir çeşit email ile blog yazıları yazmak gibi. Bunun 6 aylık ücreti $49 olacak. Yazdığımız yazıların sizler için aylık $8 değeri yoksa bizce bu yazılara güncel olarak ulaşmanız çok önemli olmamalı.

Ikinci tür üyelik ise deneme amacli olacak ve bir aylik $15 odeyeceksiniz.

Birinci tur uyelikte email ile göndereceğimiz yazıların yanında bizlere soru sorma olanağı da vereceğiz. Bu bir çeşit yatırım danışmanlığı gibi gorunse de oyle degil. Ne alıp ne satacağınıza yine siz karar vereceksiniz ama bize yazimizda belirttigimiz konular uzerine sorular sorabileceksiniz. Tek tek yazdiginiz emaillere cevap vererek daha fazla vakit harcayacagimiz icin bunun 6 aylık ücretini de $49 olarak belirledik. Bu hizmetlerimiz hic bir sekilde yatirim danismanligi hizmeti teskil etmemektedir, talep ettigimiz fiyatlar da dergi aboneligi fiyatlaridir, yatirim danismanligi fiyatlari degil. Elimizde sihirli değnek de yoktur, geçmişte yazdigimiz yazilarda isabetli tahminlerde bulunmuş olmamız da gelecekte benzer sonuçlar ortaya koyabileceğimizi göstermez.

Yukarıda belirlediğimiz ücretleri ödeyerek çok sevdiğiniz Ekonomix’in yorumlarına ulaşabileceksiniz böylece. Üye olmasanız da yapılan yorumlarımızın bir kısmına aradan 3-5 ay geçtikten sonra blogda eğitim amaçlı ulaşabileceksiniz. O yüzden parası olmayan öğrenci kardeşlerimiz üzülmesinler. Bu hizmetlerden yararlanmak isteyenlerin sayısına göre hizmetin içeriğini genişletebiliriz ve ücretleri de düşürebiliriz. Katılım az olursa normalde blogda yayınlayacağımız yazıları da email ile size gönderip blogda bir kaç ay aradan sonra yayınlama yolunu (veya kısıtlı bir miktarını yayınlamayı) seçebiliriz. Katılımın çok olması durumunda ise üyelik süresini -fiyatları sabit tutmak koşuluyla- 12 aya uzatmayı düşünüyoruz.

Ödemeleri ise blogumuzun sağ sütununa koyduğumuz Kredi Kartı / Paypal ödeme sistemini kullanarak yapabiilirsiniz. Bu sistemi kullanabilmek için ya Mastercard, Visa, American Express kredi kartlarına ya da Paypal hesabına ihtiyacınız var. Kullanmak istediğiniz alternatif ödeme yolları var ise bana email ile ulaşıp detayları konuşabiliriz ama vergi kayıtlarımı kolay tutabilmem için bu sistemi tercih ettiğimi belirteyim:

1) Ödemeyi yapmak için sağdaki “Donate” yazili düğmeye basın.
2) Miktari ($49 veya $15) yazdiktan sonra Update Total yazan mavi düğmeye tıklayın.
3) “Use your credit card” yazan satırın sonunda “Continue” ya basın.
4) Bilgilerinizi giriniz.
5) Daha sonra bana email ile turkekonomi [at] gmail.com adresine mesaj atarak ödemenin gerçekleşip gerçekleşmediğini teyit edin.

Ilginiz için teşekkürler Read More!

Ismet Inönü ve 2. Dünya Savaşı Yılları

Atatürk Yönetiminde Türkiye Ekonomisi ve Büyük Buhran Sırasında Türkiye Ekonomisi başlıklarını taşıyan ve içinde bir sürü yanlışlarla dolu iki yazı yayınladık. Ana amacımız Cumhuriyet’in ilk yıllarında olan biteni anlamak. Atatürk’ün 1938’in sonunda ölümünün ardından ipleri eline alan Ismet Inönü yönetiminde 2. Dünya Savaşı ve sonrasında Türkiye ekonomisinin performansına kısaca değineceğim bu yazıda.

Bu yazıları yazmak inanamayacağınız kadar çok vakit alıyor; elimizdeki verilerin doğruluğu da tartışılır. Buna rağmen bu konuları karıştırmazsak hiç bir şekilde bir şey öğrenemeyeceğiz. O yüzden deşmeye devam ediyoruz. Daha önce de söyledim, ben Türk ekonomi tarihi konusunda oldukça cahilim, o yüzden bu yazılar üzerinde bu kadar vakit ayırmamın asıl amacı kendimi eğitmek. Siz de arada pozitif dışsallıktan yararlanıp iki satır bir şey öğrenirseniz ne mutlu size.

Hemen rakamlara geçelim:

Göreceğiniz üzere 1939 yılında Savaş başlayana kadar ekonomimiz Atatürk döneminden kalan ivme ile %6,9 büyüyor, sonrasındaki 10 yılda ise kümülatif %0,7 küçülüyor. Yerimizde saymak diye buna denir ama öyle değil. 2, Dünya Savaşı süresince 1940-1945 arasındaki 6 yılda ekonomimiz tam tamına %35 küçülüyor. Ben Savaşa girmedik zannediyordum, girmekten beter olmuşuz. Bu sürede nüfusumuz da 1 milyon kişi artarak kişi başına düşen gelirin daha da gerilemesine neden olmuş.

Ne yaptık biz 2. Dünya Savaşı sırasında yahu? Insanları tarımdan ve üretimden çekip asker mi yaptık? Üretimi %35 düşürmek için iş gücünün %35’inden fazlasını (verimliliğin biraz arttığını varsayarsak) kenara oturtmuş olmamız lazım. Cumhuriyet tarihinin en kötü 6 yıllık büyüme süreci bu. Hani geçen sene gazetelerde “Rekor Küçülme” başlıklı bir sürü haber görüyordunuz ya, o haberler yanlış. Bir çeyreklik %14,7’lik küçülmeye bizim medya “rekor” diyor. Kardeş, bizim ekonomimiz 1945 yılının tamamında %15,3 küçülmüş, o çeyreklerden bir tanesinde %20-25 dahi küçülmüş olabiliriz.

Savaş sonrasındaki rakamlar daha abuk. 1946 yılında %32,1, 1948 senesinde ise %16,4 büyümüşüz. Eminim insanlar kendilerini hiç zenginleşmiş hissetmemişlerdir. Marshall yardımı hangi senelerde yapıldı? Şimdi araştırmaya ve yukarıda sunduğumuz rakamları açıklayacak teorileri üretmeye vaktim yok. Bilgisine güvenen, veya ben iyi araştırma yapabilirim diyen varsa kendini göstersin. Sonra “devlet fırsat vermiyor, köşe yazarı olamıyoruz, tanıdık falan da yok torpil yapsın” diye sızlanmayın. Tam anlamıyla gizemli bir dönem, biraz gayret ederseniz üstesinden gelirsiniz. Read More!

Nüfusun Yenilenmesi için Yeterli Olmayan Doğurganlık

Bir süredir nüfus, hamilelikten korunma yöntemleri, kürtaj ve ideal çocuk sayısı üzerine yazılar yazıyoruz (daha doğrusu patron yaziyor biz okuyoruz). Bireyler için ideal çocuk sayısı kültür, gelir durumu, iş yoğunluğu ve bireyin geleceğinin ne kadar güvende olduğuna göre değişse de, ülkeler ve coğrafyalar için bu sayının ölçütü basit: toplam doğurganlık oranı (kadın başına doğum sayısı) o ülkenin nüfusunu yenileyebilir mi, yenileyemez mi? Eğer doğurganlık oranı, ülkenin nüfusunu yenileyemez miktarda ise buna sub replacement fertility (nüfus yenilenmesi için yeterli olmayan doğurganlık) deniliyor. İnsanları daha güvende ve sağlıklı olan gelişmiş ülkeler için kadın başına 2.1 çocuğun altı yetersiz iken, yüksek ölüm oranından dolayı gelişmekte olan ülkeler için kadın başına 3 çocuğun altında bir oran yetersizdir (2.5 - 3.3 arasında).

Eğer bir ülkedeki doğurganlık oranı, nüfus yenilemesi için gerekli doğurganlık oranından az ise ve bu ülke dışarıdan göç almazsa ilerde nüfus yaşlanması ve nüfus kaybı gibi sorunlar yaşayacaktır.Yani bu oran hesaba katılmadan yapılan nüfus planlaması uygulamaları ilerde sorunlara yol açar. Buna güzel bir örnek, doğurganlık oranı resmen yerlerde sürünen ve yerli nüfusu her sene azalan
Singapurdur. Adamlar 60'lı yıllarda ilerde niteliksiz bir işgücü ordusunun önüne geçmek, yoksulların çok çocuk yapıp yoksulluklarını paylaşarak çoğaltmalarını önlemek gibi ulvi amaçlarla yoğun bir nüfus planlama uygulamasına girişmişler. Bu çabaları bugünkü zenginliklerine önemli katkı sağlamakla beraber, Singapur'un nüfusunu hızla yaşlanma ve azalma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmış. Bugün 4.5 milyon nüfuslu ülke geleceği için dışardan göçe bağımlıdır ve gelecek 20 yılda nüfusuna 2 milyon kadar yabancı entegre etmek zorundadır.




"Kiz ya da erkek, iki tane yeter."
Dogum kontrol propoganda posteri
Kaynak:
the mrbrown show

Singapur, Amerika gibi insanları birarada tutan gücü ırk, din gibi kavramlar üzerine inşaa etmemiş ve yabancıları nüfusuna entegre etmekte başarılı bir ülke olduğundan, nüfus azalması onlar için problem olmayabilir. Hatta avantaj bile olabilir. Adamlar nufuslarini dısardan insan ithal ederek takviye ediyor, ithal ederken de insanın en verimlisini, egitimlisini seciyor.


Yerel nüfustaki azalma asıl Türkiye, Japonya, Rusya, Avrupa ülkeleri, vs. gibi yabancılara soğuk bakan ve çeşitli nedenlerle yabancıları nüfusuna entegre edemeyen ülkeler için tehlikelidir. Aşağıdaki ülkeler bazında dünya doğurganlık oranı haritasına bakarsanız, Türkiye'nin çevresindeki ülkeler ile beraber kendisi için gerekli oranın altında bir doğurganlık oranına sahip olduğunu görürsünüz.



Yukarıda gelişmekte olan ülkeler için gerekli doğurganlık oranının 3 olduğundan bahsettik. Sanırım, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "en az üç çocuk doğurun" takıntısı burdan geliyor. Tabii ki o vatandaşı böyle bilimsel konularda sıkmaktansa, Türkiye'de kulağa daha hoş gelen(!) "Bunlar, kökümüzü kurutmak istiyor" söylemine başvuruyor. Bunlar kim, Saylonlular tabii ki.

Şimdi bu kadar yazdıktan sonra 3 çocuk söylemini savunacağımı sanmayın. Zira biraz düşününce kendimize şu soruyu sorabilmemiz lazım: Neden gelişmiş bir ülke 2.1 çocuğa ihtiyaç duyarken, biz 3 çocuğa ihtiyaç duyuyoruz?


Kendi yazımı burada kesip, Emrah Aydınonat'ın Tepav'dan ulaşabileceginiz Genç Nüfus, Sağlık, Eğitim ve Zenginlik yazisini tavsiye edecegim. Daha çok çocuk yapmayı düşünmeden önce, çocuklarımıza daha iyi bakmamız lazım. UNICEF’in verilerine göre Türkiye’de doğan her 1000 çocuktan 26’sı 5 yaşına gelmeden yaşama veda ediyor. Bu sayı Hollanda’da 5, Yunanistan’da ise 4. 2006 yılında 30bin kadar çocuğumuzun 5 yaşına gelmeden önce hayatını kaybetmiş.


Read More!

Isvicre Bankalari ve Asimetrik Bilgi

Isvicre bankalarinin yillardir bilinen guvenilirlikleri, ustelik dostlari tarafinda pek gormeye alisik olmadigimiz bir sekilde saldiri altinda. Bende bunun uzerine Isvice Bankalari ve Asimetrik Bilgi uzerine bir yazi yazmaya karar verdim. Bir muhbir Alman yetkililerine, Isvicre bankalarinda hesabi olup, ayni zamanda Alman hukumetinden vergi kaciran 1,500 mukellefin bilgilerini satmayi teklif etti. Hatta Frankfurter Allgemeine Zeitung'e gore de, bunlarin icinden 5 tanesinin bilgilerini soylediklerinin dogrulugunu kanitlamak icin Alman mercilerine vermis.

Bildiginiz uzere, gectimiz yilda Amerikan hukumeti ve Amerikan Gelir Idaresi, IRS, offshore hesaplari ile vergi kacirmalarina yardimci oldugu icin UBS'i sorusturma kapsamina almisti. Bu sorusturma kapsaminda yaklasik 5,000 hesap sahibinin ismi Amerikan yetkililerine teslim edilmisti.

Alman yetkililer buyuk ihtimaller, yada coktan, 2,5 milyon avroluk bir odeme karsiliginda bu 1,500 kisinin hesap bilgilerine ulasacaklar. Handelsblatt'e, Alman gazetesi, gore bu hesaplardan elde edilecek kayip vergi gelirleri 200 milyon avro'ya kadar ulasabilir.

Almanlar, gectigimiz yilda yine buna benzer bir operasyon ile vergi kaciranlarin listesini Liechtenstein'li bir banka yetkilisinden yine benzer sekilde almisti. Hatta bu vergi kaciranlardan biri Deutsche Post'un Baskani Klaus Zumwinkeldi. Ve adami 1 milyon avro ceza odemek zorunda biraktilar.

Bu konu cok boyutlu bir konu olduguna inaniyoruz, soyle ki: Asimetrik Bilginin onemi hayatin her alaninda cok muhim. Bu ister vergi kacirma, ister ulke savunmasi, ister ikinci el arac alim-satimi, isterse marketten alinan bir sampuan olsun. Neden sampuan dedigimi, eger Turkiye'de original gorunumlu bir sampuan alipda, sacinizi yikarken bunun original bir urun olmadigi gorenler bilirler. Urunu size satan isletme sahibi muhtemelen urunun sahte oldugunu biliyordur, ama siz urunu geri goturdugunuzde o da "salak" marketciyi oynayacaktir. Ve muhtemelen tedarikcisine bayagi bir kotu soz soyleyecektir. Bu arada marketci hem daha ucuza aldigi, hemde original urun ile ayni fiyata sattigi malin arasinda yuksek kar oraninin keyfini surecektir. Bu arada o sampuani kullanan musterilerin buyuk cogunlugu "aman canim, ne olmus" diyerek sahtekarlarin ekmegine, tedarikci ve marketci, yag suremeye devam edecektir. Bu arada TQM, toplam kalite yonetimi, basarili olmanin en onemli sartlarindan birisi sizin tedarikcilerinizle kurdugunuz saglam iliskilerdir!! Tabii saglamliktan kastimiz ahbab-cavus iliskilerine dayali bir saglamlik degil!!

Konumuza donersek, asil onemli olan nokta, dost sayilabilecek ulkeler bile, bu konuda "geleneksel olmayan" yollara basvurarak bilgiye bir sekilde ulasmaya calisiyorlar. Ozelikle dunyadaki genel anlamda yasanilan genisleyici maliye politikalari, vergi toplayan kurumlarin bu tip anlasmalarla ve vergi gelirlerini arttiracak yollara tesvik ediyor.

Onemli olan diger bir nokta ise, bu isin ahlaki boyutu. Sizce bu islemler ahlaki mi? Hukumetler bu durumda kimilerine gore "hirsizligi" tesvik ediyor. Kimilerine gore zaten dolambacli yollardan "vergi kaciranlar" zaten ahlaki bir sorun olustuyorlar, ve genel kamu idareleride vergisini duzenli odeyen siradan mukelleflerin haklarini korumali. Tabii bu yorumlari sahipleri, bu isin icindekileri ile olan cikar iliskilerine gore, yada politika duzlemlerindeki yerlerine gore yorum yapiyorlar. Ornek olarak Isvicre Bankacilar Birligi'nin yayinladigi bildiride, Alman hukumetinin bu calinti bilgileri almasini kinadilar. Ve bu satin almanin, ilerideki iliskiler icin faydadan cok zarar getirecegini soylediler. Masanin diger tarafinda olan Merkel ise, Almanya Basbakani, "bu bilgiler eger Alman hukumetinin vergi kaciranlara karsi acmis oldugu savasa yardim edecekse, bu bilgileri almak bizim hedefimizdir" diye bir aciklama yapti. Bir tarafta milyar dolarlik fonlari yonetenler, yani para muslugunun basindakiler, diger tarafta hukumetler var.

Kisa bir bilgi notu daha vermek istiyorum: Amerikan Kongresi 2009'da onayladigi bir yasa ile, bu tip durumlarda vergi kacakciligini ihbar edenleri tesvik etmek icin, yapilan ihbarin yuzde 15 ile 30'u arasinda ki bir orani muhbire veriyor. Ve muhbirin bu bilgileri nasil elde ettigini umurunda bile degil.

Maliye'nin de Isvicreliler ile hesaplar uzerinde bir anlasma yapmaya calistigindan haberim var. Bence Sayin Mehmet Simsek, Isvicreli yetkilere bosuna guvenmesin, bulabiliyorlarsa bir muhbir bulsun ve ve pazarliklarda ellerini guclendirsinler. Gordugumuz gibi bilgi guvenligi artik buyuk problem.

Hepinize iyi gunler dilerim. Read More!

Büyük Buhran Yazısı Buhran Geçirtti mi?

Büyük Buhran Sırasında Türkiye Ekonomisi: 1930-1938 başlıklı yazının üzerine iyi gidecek bir sorum olacak. Bir aydan uzun süredir burada yeni bir formatla yazıyoruz. Yazılar daha tarafsız olsun, politika dozu minimum olsun, kullandığı dil temiz olsun, analizler detaylı ve öğretici olsun diye çaba gösteriyor, kestirme yollara sapmiyoruz. Yeni bir kaç arkadaşı da yazar olarak aramıza dahil ettim; Yavuz Kır benim belirlediğim konularda kendi yorumunu katarak öğretici tercüme yazılar yazıyor; Çaylak Ekonomist’in Vergilerin gerçek maliyeti başlıklı yazısını gördünüz, çok öğretici bir yazı idi; eski yazarlardan bir tanesi askerden dönmüş, onu da tekrar aramıza davet ettim, ayrıca başka bir yazarı daha aramıza katma gayreti içerisindeyim. Sorum şu olacak?

Bu yeni sistemimiz, özellikle Büyük Buhran yazımız size buhran geçirtiyor mu? Çok mu sıkıcı buluyorsunuz, yoksa blogun eski günlerinde yazılmış güzel yazıları mı size hatırlatıyor ve yeni performanstan çok memnunsunuz. Detaylı olarak bir yorum bırakırsanız görüşlerinize göre stratejimizde düzeltmelere gidebiliriz.

Yan tarafa annenizi mi daha çok seviyorsunuz yoksa babanızımı tadında bir anket sorusu da koydum, detaylı feedback (Türkçesi fidbek olmalı bu kelimenin, olmadıysa da yakında olur) bırakacak vaktim yok diyorsanız ankete cevap verin o zaman. Read More!

Büyük Buhran Sırasında Türkiye Ekonomisi: 1930-1938

Atatürk Yönetiminde Türkiye Ekonomisi: 1924-1929 baslikli yazımızda Cumhuriyet’in ilk 6 yılında Türk ekonomisinin performansına göz atmış ve Atatürk yönetiminde Türk ekonomisinin 6 yılda toplam %79 büyüdüğünü, buna karşılık Amerikan ekonomisinin ise aynı dönemde %21’lik bir performans gösterdiğini ortaya koymuştuk. Bu yazımızda da Büyük Buhran sırasında Türkiye Ekonomisinin ve Atatürk’ün nasıl bir performans gösterdiğine bakacağız. Blogumuzun eski ve değerli yazarı baris ise bu yazımızı eleştiren Cumhuriyet Doneminde Ekonomi baslikli bir yazı yayınlayarak Türk ekonomisinin bu kadar iyi bir performans göstermesinin temel nedeninin öncelikle savaş nedeniyle azalan nüfusun savaştan sonra tekrar artması (özellikle çalışma yaşındaki nüfusun artması), savaş sonrası yıkılan binaların yapılması neticesinde inşaat sektöründeki hızlı büyümenin sanayi üretimini arttırması, (tarım sektöründeki genişlemenin diğer bir nedeni ise) ve dünya tarım ürünleri fiyatlarının artması olduğunu ifade ediyor. 1923-1929 arasında tarım üretiminin neredeyse ikiye katlandığını, oysa kişi başına düşen tarım üretiminin Osmanlı döneminin altında kaldığını ifade ediyor. Sonuç olarak da “Ortada süper bir performans değil, on bir yıllık savaşın yol açtığı yıkımın tamiratı söz konusudur. Büyüme oranlarındaki yükseklik geçici tarım üretimi artışından, ek olarak da inşaat artışından kaynaklanmıştır.” ifadesini kullanıyor.

Ben baştan bu döneme meraktan baktığımı ifade etmiştim, elimizde doğru dürüst veri olduğu da söylenemez. Bu yazıların bir faydası ortaya değişik yerlerde bulunan verileri bir araya toplaması olacak. Barış’ın ifadelerini analiz etmeden önce 1930-1938 arasında Türkiye ekonomisinin nasıl bir performans gösterdiğine bir bakalım. Atatürk yönetiminde Türkiye Büyük Buhranda nasıl bir performans sergilemiş görelim:


Grafikten de göreceğiniz üzere bu 9 yıllık dünya ekonomisinin ve Amerika’nın 20. Yüzyılda yaşadığı en büyük ekonomik daralma döneminde Türkiye ekonomisi ortalama %5,9 büyümüş, kümülatif olarak ise %61 büyümüşüz. Öte taraftan Amerikan ekonomisi ortalama %0,6 ,kümülatif olarak ise %2 büyümüş. Türk ekonomisi Amerikan ekonomisine kıyasla %60 daha fazla bir büyüme gerçekleştirmiş. Yani bahsettiğimiz yüksek büyüme sadece savaş sonrasındaki 6 yıla mahsus değil, sonrasındaki 9 yılda da oldukça yüksek hızlarda ekonomimiz büyümeye devam etmiş. Doğrudur, ortalama büyüme hızı yavaşlamıştır ama Büyük Buhranda %5,9 hızla büyümek öyle yabana atılacak bir performans değildir.

1924-1938 arasındaki 15 yıllık Atatürk yönetimindeki döneme bakarsak ekonomimizin 1923’ün sonuna kıyasla 2,89 katına çıktığını, buna kıyasla Amerikan ekonomisinin ise sadece %23 büyüdüğünü belirtelim. Şimdi de hem baris’in eleştirilerine cevap vermeye çalışalım, hem de büyümemizin bir muhasebesini yapalım.

Akla ilk gelen açıklama nüfusun artması, özellikle çalışabilir erkek nüfusundaki artış. Elimizde Orhan Karaca’nın hesapladığı nüfus rakamları var, bunlar tabii ki 1927 ve 1935 yıllarında yapılan nüfus sayımına dayanıyor. 1938 yılında Türkiye’nin nüfusu 1923 yılına kıyasla %34,5 artış göstermiş. Amerika’nın nüfusu ise sadece %16 yükselmiş. Bu rakamlar bize Amerika’da kişi başına gelirin bu 15 yıllık sürede aşağı yukarı sabit kaldığını, Türkiye’de ise iki katından fazla arttığını gösteriyor. Bu demektir ki nüfusun artması Türkiye’nin 2,89 katına çıkan milli gelirindeki artışın ufak bir kısmını açıklıyor. Belki nüfusdan ziyade çalışabilir insan nüfusu çok arttığı için milli gelirimiz bu kadar çok artmıştır.

Elimizde 1924 yılına ait nüfus dağılımı yok, 1927 nüfus sayımı ise dağılımın dökümünü yapmamış. 1935 ve 1940 yıllarında yapılan nüfus sayımında bu bilgiler var ve bunları geriye çekerek 1924 yılındaki nüfus dağılımını aşağı yukarı hesaplayabiliriz. Bunu yaparken iki tane varsayım kullanacağız. Birincisi 1935-1940 arasındaki ölüm oranının 1924-1935 arasında da değişmediğini varsayacağız. Ikincisi 1935 nüfus sayımında 10-14 yaş kategorisinde olanların 1930 yılında 5-9 yaş kategorisinde, 1925 yılında ise 0-4 yaş kategorisinde olduğunu varsayacağız (araya ekstradan insanlar girip çıkmayacak).

1935 yılında 10-14 yaş grubunda olan 1 milyon 595 bin kişi varmış, 1940 yılında ise 15-19 yaş kategorisindekilerin sayısı 1 milyon 526 milyon imiş. Bu yaş grubu 5 yılda %4,3 ölümler veya ölçüm hataları nedeniyle azalmış. 1935 yılında 15-19 yaş grubunda 1 milyon 45 bin kişi varken, 1940 yılında 20-24 yaş grubunda 1 milyon 42 bin kişi varmış. Bu yaş grubu ise 5 yılda sadece %0,2 azalmış. Istatistikler tutulurken muhtemelen insanlara yaşları sözlü olarak soruluyordu. O yüzden bu konuda bir miktar ölçüm hatası var, ancak genele baktığımız zaman ölçüm hataları birbirlerini nötralize ederek toplamdaki hata bizim amacımız için önemsiz olacaktır. Şimdi bu hesapladığımız oranları kullanarak 1935 yılında 20-24 yaş grubunda olan 1 milyon 389 bin kişinin 1930 yılında 15-19 yaş grubunda olduklarını ve sayılarının ise 1930 yılında 1 milyon 392 bin ve 1925 yılında ise 1 milyon 455 bin olduğunu hesaplıyoruz. Sonra bunu tüm yaş grupları için tekrarlıyoruz. Bu yöntemi kullanarak 1925 yılı için hesapladığımız toplam nüfus Orhan Karaca’dan aldığımız 1923 yılı toplam nüfusuna eşit çıkıyor. Yöntemde ekstra düzeltme yapmak yerine biz de 1925 nüfus dağılımı ile 1940 yılı nüfus dağılımını karşılaştırmaya karar veriyoruz. Amacımız çalışabilir insan sayısındaki değişimi ölçmek olduğu için bunda çok büyük bir sakınca yok. Nüfus dağılımı şu şekilde:

Çalışma yaşını 15-54 olarak varsayarsak 1925 yılında 6 milyon 779 bin kişi çalışma yaşında imiş, 1940 yılında ise bu rakam 8 milyon 760 bine yükselmiş. Yani artış oranı %29,2 olarak gerçekleşmiş. Yok nüfusun önemli bir kısmı tarımda çalıştığı için 10-14 yaş grubunu da çalışabilir insanlar arasına koymalıyız derseniz bu sefer artış oranı %32,9’a yükseliyor ama doğumlarda bir bebek patlaması yaşandığı için toplam nüfus artışında gözlemlediğimiz %34,5 rakamına ulaşamıyor.

Buraya kadar olan kısmı özetleyecek olursak nüfus artışı büyüme rakamları üzerine pozitif etki eden bir faktör olduğu için ayrıca kişi başına düşen milli gelirdeki artış oranları hesaplanır. Bunu yaptığımız vakit 1924-1938 arasında ortalama kişi başına düşen milli gelirin yıllık %5,73 arttığını görüyoruz. Cumhuriyet tarihinin geride kalan 71 yılında ise bu rakam ortalama yıllık %2,17. Bu demektir ki Türkiye’nin ve Atatürk’ün bu dönemdeki performansını açıklayan başka bir faktör bulmamız gerekecek.

Baris’in önerdiği diğer bir faktör ise tarım fiyatlarındaki artışın Türkiye’nin büyümesini körüklediği, nasıl bugün petrol ihraç eden ülkeler büyük hızlarda büyüyorlarsa Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk yönetimindeki Türk ekonomisi de ekonomi tarıma dayalı olduğu için ve tarım fiyatları yükseldiği için yüksek hızlarla büyümüştür diyor. Açıkcası bu konuda pek bir bilgim yoktu, nasıl olduysa Minneapolis Fed sayfasında Italya’ya ait tarım ürünleri fiyat endeksine ulaşmayı başardım. Türkiye ile benzer iklime sahip Italya’da tarım ürünleri fiyat endeksi şu şekilde gelişmiş:


Göreceğiniz üzere 1924 yılında tarım fiyatları gerilemiş olmasına rağmen, 1925 yılında %25, 1926 yılında ise %9 artış göstermiş. Daha sonra ise fiyatlar gerilemeye başlamış ve 1927 yılında %14 düşmüş. Hatırlarsanız 1927 yılında Türkiye ekonomisi de %10’dan daha yüksek bir hızla küçülmüştü. Demek ki tarım fiyatlarındaki düşüşün de bunda bir etkisi var. Düşüş 1928 yılında %4, 1929 yılında %6 olarak gerçekleşmiş. Büyük Buhran'ın başlaması tarım fiyatları üzerinde hiç de iyi bir etki yapmamış ve 1930 ve 1931 yıllarının her birinde fiyatlar %16 daha düşmüş. 1932 yılında fiyatlar tüm bu düşüşlerin üzerine %5 daha düşmüş, ve 1933 yılında ise bir kez daha %11 düşerek 1925 yılındaki seviyesinin yarısına inmiştir. Her ne kadar Cumhuriyetin hemen başlangıcındaki 3 yılın ikisinde tarım fiyatları yükselmişse de sonrasında düşmeye başlamış ve Büyük Buhran sırasında ise yarı yarıya düşerek ekonomisi tarıma dayalı bir ülke olan Türkiye’yi herkesten çok etkilemiş olmalıdır.

Ihracat rakamlarımıza (DTM'den aldim rakamlari) baktığımız zaman resim daha da netleşiyor. 1924 yılında tarım fiyatları düşmesine rağmen ihracatımız %61 artış göstermiş. 1925 yılında ihracattaki artış ile fiyat artışı orantılı; 1926 yılında ise fiyatlar artmasına rağmen ihracat azalmış. Ihracat rakamlarını tarım fiyatları endeksine bölerek bir “reel ihracat endeksi” oluşturdum, ondaki hareketleri takip ederseniz ihracatın 1933 yılına kadar tarım fiyatlarıyla paralel seyrettiğini görürsünüz, 1933’den 1938’e kadar geçen sürede ise bir ihracat patlaması yaşadığımız ve bunun fiyatlarla bir alakasının olmadığı görülüyor. Ikinci Dünya Savaşının başlamasıyla işler tekrar bozuluyor ama bu Atatürk’ün değil Ismet Inönü’nün yönetimi altında gerçekleşiyor ve daha sonraki bir yazının konusu.

Bu faktörü de özetleyecek olursak 1924-1938 arasındaki ortalama tarım fiyatları yükselmemiş, düşmüştür. Ilk yıllarda yelkenlerimizi rüzgarla doldurmuş olmasına rağmen daha sonraki yıllarda verdiğinden çok daha fazlasını geri almıştır. O yüzden de Atatürk’ün 15 yıllık performansında önemli bir katkı yaptığı söylenemez.

Değerli Dostlarım. Atatürk genel hatları itibariyle Cumhuriyet tarihinin en başarılı 15 yıllık ekonomik performansını göstermiştir. Doğrudur, bunda savaştan çıkmış olmamızın katkısı vardır, Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarım fiyatlarının 2-3 yıl yüksek seyretmesinin de payı vardır. Ancak savaşın yaraları sarıldıktan sonra ve tarım fiyatları yarı yarıya düşerken dahi ülkemiz şimdiki ortalamasının üzerinde büyümüştür. Büyük Buhranın ortasında 1930-1938 döneminde Türkiye ekonomisi yıllık ortalama %5,9 büyümüş. Büyük Buhranla karşılaştırılamayacak kadar hafif geçen 2007-2009 döneminde Türkiye ekonomisi %0 ile yerinde saymıştır. Atatürk Türk ekonomisinin Cumhuriyet tarihinin en iyi performansını göstermesini sağlamıştır, daha iyisi sonradan maalesef çıkmamıştır.

Şimdi bundan Atatürk’ün her aldığı ekonomik karar doğruydu anlamı çıkarılmasın. Yapılan büyük yanlışlar da var. Mesela yabancıların işletmesi altında olan kurumların devletleştirilmesi, ekonominin dışarıya kapatılması gibi mevzular Atatürk’ün attığı yanlış adımlar arasındadır. Ülkenin büyümek için dış kaynağa en fazla ihtiyacı olduğu dönemlerde elimizdeki sermaye ile ek yatirim yapacagimiza mevcut ozel sirketleri satin alip sermayeyi kacirmisiz, diğer büyük ülkelerin gazına gelerek ekonomiyi dışarı kapatmış ve kendi kendimize zarar vermişizdir. Atatürk’ün başarısının sırrı inanmayacaksınız ama devlet eliyle ekonomiye yön vermektir. Bu özellikle ufak ve gelişmemiş ekonomilerde kaynaklar tam olarak kullanılmadığı zamanlarda büyük büyüme hızları yaratıyor. Insanlar devlet tarafından eğitilip yetenekleri (goreceli olarak) arttırılıyor, kaynaklar üretimin emrine veriliyor, altyapı yatırımları yapılıyor (Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan şarkısını hatırladınız mı?), devletin koruması altında sanayi kuruluyor, vs. Tüm bunların neticesinde ekonominin yüksek hızlarda büyümesi sürpriz olmuyor.

Problem bu tür devletçi yaklaşımların bir müddet sonra tıkanmasında. Atıl kaynaklar üretimin hizmetine sokulduktan sonra verimsiz bir şekilde kullanılıyor olsalar bile (hiç kullanılmadıkları zamana kıyasla) ekonominin büyümesine katkı sağlıyorlar. Bu ilk aşamayı atlattıktan sonra devlet tarafından işletilen kurumları özel sektöre devredip daha verimli ve daha akıllı çalışmalarını sağlamak gerekiyor, yarattigimiz tekellerin kor topal 80 sene daha devam etmesini saglamak degil. Sosyalizmin tökezlediği nokta burası oldu. Türkiye’nin tökezlediği nokta da burası oldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında insanların benliklerine işleyen sosyalizm mantığından daha sonra bir türlü tam olarak kurtulamadık. Bugün dahi insanlar kalkıp eski tekerlemeleri önümüze getirip devletin piyasalarda aktif olarak oyuncu veya fiyatları düzenleyen bir rol almasını talep ediyorlar.

Atatürk yaşıyor olsaydı nasıl bir yol izlerdi bilmiyoruz. Ancak Atatürk’ten sonra gelenlerin ne tür bir performans sergilediğini biliyoruz. Atatürk’ten önce gelenlerin de nasıl bir performans sergilediği ortada. Her lider kendinden öncekilerin miras bıraktığı ülkeyi devralır ama kendisine dağıtılan kartları nasıl oynayacağına da kendisi karar verir. Atatürk bence kendisine dağıtılan kağıtları gayet güzel oynamıştır, rakamlar da bunu göstermektedir. Daha sonraki hiç bir 15 yıllık süreçte Türkiye bu kadar başarılı bir ekonomik performans göstermemiştir. Içerisinde büyük buhranın yer aldığı 1929-1938 döneminde dahi ekonomimiz ondan sonraki herhangi bir 10 yıllık zaman diliminden daha iyi bir performans göstermiştir. Atatürk 80 sene öncesinden “Küresel kriz öyle teğet geçmez, böyle teğet geçer” diyerek bugünün politikacılarına el sallamaktadır. Read More!

Arama Motoru (Google) Optimizasyonu

Blog yazan herkesin arama motoru optimizasyonu konusundan birazcik anlamasi gerekiyor ki Google kullanarak interneti tarayan habersiz kisiler de yazilan yazilara ulasabilsinler. Bu konuda giris niteliginde olan ve Google Aramalarında ilk Sırada veya Sayfada Çıkacak Yazı Nasıl Yazılır? basligini tasiyan bir yaziyi gecenlerde yazmistik. Bu yazi uzerine entelektuel.com da ilk sayfada cikacak yazi nasil yazilir baslikli bir yazi yazarak eklemeler yapmislar.

Ote taraftan yazi icerisinde ornek olarak verdigimiz Ters Aci blogu da tavsiyelerimize kulak vermis ve yazisinin basligini Cumhuriyet Donemi Ekonomisi olarak yenilemis. Tabii yazi ilk olarak baska bir baslikla yayinlandigi icin linkin icerisinde hala eski baslik geciyor, yine de bu hali bir onceki halinden daha iyi.

Ucuncu olarak blogumuzun diger bir eski yazari T'Pol ise yazmak konusunda motivasyonunu kaybetmis, kendisi tutumluluk konularinda cok guzel yazilar yazardi, Ekonomide Hurafeler ve Gercekler kitabimizda da ufak bir kismi T'Pol'un yazdigi yazilara ayirdigimizi belirtmeliyim. Sabah Gazetesinde yayinlanmis sacma sapan bir tutumluluk haberini elestiren yazisini okumanizi tavsiye ederim.

Not: Boylece bize link vermis uc bloga da soz verdigimiz uzere geri link vererek destek cikiyoruz, diger blogculara duyurulur. Read More!

Vergilerin gerçek maliyeti

Serbest piyasa koşullarının sağlıklı işlemesi için gerekli olan şartlardan en önemlisi bir malı ya da hizmeti üretnelerle tüketenlerin aynı fiyatlarla işlem yapmasıdır. Devlet tarafından uygulanan vergiler, bu önemli koşulun önüne geçer ve fiyat mekanizmasında tüketicilerle üreticiler arasında bir fark oluşmasına neden olur. Bu fark nedeniyle çoğu zaman uygulanan bir vergi politikasının gerçek maliyeti göz ardı edilir. Ülkemizde de vergilerin maliyeti gerçek maliyet üzerinden değil, görünen maliyet üzerinden yapılır. Vergilerin görünen maliyeti, toplanan toplam vergi gelirleridir. Vatandaş sadece bunu ödediğini düşünür.

Bugün uygulanan hemen hemen bütün vergilerde gerçek maliyet görünen maliyetin (vergi gelirlerinin) üstündedir. Üstelik bu maliyet vergi oranları arttıkça katlamalı olarak artar. Bu yazımda vergilerin görünen maliyeti ile gerçek maliyeti arasındaki farkı anlatacağım. Vergiler konusunda bir diğer önemli konu da vergi yükünün kimin sırtına bindiği konusudur. Bunu da bir sonraki yazımda ele alacağım.
Ekonomistler diyagram ve grafik kullanmayı severler. Ben de bir kaç basit diyagramla konuyu özetlemeye çalışacağım.

Öncelikle vergilerin ve devletin olmadığı bir durumda fiyat sistemi nasıl işliyor ona bakalım. Aşağıdaki üçgen üreticiler ve tüketiciler arasındaki alışverişi özetliyor. Denge fiyatının oluştuğu tepe noktası, tüketiciler ve üreticilerin aynı fiyatlarla alışveriş yaptıkları durumu gösteriyor. Bu nokta klasik mikro kitaplarında arz ve talep eğrilerinin kesiştiği yerdir.

Tepe noktasından tabana dik bir çizgi çektiğimizde bu çizginin sağ, yani tüketici grubundan yana kalan tarafı (bordo renkli alan), serbest piyasanın bu gruba sağladığı toplam faydadır (Consumer Surplus). Benzer şekilde sol tarafta kalan mavi renkli alan da üreticilerin sağladığı toplam faydadır (Producer Surplus). Basit bir örnekle açıklayalım. Son günlerde blogda fazlaca tartışılığı üzere, İstanbul-Ankara arasındaki ulaşım fiyatlarını ele alalım. Farzedelim denge fiyatı 40 TL’de oluştu. O noktasında satış yaptığımız son müşterinin gözünde bu hizmetin değeri 40 TL’dir. Ancak daha aşağıda, bu hizmete 45 TL değer biçen, yani İstanbul’dan Ankara’ya gitmek için 45 TL vermeye hazır başka bir müşteri daha vardır. Denge fiyatı geçerli olduğunda bu müşteri 5 TL kardadır. Aşağıya doğru gittikçe bu kar miktarı artar. Aynı bilete 60 TL vermeye hazır olan müşteri 40 TL’lik denge fiyatı sayesinde 20 TL kar etmektedir. Üretici açısından da benzer bir durum söz konusudur. En tepede, denge noktasındaki satıcı 40 TL’ye bileti satmaktadır. Ancak daha aşağıda 35 TL’ye bileti satmaya hazır olan üretici, denge fiyatına göre 5 TL kar etmektedir. Benzer şekilde aşağıya doğru gittiğimizde bu kar miktarı artmaktadır.

Şimdi bu basit modelimize vergileri ekleyebiliriz. Devlet, İstanbul-Ankara arasındaki biletlere 2 TL’lik vergi koysun. Bu vergiyi oransal olarak da koyabilirdik, ama inceleyeceğimiz durum açısından sonuç değişmezdi. Bilet fiyatlarına konan vergi aslında üreticiler ve tüketiciler arasına fiyat farkı anlamına gelmektedir. Vergiyi kimin tarafına koyduğumuz fark etmez. Örneğin, bilet fiyatları 40+2 TL olduğunda tüketiciler 42 TL ödemekte, ama üreticinin eline 40 TL geçmektedir. Bilet fiyatlarını sabit tutup vergiyi üreticilerden topladığımızda, bilet fiyatları 38+2=40 TL olacak, tüketiciler 40 TL ödeyecek, üreticilerin eline 38 TL geçecektir. Basit olması açısından, 2 TL’lik vergiyi iki tarafa da eşit olacak şekilde bölüştürelim ve üçgenimizi yeniden çizelim:

Vergileri eşit olarak bölüştürdüğümüz durumda, üretici ve tüketici gruplarının toplam faydaları, yani mavi ve bordo alanlar küçüldü. Yeşil alan 2 TL’lik vergi sayesinde elde edilen toplam vergi gelirlerine denk gelmektedir. Ancak dikkat edilirse hem üreticilerin, hem de tüketicilerin toplam faydasındaki azalma toplam vergi gelirlerinden daha fazladır. Gri renkli üçgenle gösterdiğimiz alan, vergi politikasının görünmeyen ve fahiş maliyetidir (İngilizcede buna excess burden ya da deadweight loss denir). İşin asıl acı tarafı, vergi oranı iki kat arttığında, gri alan yani fahiş maliyet dört kat artmaktadır. Hemen kağıt kalem alıp bu durumu siz de hesaplayabilirsiniz. Karmaşık formüllere girmek istemiyorum, ancak genel denklemde vergilerin fahiş maliyeti vergi oranlarının karesi ile doğru orantılıdır.

Yukarıda basit bir model ile incelediğimiz durum bir çok piyasaya uygulanabilir. Ekonomik aktörler bazı piyasalarda üretici, bazı piyasalarda tüketici konumunda yer aldıkları için üretici grup ya da tüketici grup somut olarak birbirinden ayırt edilemez. Örneğin normal bir malın üretiminde sol tarafta yer alan şirket ve fabrikalar işgücü piyasasında sağ tarafta yer alırlar. Sağ tarafta tüketici grupta yer alan hanehalkı ise şirket ve fabrikaların ihtiyaç duydukları işgücünün üreticisi olduklarında sol tarafta yer alırlar. Yukarıdaki basite indirgediğimiz modelde vergi yükü her iki grup tarafından eşit şekilde bölüşülmüştür. Ancak bu durum her zaman eşit şekilde dağılmayabilir. Benzer şekilde fahiş maliyetin bedelinin kimin tarafından ödendiği de piyasanın şartlarına göre değişebilir. Ancak paylaşımdaki belirsizliğe rağmen fahiş maliyetin varlığı toplamda hemen hemen tüm toplumun ekstra bir bedel ödediği gerçeğini değiştirmez.

Son günlerde blogda tartışılan regülasyon konusu da üreticiler ve tüketiciler arasındaki fiyat mekanizmasının denge fiyatına ulaşmasını engellediği için vergilere benzer bir şekilde fahiş maliyet yaratırlar. Benzer şekilde, belirli sektör ve piyasalarda uygulanan teşvik sisteminin de fahiş maliyeti söz konusudur. Çünkü sübvansiyon ve teşvikler aslında negatif vergilerdir. Üretici ve tüketiciler arasında fiyat makası yaratmaktadırlar.

Özetle, vergi politikası ve regülasyonlarla serbest piyasa şartlarından uzaklaşıldığında, vergi gelirlerine ek olarak, verimlilik cezası diyebileceğimiz fahiş maliyet toplum tarafından ödenmektedir. Vergilerin ve regülasyonların asıl tahribatı toplanan vergiler nedeniyle değil, verimlilik cezası olarak ödenen bu fahiş maliyet nedeniyle gerçekleşmektedir.

Kısa not: Bundan böyle, haftada bir, yazılarımla, uzun bir süredir uzaktan takip ettiğim Ekonomi Türk'te sizlerle olacağım. Bu fırsatı verdiği için İnan Doğan'a teşekkür ediyorum. Herkese merhaba!
Read More!

Cinsiyet Belirleme ve Erkek/Kadın Oranı

Geçenlerde iki tane saf ekonomi yazarımız Moğolistan’da Kadın/Erkek oranının 6 olduğuna yönelik hurafeleri gazetelerindeki köşelerinde iftiharla duyurmuş, neredeyse bir diplomatik krize neden oluyorlardı. Cinsiyet belirleme ve erkek/kadın oranı ekonomistlerin de çok ilgi gösterdikleri alanlardan bir tanesidir. Geçenlerde yazdığımız 1927 Nüfus Sayımı ve 1935 Nüfus Sayımı Sonuçları: Kadınlar Nerede? başlığını taşıyan yazıda Türkiye’deki nüfus sayımı sonuçlarının 80 sene önce erkek/kadın oranını 110/100 gösterdiğini belirtmiştik. Tabii ki o zamanlar Çin takvimine göre cinsiyet belirleme, cinsiyet falı, cinsiyet tablosu, cinsiyet diyeti, son adet gününe bakarak cinsiyet tahmini veya ultrasonla cinsiyet belirleyip kürtaj olma gibi uygulamalar yoktu. Konu muhtemelen kızlara ve kadınlara köle muamelesinin yapıldığı Türkiye’de kadınların %10’unun nüfus sayımları dışında tutulmasından ibaretti.

Aslına bakarsanız biz bunun zaman içerisindeki seyri ile ilgileneceğiz bu yazıda. Laf kalabalıklığı yapmadan sonuçları açıklıyorum........ ama önce reklamlar:

Ekonomi Türk blogu “Ekonomide Hurafeler ve Gerçekler” isimli ilk kitabını Şubat ayı sonunda piyasaya sunacak. Şu an okumakta olduğunuz yazıya benzer mikro ekonomi alanında yazılmış yazılarla makro ekonomik kavramların medyamızdaki köşe yazarlarının yaptıkları hatalar örnek gösterilerek anlatıldığı yazılardan oluşan kitabımız hem üniversite öğrencilerini hem de ekonomi meraklılarını hedef alıyor. Eğlenerek öğretmeyi amaçlayan kitabımızı kitapçınızdan ya da Liberte Yayınlarının websitesinden temin edebileceksiniz. Eğer medyada köşe yazarlığı yapıyorsanız ve kitabın bir kopyasını okumak istiyorsanız bana turkekonomi gmail.com adresinden ulaşırsanız kitabın adresinize gönderilmesini sağlayabilirim.

Reklamları okudunuz.

Türkiye’de kürtaj tıbbi nedenlerin zorunlu kıldığı şartlar dahilinde 1965 yılında serbest bırakılmıştır. Ancak kürtajın yaygınlaşması yaklaşık 5 sene sonrasına rastlıyor. Beş yılda bir yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre 0-4 yaş aralığında erkek/kadın oranı yıllara göre şu şekilde seyretmiş:


1935’de 110/100 oran, 1970’de 103/100’e gerilemiş. Cinsiyet seçimi amaçlı kürtajın yaygınlaşması neticesinde ise bu oran önce 1.05’e, 2000 yılında ise neredeyse 1.07’e yükselmiş. Türkiye’de her 10 bebekten bir tanesinin daha doğamadan kürtaj ile öldürüldüğünü daha önce Kürtaj Yapımı Istatistikleri başlıklı yazımda belirtmiştim. Kürtaj yapılması günümüzde erkek bebeklerin oranını kız bebeklere kıyasla yaklaşık 5 puan arttırdığına göre bu kürtajla öldürülen her 100 bebekten yaklaşık 75’inin kız bebek, 25’inin ise erkek bebek olduğu anlamına gelir. Kürtajla sonlandırılan 75 kız bebeğin ise 25’i kız olduğu için değil, başka nedenlerden dolayı öldürülürken 50 tanesi cinsiyet ayrımı yapıldığı için sonlandırılıyor.

Bu sadece ülkemize özgü bir durum da değil ama. Dünya genelinde de doğumda erkek/kız oranı 1.05 civarında seyrediyor, son yıllarda bu oranın artan kürtaj vakalarıyla 1.07’e kadar yükseldiği belirtiliyor (Türkiye’deki veriler de bu bulguyla çelişmiyor). Kız bebeklerin ultrasonla belirlenip kürtajla sonlandırılması konusunda sicili en bozuk ülkenin Çin olduğu söyleniyor. Çin’de bu oran 1.19 iken Ermenistan’da 1.14, Azerbaycan’da 1.13 ve Hindistan’da 1.12 olarak seyrediyormuş.  Devletin bu işlere bir el atması gerektiğini ve yasaklaması gerektiğini düşünenlere Çin ve Hindistan gibi ülkelerde bunun zaten yasak olduğunu hatırlatmak isterim. Regülasyonlar hiç bir yerde kolay işlemiyor. Read More!

THY Tüketici Şikayeti

Türk Hava Yolları (THY) hakkında tüketici şikayetlerine her yerde rastlıyorum. Aşağıya bunlardan bir tanesini kopyalıyorum. Şikayeti gönderen okuyucumuz aynı zamanda burada yayınlanan “Taşımacılık Sektörü ve Promosyonlar” başlıklı yazıyı da yerden yere vurmuş. Önce ben bir cevap yazayım dedim ama diğer yazar arkadaşımız da cevap verecek kadar ekonomiden anlar, kendisi cevap versin. Iste sikayet:

Merhaba,

Türkiye’de düşünebilen insan, kadın-erkek-homo. Vb., yok yok yok….

Adam 10 TL’ye uçmuş, laf mı bu…. Sermaye sahipleri kürekle götürüyor, adamcağıza 10 TL lik piyango vurmuş bunu dillendiriyor…

Bak kardeşim,

Türkiye’deki tüm havayolları bu işin üçkağıdında…. Nasıl mı…. Git bilet iste. Sana TV’de yapılan reklam gibi 69 TL’ye kimse bilet satmaz. Ben bir keresinde 95 TL’ye Samsun-İstanbul bileti aldım. Adam bilet promosyonlu dedi. Ne demek bu dediğimde de değiştiremeyeceğimi ifade etti. Ahı mı tuttu ne. Anakara’ya kar yağdı dönemedim. 95 TL kapitalistin cebine gitti. Burada hangi strateji var. Tabii ki kazan kazan…. Kime karşı, tabii ki tüketiciye karşı…. Bilet almaya gittiğinizde sorun bakalım, kaç koltuk satıldı. Size cevap bile vermezler…. Öncelikle sorgulamaya şuradan başlamamız lazım. THY TV’de reklam veriyor. Bilet fiyatları 69 TL diye. Gidiyorsunuz fiyat 100, daha sonra son koltuklar diye 150 TL olmuş. Reklam ne üzerine kurgulanmış, 69 TL… Fiyat ivmeleniyor…. Kaldıracın oranı belli değil. Bir ekran olsun, biletleri faturalarıyla birlikte satıldığını göstersinler, alınlarından karışlarım… Olay tamamen havuç-tavşan meselesi. Ama bu kapitalistler bizim insan olduğumuzu unutuyorlar… Sorgulayan yok adam 10 TL ye bilet bulmuş…. Bu noktada anlaşalım yapılan büyük bir aldatmaca, yönlendirme ve ikame kaynaklara karşı da yanlış rekabet söz konusu.

Fiyat nasıl oluşuyor? Kar marjları nedir? Bilen var mı… Yok…Yok… THY, Pegasus vb. rekor üzerine rekor kırıyor…. Bir ay öncesinden kaç kişi bilet alabilir… Hayat belirsizliklerle dolu… Bilet promosyonluymuş… Aldın mı tamam… Yolcu sayısı artmasına rağmen neden tüketici lehine fırsatlar oluşmuyor. Tüm şirketler büyüme derdinde… Buna bir itirazım yok ama, nereye kadar büyüme…. Kör büyüme tüketiciyi eziyor… Bence bu kadar büyük bir sermayenin bir veya birkaç kişinin tekelinde olması doğru değil.

Sonuç olarak,

Düşük talep dönemlerinde düşük fiyat bir kandırmaca, 10 TL’den hangi havayolu tüm koltukları satar, ben alırım bir de karaborsa oluştururum( Bu kısmı şaka idi)

Havayollarının kar marjlarını bilen yok, açıklanmıyor…

Düşük fiyatlı biletlerin üzerine “değiştirilemez, promosyonludur yazılıyor”, herhangi bir nedenle uçamazsanız 100 TL niz uçuyor…

Uçakla gitmek verimli, zamanı verimli kullanıyorsunuz…. Mesafeler kısalıyor… ama bir de bu regülasyonlarla, şirketlerin kar marjlarını da takip ederek sistemi tüketici lehine çevirebilmek ne kadar etkin olurdu…

Teoriye takılmayalım… Türkiye’de her kesimde mafyalaşma, kokuşma var…. Düzeltici tedbirler alınamıyor… Bence en önemli çıkarım bu…. Ses verin eyyyyyyy düşünen iktisatçılar, teoriyi biraz kenara bırakalım, eleştirmeye devam edelim…

Adam 10 Tl’ye uçmuş, diğerlerinin de parası uçmuş kimin umurunda…. Read More!

1927 Nüfus Sayımı ve 1935 Nüfus Sayımı Sonuçları: Kadınlar Nerede?

Cumhuriyetin ilk yıllarına yönelik veri taramalarımı sürdürüyorum. 1927 ve 1935 nüfus sayımı sonuçlarına bakarken çok ilginç rakamlarla karşılaştım. Daha önce hiç kimse bu konuyu gözler önüne serdi mi bilmiyorum ama rakamlarda bazı gariplikler var.

1927 Nüfus sayımında ben erkeklerin oranının kadınlara göre çok daha düşük olmasını beklerdim. Nüfus sayımı sonuçlarına göre erkeklerin nüfustaki oranı %48,1 imiş. Arkadaş biz yıllarca o savaş senin bu savaş benim dört bir cephede savaşmadık mı? Sadece Çanakkale’de yüzbinlerce kişi can vermedi mi? Nasıl olur erkeklerle kadınların oranı neredeyse aynı? Ya kadınlar da erkeklerle beraber savaşa gitti ve şehit oldu, ya da geride kalan kadınlarımız bir şekilde ortadan kayboldu. Tam bir dedektiflik hikayesi. Bu arada nüfus sayımı sonuçlarına Tüik’in yayınladığı ve Orhan Karaca’nın bana gösterdiği şu kaynaktan bakıyorum.

Iyi o zaman dedim, 1935 yılındaki nüfus sayımı daha detaylı, ayrıca yaş gruplarına göre nüfus dağılımını da veriyor. Oraya bakınca belki esrar perdesi aralanır dedim. Baktım ve karşıma çok daha ilginç bir tablo çıktı. 24 yaşın altındaki nüfusa baktığımız zaman, yani 1911 ve daha sonrasında doğanlar arasında 4,8 milyon erkeğe karşılık 4,3 milyon kadın varmış. Önce aklıma Moğolistan’dan kadın ithal etmek geldi, sonra saçmalama, konuya konsantre ol dedim. 1911 sonrasında doğanlar büyük ihtimalle savaşa gitmeyen gençlerimiz. Bunlar hastalık vs. gibi nedenlerle ölüyor olmalarına rağmen, tek bir cinsiyeti hedef alan bir etkene maruz kalmıyorlar. Doğumda erkek/kadın oranı aşağı yukarı eşit olduğuna göre ve 1911-1935 arasında henüz ultrason ile cinsiyet keşfi ve neticesinde kız bebeklerin hamileliklerini kürtaj neticesinde sonlandırma teknolojisi Çinliler tarafından icat edilmemişti. Kız çocuklarını doğar doğmaz da öldürmediğimize göre ortada rakamlara girmeyen 500,000 kadınımız var demekti. Kadınlarımız nereye kayboldular? Aslına bakarsanız o dönemlerde ortalama hayat beklentisi 35 yıl civarında seyrettiğine göre hesaplara girmeyen kadın sayısı nüfus sayımına kadar yaşamını da yitirenleri hesaba katarsak 700 civarında olmalı idi. Aynı gizemin 25 ve üstü yaşlardaki kadınlar için de geçerli olduğunu düşünürsek ortadan kaybolmuş kadın sayısının 1 milyonu aştığını görebiliriz. Aşağıya nüfus dağılımı tablosunu koyuyorum, kendiniz bakın, sonuçlar gerçekten de çok ilginç.


Nereye kayboldu 1 milyon kadınımız? Read More!

Hayek ve Keynes Rap Videosu

Ekonomi mesleginde bir balon yasandiginin bundan daha iyi bir gostergesi olamaz. Icerisinde Hayek ve Keynes'in yeraldigi bir rap videosu cekmisler, icerisinde bulundugumuz durumu oldukca guzel ozetliyor. Ibrahim Tatlises de "Hayek ve Keynes'in videosu vardi da biz mi izlemedik" diyemez artik.

Videonun ilk yarisinda piyasalara parasal doping yapilirken Keynes egleniyor, yanindaki hatunlarla dans falan ediyor (goruntuleri gorunce aklima Roubini geldi nedense), ikinci yarisinda ise Keynes tuvaletin basinda alkolun etkisini atlatmaya calisiyor. Simdilik piyasalar krizden cikmak icin barmen Ben ve Tim tarafindan verilen dopingin olumsuz etkileriyle henuz karsilasmis degiller. Bakalim olaylar videoda gosterildigi sekilde mi gelisecek, yoksa Keynes galip mi gelecek!!

Read More!

Forex Trend Analizi ile Başkalarını Nasıl Zengin Edersiniz?

Türkiye’nin en süper ekonomi köşe yazarı (bu konuda biraz biased olabilirim) forex piyasalarında başkalarını nasıl zengin edeceğinizi anlatan bir yazıyı Turkishtime dergisindeki köşesinde yayınlamış. Yazı ay sonuna kadar sitede kalacağı için acele edip okuyabilirsiniz, daha sonra fırsatınız olmayabilir. Bu sefer yazının tamamı konulmuş siteye (uzun olduğu için bir miktar makaslanmış ama) ve enflasyon ve tasarruflar hakkında yazdığım diğer iki ufak yazıya da yer verilmiş. Forex piyasaları hakkında ise şu ifadeleri kullanmışım:

Dünyanın en iyi yatırımcısı olan Warren Buffett ile karşılıklı işlem yapsanız (o size satsa veya siz ona satsanız) bu işlemden birkaç dakika veya birkaç saat veya birkaç gün sonra kimin kârlı çıkacağı tamamen şansa bağlıdır demektir bu. Yani foreks piyasalarında kimsenin kimseye bir avantajı, bir üstünlüğü yoktur. (Tabii piyasaları etkileyecek kararları açıklayanların bu bilgileri birilerine sızdırmadığını varsayıyoruz bunu söylerken, sızdırma olmuşsa da bundan nasıl etkileneceğinize siz karar verin). Warren Buffett’in 2006 yılında foreks piyasalarında 1,9 milyar dolar kaybetmiş olması da bu sonucu doğruluyor aslında. Bu gerçeğe rağmen internette ziyaret ettiğim sitelerde foreks piyasalarında kumar oynayan kişilerin yüzde 85-90 arasında bir çoğunluğunun sermayelerinin tamamını kaybettiklerine dair istatistikleri de görüyorum, diğer insanlar da görüyorlar ama herhalde kendilerinin yüzde 10-15’lik tam anlamıyla şanslı azınlıktan biri olabileceklerini düşündüklerinden olsa gerek yine de bu piyasalara giriyorlar. Bu piyasalarda iflas oranının çok yüksek olmasının en önemli sebebi risk kavramından uzak spekülatörlerin 100 ile 400 kat kaldıraç kullanarak en ufak bir çalkantı da paralarının tamamını kaybetmeleridir. Daha düşük kaldıraç kullanan yatırımcılar ise her seferinde alım ve satım fiyatları arasındaki makası ödedikleri için uzun vadede paralarını kaybediyorlar. Değerli dostlarım, yatırım yaparken bir numaralı amacınız para kaybetmemek olmalıdır. “




Daha önce de burada forex piyasaları hakkında şu yazıları yazmıştık:

Forex ile Nasıl Para Kaybedilir?
Forex Piyasalarında Para Kaybetmenin Sırları
Foreks Spekülatörleri ve Etkin Piyasalar
Foreks Trader’larının Söylediği 20 Yalan
Spekülatif Forex Piyasalari

Ilgilenenler okusunlar. Bu yazilardan sonra hala forex piyasalarina girip spekulasyon yapiyorsaniz, hele hele size sag tarafta verdigimiz linkleri kullanip hesap aciyorsaniz gunah bizden gitmistir. Acmayin, yapmayin, etmeyin, paranizi daha verimli bir sekilde degerlendirin. Read More!

Google Aramalarında ilk Sırada veya Sayfada Çıkacak Yazı Nasıl Yazılır?

Internetin icadı amatör yazarlara yerleşik medyaya bağımlı kalmadan fikirlerini yayınlama imkanı sundu ve ortaya bizim gibi milyonlarca yazar çıktı. Bu kişiler genelde tanıdıklarına haber vererek yazılarına okuyucu buluyorlar. Ancak interneti kullanan milyonlarca insan da potansiyel okuyucu kitlesi içerisinde bulunuyor. Bu kişilere ulaşmanın yolu ise Google arama motoru. Oysa bir çok yazar Google aramalarında ilk sırada, ilk sayfada veya ön sıralarda çıkacak yazı nasıl yazılır bilmiyor. Bunun yöntemini anlatmadan önce Google’ın bir numaralı arama motoru olmasını sağlayan teknolojik icattan bahsedeceğiz.

Google’dan önce Yahoo, Microsoft, Altavista, Ask, Excite, vs. daha adını hatırlayamayacağım bir çok arama motoru vardı piyasada. Ancak bunlar arama yaptığınız konuyla ilgili sonuçları oldukça yüksek bir sıklıkla karşınıza çıkararak başarısız bir performans sergiliyordu. Bunun nedeni de web sayfası tasarlayan kişilerin bu motorları aldatıcı teknikleri kullanarak, çoğu zaman da binlerce anlamsız kelimeyi içerisinde barındıran sayfalar hazırlayarak, motorları yanıltmaları idi. Google ise internette demokrasiyi keşfederek bu problemi minimuma indirerek yaratıcıları için $100 milyar dolarlık bir servet yarattı. Bir sayfanın arama motorlarında öne çıkması için sadece arama yapılan kelimelerin bir sayfada olması yetmiyordu artık. Bir sayfaya başka bağımsız sayfalardan verilen linkler bir seçimde kullanılan oylar gibi sayılarak en fazla oy alan sayfalar arama sonuçlarında ilk sıralarda gösterilmeye başlandı. Diğer bir yenilik ise her sayfanın aynı (eşit) ağırlığa sahip olmaması idi, yani bazı sitelerin verdiği oyun değeri bir değil o sayfaya verilen diğer linklerin değeriyle orantılı olarak 10, 100, 1000, hatta 10000 kabul ediliyordu.

Buna karşılık web tasarımcıları yeni teknikler geliştirmek zorunda kaldılar. Bu tekniklerin en etkili olani ise link değişimi yapmak ve link satın almaktı. Bir sitenin verdiği oyun değerini ölçen sisteme pagerank deniliyor ve logaritmik bir sistem kullanıyor. Pagerank’i 2 olan sayfanın değeri pageranki 1 olan sayfanın aşağı yukarı 6 katı; pageranki 3 olan bir sayfanın değeri ise pageranki 2 olan sayfanın 6 katı, pageranki 1 olan sayfanın ise 36 katı. O yüzden pageranki yüksek olan bir sayfadan link almak sizin sayfanızın değerini arttırmak açısından daha önemli hale geldi. Web tasarımcıları ise yüksek değere sahip sayfalardan link almak için belli bir miktar reklam ücreti ödemeyi seçmeye başladılar ve bunun da piyasası oluşmaya başlandı. Herhangi bir sayfaya sitenizden verdiğiniz linkin parasal bir değeri var anlayacağınız. Bu da işin ekonomik yönü.

Bu bilgilerin ışığında biz de sizlere Google’da ilk sayfada çıkacak bir yazıyı nasıl yazabileceğinizi anlatacağız. Bu yazıyı yazmamızın bir sebebi yazar kadromuza yeni yazarların katılması ve bu konularda bilgilerinin olmaması. Ikinci sebebi ise sitemizde yazılan yazıların başkaları tarafından çalınarak etkin bir şekilde kullanılmasını engellemek.

1. Yazının Başlığı
Birincisi yazı yazmaya başlamadan önce yazacağınız konuda en çok kullanılan terimlerin ne olduğunu bulmanız. Bir örnekle anlatayım. Mesela ben geçenlerde Jale Özgentürk’un Moğollar hakkında yazdığı yazıyı eleştiren bir yazı kaleme almıştım. Şimdi bu yazıya afilli, ekzantrik bir başlık atabilirdim veya herkesin attığı gibi “Moğollar 20 bin erkek istiyor” bir başlık da atabilirdim. Ilk durumda arama motorları attığım başlıktan yazının Jale Özgentürk hakkında olduğunu bilemezler. Ikinci durumda ise düzinelerce websayfası (gazetelerin ve o gazetelerin attığı başlığı kullanan diğer sitelerin) ile rekabet etmek zorunda kalacaktım. Ben ise Jale Özgentürk, Moğollar ve Harem Fantezisi şeklinde bir başlık atarak hem arama motorlarında kullanılacak kelimeleri başlığa taşırken Harem Fantezisi gibi ilginç bir ifadeyi de kullanarak yazının 10 tane arama sonucu arasında kullanıcının dikkatini çekmeyi başarıyorum.

Şimdi gidin ve Google’da “Jale Özgentürk” kelimelerini bir aratın. Ilk sayfada 8. sırada benim yazdığım yazı karşınıza çıkacaktır. Aradan 2 ay geçse ve Moğollar hakkında söylenilen bu sözler unutulsa dahi insanlar Jale Özgentürk hakkında başka bir konuda onun adını kullanarak arama yaparlarsa bu sayfa karşılarına çıkmaya devam edecek. Bir de kötü başlığa örnek verelim. Blogumuzun eski yazarlarından baris benim Atatürk ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ekonomik performansımız üzerine yazdığım "Atatürk Yönetiminde Türkiye Ekonomisi: 1924-1929" baslikli yazıyı eleştiren bir yazıyi Ters Aci blogunda yazmış ve “Rakamların dayanılmaz cazibesi” şeklinde bir başlık kullanmış. Yazının içeriği gayet geniş ve güzel (cevabımı daha sonra vaktim olunca vereceğim) ama yazının başlığı yukarıda dediğim gibi ekzantrik bir başlık. Google’da kim, kaç kişi “rakamların dayanılmaz cazibesi” şeklinde bir arama terimi kullanıyor? Bu demektir ki bu yazı bugün ve gelecekte Google’dan pek bir izleyici çekemeyecek ve yazı tarihin derinliklerine gömülecektir. Oysa oldukça öğretici bir yazı.

(Google’da hangi kelimenin kaç defa arandığını görmek için Google Keyword Tool sayfasına gidin ve oradan Turkish, Turkey ve Exact Match opsiyonlarını seçerek arama yapın. Hem aradığınız kelimelere ait istatistikleri hem de benzer kelimelere ait istatistikleri görebilir ve başlık seçerken bu aracı kullanabilirsiniz. Ben öyle yapıyorum.)

Bu arada Mahfi Eğilmez’in bizim kendisi hakkında yazdığımız yazılarla hiç oralı bile olmaması, bu yazıları görmezlikten gelmesi ve eleştirilere karşılık başını kuma gömmesi sanildiginin aksine genellikle oldukça başarılı bir stratejidir. Ben de baris’in yazdığı yazıya aynı muameleyi yapar ve onun sitesini ve yazının tamamını yayınladığı entelektuel.com sitesini takip edenlerin dışında diğer insanlara ulaşmayacağını bilerek rahat ve huzurlu bir hayat sürdürebilirdim (şunun şurasında kaç kişi bu iki siteyi takip ediyordur değil mi?). Başını kuma gömme stratejisinin çalışmayacağı durumlar da vardır. Birincisi yazının yazarı bir gün karşınıza sizin hakkınızda yazdığı yazıları derlediği bir kitap ile çıkabilir ve kitabına “Ekonomide Hurafeler ve Gerçekler” adını verebilir; kitap da piyasada tutunmayı başarırsa o kitaptaki eleştirilere zamanında cevap vermemenin bedelini geç de olsa ödemiş olursunuz. Ikinci durumda ise diğer internet siteleri sizi eleştiren bu yazıya link vererek Google aramalarında en üst sıralara çıkmasını sağlayabilirler, ondan sonra yıllarca bu yazı peşinizi bırakmayabilir.

2. Yazıya Başka Sitelerce Verilen Linkler (Bağlantılar)
Güzel bir geçiş oldu bu. Yazınıza çok uygun bir başlık atmanız onun websitelerinde en üst sıralara çıkmasını garanti etmeyecektir. O zaman her önüne gelen güzel bir başlık atar ve internetteki tüm trafiği sitesine akıtırdı değil mi? Google internette atılmış onca güzel başlık arasından hangilerini ilk sayfaya koyacağına yukarıda bahsettiğim gibi o sayfalara verilen linklere bakarak karar veriyor. Benim Jale Özgentürk hakkında yazdığım yazıya internette bir kaç kişi link verdi, bir sürü Moğolistanlı öğrenci de facebook, friendfeed gibi kişisel sayfalarından link verdiler ve benim yazım lehine Google’da oy kullanmış oldular. Başkasının sitesinde okuduğunuz bir yazıyı beğeniyorsanız ve o yazıya dikkat çekmek istiyorsanız yapabileceğiniz en iyi şey sitenizden veya facebook/friendfeed/twitter sayfanızdan link vermektir. Sokakta müzik çalan adamın şapkasının içerisine para bırakmakla veya alkış tutmakla eşdeğerdir bu.

Bizim blogun da müdavim bir çok okuyucusu var. Onlardan bir kaç isteğim olacak. Bu blogda beğendiğiniz yazı olduğunda sitenizden yazının başlığının üzerine link koyarak kısa bir yazı yazın. Siz de güzel bir yazı yazdığınız zaman yorumlara link bırakarak veya email ile linkini göndererek benden aynısını karşılık olarak isteyin. Bahsettiğim linkler sayfanın kenarındaki linkler değil, yazıların içinde geçen linklerdir. Bu linkler hak eden yazıların arama motorlarında en üst sıralara çıkmasını sağlayacaktır. Aksi halde beğendiğiniz yazılar kaybolacak, Google bile bulamayacaktır bu yazıları.

Link verirken dikkat etmeniz gereken ikinci nokta ise linki verirken kullandığınız kelimelerdir. Bir örnekle kavramı açıklayayım. Google’da “ekonomi turk” şeklinde bir arama yaptığınız zaman neden ilk sırada Ekonomi Türk sitesi çıkar diye merak ettiniz mi? Bir çok websitesinde, özellikle gazetelerin ekonomi sayfalarında Ekonomi ve Türk kelimeleri yanyana çıkar, buna rağmen Google neden Hürriyet gibi pagerank’i 8 olan bir siteyi ilk sırada göstermez de bizim naçizane blogumuzu ilk sırada gösterir? Nedeni basit. Bizim blogumuza link veren bir çok site “Ekonomi Türk” yazıp sonra bu iki kelimenin üzerine sitemizin ekonomiturk.blogspot.com adresini iliştirirler de ondan. Google bizim adresi “Ekonomi Türk” kelimeleriyle iliştirmesi gerektiğini öğrenir böylece.

Bundan dolayıdır ki bir siteye link verirken yazıya buradan ulaşabilirsiniz deyip, “buradan” kelimesinin üzerine linki koymayın. Yazı hangi konu ile alakalı ise o kelimelerin üzerine linki koyarsanız daha verimli olur verdiğiniz link. Özellikle yazının yazarı yukarıda bahsettiğimiz gibi güzel bir başlık kullanmışsa, yazının başlığını kullanın ve linki başlığın üzerine koyun. Beğendiğiniz bir yazı için bundan daha iyi başka ne yapabilirsiniz bilemiyorum, çok önemli bir konu. Mesela baris yukarıda bahsettiğim yazısında (tekrar ikinci kere aynı yazıya link vermeye gerek yok) bizim Mahfi Egilmez hakkinda yazdığımız yazıdan övgüyle bahsetmiş ve “Mahfi Eğilmez’i fena yakalamış ve haklı olarak da hırpalamış” ifadesini kullandıktan sonra yazının linkini “haklı olarak da hırpalamış” kelimesinin üzerine koymuş. Eğer linki aynı cümlenin içerisinde geçen Mahfi Eğilmez kelimelerinin üzerine koymuş olsaydı çok daha fazla makbule geçecekti çünkü yazı Mahfi Eğilmez hakkında ve Google’da insanlar genellike arama yaparken “Mahfi Eğilmez” kelimelerini kullanarak arama yapıyorlar “haklı olarak hırpalamış” kelimelerini değil.

3. Yazı Içerisinde önemli kelimelerin belirlenmesi
Bu konu diğer önceki iki konuya göre çok önemli değil ama yine de dikkat edilmesinde fayda var. Birincisi yazının başlığında kullandığınız ifadenin aynısını yazının ilk iki paragrafında kullanmaya çalışın ve bu kelimeleri “bold” yaparak arama motorlarına diğer kelimelerden daha önemli kelimeler oldukları mesajını verin. Bunun uygulaması nasıl yapılır merak ediyorsanız bu yazının başlığına ve ilk paragrafına tekrar bakın.

Ikinci önemli nokta ise yazı içerisinde kullandığınız anahtar nitelikteki diğer kelimeleri kullanarak daha önceden blogunuzda yazmış olduğunuz diğer yazılara link verin. Böylece eğer birisi blogunuzdaki bir yazıyı aynen çalıp kendi sitesinde kullanırsa hem bu durumu farketmeniz kolaylaşacaktır hem de o siteden sizin sitenize binlerce link verilecektir. Ayrıca böyle yaparak okuyucularınızı da blogda yazılmış eski alakalı yazılara yönlendirmiş oluyorsunuz ve o yazılar gün ışığına çıkıyor tekrar. Kendi sitenizden kendi sitenizdeki diğer yazılara link vermek arama motorlarında üst sıralara çıkmanıza fayda etmiyordur diye düşünüyorum ama tam da emin değilim.

Ben hangi yazılara link vereceğimi Google’ı kullanarak “Ekonomi Türk” + “anahtar kelime” kelimelerini aratarak karar veriyorum. Böylece google’da hangi yazı daha üst sırada ise o yazıya link vererek konu ile en alakalı ve popüler yazıyı tespit ediyorum. Her yazıya 10-15 tane böyle link verdiğimi farketmişsinizdir son zamanlarda. Açıklaması bu.

Sonuç:
Yukarıda anlattıklarımın yapılması yazdığınız yazıların arama motorlarındaki popülerliğini arttıracaktır, ancak en önemli faktör ortaya güzel bir yazı çıkarmak ve insanların da bu yazılara kendi istekleriyle link vermesidir. Ben blogumuzu takip eden okuyucularımızdan beğendikleri yazılarımıza link vermelerini rica ediyorum, kendilerinin güzel yazılarına da bize haber vermeleri durumunda link vereceğimizi duyuruyorum. Yazdığımız yazılar sadece 300-500 kişi tarafından okunmasın, milyonlarca internet kullanıcısı var.

Bu yazıyı beğendiyseniz, “çok güzel yazı” şeklinde yorum bırakmanızdansa yazının başlığını kullanarak ve blogunuzda kısa bir yazı yazarak link vermenizi tercih ederim. Read More!