mikro iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mikro iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sigaradan Nasıl Tasarruf Edilir?


Hayır, sigarayı bırakmadan da sigaradan tasarruf edilir. Hem de %81 oranında. İlginizi çektiyse sizi yazıya alalım.

Hatırlayacağınız gibi 1 Ocak 2013 sigara zammı sonucunda Winston 7,75 liraya, Marlboro ise 9,75 liraya, içilebilecek en dandik sigara olan West ise 6 liraya yükselmişti.  Zam oranı %20’ lerden daha fazlaydı. Bunun gibi politikalar sonucunda kimse Akp hükümetinin liberal olduğunu iddia etmesin. Zaten 2011 Dünya Ekonomik Endeksi’ nde Türkiye 141 ülke arasından 75. olmuş. Bu konuya daha sonraki yazılarımda değineceğim.

Peki, bu gaddarca zam olayından nasıl kaçınabiliriz? Öğrenci, işsiz ya da  devleti finanse etmenin kendisinin görevi olmadığını düşünen fakat sigara gibi bir nimeti hakkını vererek kullanmak isteyen arkadaşlarımıza bir önerim var. Tahmin edilebileceği gibi sarma sigara. Yani tütün. Bu yazıda tütün sarmanın tasarruf üzerindeki etkisini anlatacağım.

Öğrenci sigarası Winston 7,75 lira. Lafı uzatmayacağım: her gün sigara içen bir öğrenci ayda her gün bir paket Winston içtiğini varsayarsak 232,5 lira bütçesinden sigara para ayırmak zorunda. 620 tane de sigara içmekte. Eğer paketlere verilen toplam sigara parasını, kaç tane sigara içtiğimize bölecek olursak bir rasyo elde ederiz: dal sigara rasyosu :) Yani bir dal sigaraya ne kadar para veriyoruz. Winston’ un dal sigara rasyosu ise: 0.37 . Elimizde olan budur. Kaçak sigara kullanmadığımızı varsayıyorum. Benim yaşadığım yerde tütünün kilogramı 40 lira. Günde bir paket sigara kullanan insan ayda 500 gram tütün kullanır,  200 tane “makaron” yani filtrenin fiyatı ise 7.5 lira. Buradaki dal sigara rasyosu:  0.07. Sırf bu rasyolardan gidersek sarma sigara içmek tütün içmeye göre %81 daha ucuz.

Tütün sarma deneyimimi anlatmak istiyorum: öncelikle yeni başlayacak olanlar tütün sarma makinesi almalıdırlar. Zamanla el ile sarmaya başlayabilirsiniz. Bir sürü makine kullandım ama rengi turuncu olan ve markası "Abdo" olan tütün sarma makinesini tavsiye ederim. Zımba gibi bir şey, fiyatı 8 lira. Neyse, günde bir paket sigara kullanan bir insandım eğer siz de benim gibiyseniz haftada 5 liralık olmak üzere ayda 20 liralık tütün işinizi görür. Filtrenin fiyatını da yukarıda eklemiştim. Kalite açısından nasıl dersem, West ile Winston’ un ortasını düşünün. Tütünü aldıktan sonra kuru olmasına fakat elde dağılmayacak kadar kuru olmamasına özen gösterin. Yerleştirirken: baş, işaret ve orta parmaklarınızla tuttuğunuz zaman parmak uçlarınızı kaplayacak tutarda tütün alın. Makineye her yere eşit gelecek şekilde yerleştirin, ve en önemlisi: tütün makinesine yerleştirdiğiniz tütünü dibine kadar bastırın. Tütünü haftalık alın ve maksimum 125 gr. satın alın. Yoksa tütün aşırı kurur ve içimi zorlaşır. Şimdi sayısal değerler ile uğraşalım:

Ayda 30 paket Winston kullanan birisi 232,5 lira sigara para harcar. Yılda yaklaşık 2790 lira maliyeti vardır. Tütün saran bir insan haftalık 5 liradan aylık 20 liralık tütün ve 22,5 lira filtre satın alır. Aylık maliyeti: 42,5 lira. Yıllık: 510 lira. Yüzde hesabı yaparsak: ((2790-510)/2790)x100= %81 gibi bir sayıya ulaşırız. Bu demek oluyor ki: tütün sarmak, paket sigara almaktan %81 daha ucuz. Dal sigara rasyosu ile eşdeğer bir oranda.

Aylık sigara masrafınız 42,5 lira olabilir, 20 tane sigaranın maliyeti 1.4 lira olabilir, günlük sigara masrafınız 1.4 lira olabilir. Hayatta her şeyi parayla ölçebilirsiniz ama otlakçılık etkisini de baz alırsak kimse sarma sigaraya otlanmaz. Bu paha biçilemez. İşin sağlık kısmını bilmiyorum, hangisi daha zararlı vs. Bunu bilen birisi varsa ve açıklarsa fena olmaz.

Şimdi işi grafiğe dökelim:




İşte olay bu. Eğer yılda tasarruf edeceğiniz 2280 lirayı %10 getiri sağlayan bir finansal araç ile değerlendirirseniz… Her şeyi ben mi yazacağım :) İşte tasarrufun ve tüketim kalıbının değiştirilmesinin etkileri bunlardır. Bir sonraki yazımda Tüik’ in enflasyonu hesaplarken nasıl hesapladığını inceleyeceğim. Dumanlı günler.

Daha kaliteli tütünler için:

http://www.cgarsltd.co.uk/default.aspx?CategoryID=10289

http://www.e-tobaccos.com/



Read More!

Nufus Yogunlugu ve Intihar Oranlari

Insider Monkey blogunda derledigimiz rakamlar nufus yogunlugu ile intihar oranlari arasinda negatif bir iliski olduguna dair isaretler veriyor. Amerika'da nufus yogunlugunun en dusuk oldugu eyaletler intihar oranlari siralamasinda da en ustlerde yer aliyor. Benzer sekilde intihar oranlari Rusya gibi dusuk yogunluga sahip ulkelerde de oldukca yuksek.

Bu konudaki yaziya Population Density By State and Suicide Rates adresinden ulasabilirsiniz. Read More!

Turkiye'nin Cahil Kose Yazarlari

Ekonomi Turk blogunun getirdigi en iyi yeniliklerden bir tanesi Turkiye'deki cahil kose yazarlarini ifsa etmesi olmustur. Bu yazilar daha cok 2006-2007 yillarinda yayinlandi. Ekonomi Turk kitabinda da bu hem eglendirici hem ogretici yazilari gorebilirsiniz.

Tahmin edebileceginiz gibi Turkiye'de egriye egri demek egriyi duzeltmeye pek fayda etmiyor. Gazete yoneticilerinin ve editorlerinin dogru ve tarafsiz yazi yayinlamak gibi bir onceligi yok, hatta cogunun tarafli ve yalan haber yazmak gibi bir misyonlari oldugunu bile soyleyebiliriz. O yuzden de Tayyip Erdogan'in Dogan Medya'ya aba ustunden sopa gostererek ders vermesini ulkede hemen hemen hic kimse yadirgamiyor.

Medya tarafsiz olmayinca bu sefer internetten Ekonomi Turk gibi kaynaklar tarafsiz ve dogru haber yayinlamak konusunda alternatif yaratmaya calisiyor. Bundaki problem ise cok basit. Birincisi ulkemizde herkes internete ulasamiyor. Ikincisi de vatandas da tarafsiz ve dogru haber pesinde degil. Cogunluk politize olmus, dogruyu bulmak yerine kendi hayat felsefesine ve politik goruslerine uyan yazilari okumak istiyorlar. O yuzden tarafsiz ve dogru yorumlarin musterisi de pek yok.

Neticede tek suclu medya degil yani. Talebi olmayan urunu uretmek ekonomik degil, iki gunde kapanirsiniz. Dogru ve tarafsiz haberi okuyacak ve buna para verecek insanlari bir platformda bulusturan bir ekonomik model henuz Turkiye'de olusturulamadi. Biz de zaten Ekonomi Turk kitabi yayinlandiktan sonra kelimenin tam anlamiyla olmasa da pes ettik. Insider trading sitesi Insider Monkey'i kullanarak Amerikali okuyucularla goruslerimizi paylasmak ekonomik olarak daha basarili olacak gibi gorunuyor. Turkiye'de de tarafsiz ve dogru yazilara ilgi gosteren kesim de zaten cogunlukla ingilizce bildigi icin Ekonomi Turk sitesinin misyonu da bir derece daha devam ediyor.

Bu uzun giristen sonra asil soylemek istedigim konuya geleyim. Bugun Muhtesip isimli bir blog karsima cikti. Ekonomi Turk blogunda yazilan, cahil kose yazarlarini afise eden, yazilarin benzerlerini yaziyor. Bu blogu takip edenler o tur yazilari da begenen kisiler olduklari icin duyurayim dedim. Yazilarindan bir ornek vereyim:

GazeteVatan yazari Mustafa Mutlu 15 yillik ogretmen Almanya'da 46 bin, Yunanistan'da 24 bin, Turkiye'de ise 7 bin dolar kazaniyor seklinde sacmalamis. Muhtesip blogunun yazari da Turkiye'de ogretmen maasinin aylik 1400 TL oldugunu, bunun da yillik 11500 dolara karsilik geldigini belirterek Mustafa Mutlu'nun yanlisini ortaya koymus.

Basarili ama biraz eksik. Aciklayayim. Almanya'da calisan ogretmen nasil 46 bin dolar kazaniyor ki? Dolar kuru lastik gibi bu sene icerisinde avroya karsi neredeyse %20 civarinda deger kazanip kaybetti. Bu demektir ki Almanya'daki ve Turkiye'deki ogretmenlerin maasini karsilastiracaksaniz dolar kurunu degil, avro kurunu kullanmaniz daha dogru olur. Boylece sadece Turk lirasini avroya cevirmek durumunda olursunuz. Kurlardaki oynaklik da analizinizi daha az etkiler.

Ikinci hata ise bu maaslarin net veya brut olup olmadigi sorgulanmamis. Avrupa'da ve Amerika'da maaslar brut olarak aciklanir. Net maas olayi Turkiye'ye mahsus bir durum. Amerika Avrupa'dan daha zengin bir ulke. Amerika'nin bir cok bolgesindeki ogretmenler brut 40-45 bin dolar arasinda maas alir. Aldiklari bu maas uzerinden adamlar bir de vergi verirler. Bu vergilerin de yaklasik %25 oldugunu varsayarsak adamlarin aldiklari net maas $30 bin veya biraz uzerindedir. Almanya'daki ogretmenlerin Amerika'dakilerden daha yuksek maas aldigini zannetmiyorum.

Ucuncu hata Almanya'da her yerde ogretmen maaslarinin ayni oldugunu varsaymaktir. Turkiye cok guclu (ve salakca) bir merkezi yonetim sistemine sahip. Polislerin, ogretmenlerin ne kadar maas alacagina yerel yoneticiler degil Ankara'daki politikacilar karar veriyor. O yuzden de hayat pahaliligin farkli oldugu Istanbul ve Mersin'de calisan ogretmenler veya asgari ucretliler ayni parayi aliyorlar. Amerika'da ve Almanya'da durumun boyle oldugundan supheliyim. Simdi Avrupa'daki durumu arastirmaya vaktim yok, kimse bana bu yaziyi yazmak icin ayda binlerce lira para vermiyor maalesef. O yuzden de Amerika'daki durumu anlatmakla yetinecegim, Almanya da cok farkli degildir. Hayat pahaliliginin fazla oldugu yerlerde ogretmen maaslari da daha yuksek olur. Yoksullugun fazla, fiyatlarin dusuk oldugu guneydeki eyaletlerde ise ogretmen maaslari ulke ortalamasinin cok altinda olur (bkz. poverty rates by state). O yuzden Mustafa Mutlu burada da baltayi tasa vurmus.

Goreceginiz uzere Almanya'da ogretmenler sandiginiz kadar yuksek ucret almiyor. Turkiye'deki ogretmen maaslari da dusuk degil. Aslina bakarsaniz Turkiye'deki ogretmen maaslari olmasi gerekenden cok daha yuksek. Bunun neden oldugunu merak ediyorsaniz Ogretmen Maaslari Az mi baslikli yazimizi okumanizi oneririm. Mustafa Mutlu'nun derdi Turkiye'deki yuzbinlerce ogretmene "sirin" gorunmek oldugu icin ogretmen maaslari 10 milyon lira da olsa kose yazarlarimizin ve ogretmenlerimizin gozunde her zaman dusuk olacaktir!!! Read More!

iktisat Vize Soruları ve Cevapları

Geçen hafta sorduğumuz Google pacman oyununun Amerikalı şirketlere kaybı sorusuna çok fazla ilgi gösteren olmadı. Iktisat Vize Soruları ve Cevapları başlıklı bu yazımızda iktisat öğrencilerine hem sınavlarda hem de iş mülakatlarında sorulabilecek sorulardan bir tanesini daha sormak istedim.

Dün haberleri izlerken şöyle bir yorumla karşılaştım. Amerika’da liseyi mezun olmadan terk eden bir sürü kişi varmış, haberi yapanlar eğitimin önemine değindikten sonra şu ifadeyi kullandılar: Amerika’da hapishanelerde yatanların %60’ı liseyi terk eden kişilerden oluşuyor. Sosyal programlara para harcayarak liseyi terk edenlerin sayısını ve dolayısıyla hapse girenlerin sayısını azaltabiliriz.

Sizce bu ifade doğru mudur, yanlış mıdır? Adam gibi bir iktisat öğrencisi gibi açıklayınız. Google sorusuyla bu sorunun cevabı benzerlik taşıyor şeklinde bir de ipucu vereyim.

Ilgili yazilar:
iktisat nedir
Ekonometri nedir Read More!

Pacman Oyna: Google Pacman Oynamak Verimliligi Nasil Etkiler

Pacman oyna: Google Pacman oynamak verimliligi nasil etkiler yazimizda kitabimizi en cok satin alan grup olan universite ogrencilerine bir soru soracagiz? Bu hafta Google anasayfasina 80'lerin efsanevi bilgisayar oyunu pacman'i koyarak bir ilke imza atti. Pacman Google versiyonu kullanicilar tarafindan buyuk ilgi gordu ve normalde Google'da harcanandan cok daha fazla bir sure bu oyunun oynanmasi neticesinde harcanmis oldu. Bazi arastirmacilar da normalden fazla harcanan sureyi ortalama calisan uretkenligi ile carparak Google'in Amerikali sirketlere toplam zararinin $120 milyon oldugu yonunde bir aciklama yaptilar.

Simdi sorumuz geliyor. Google Pacman oynamak gercekten Amerikali sirketlere $120 milyon zarar vermis midir? Bir iktisatci veya isletmeci olarak bu soruya dogru cevap vermeniz gerekir. Cevaplari bekliyorum.

Pacman oyna: Google Pacman oynamak verimliligi nasil etkiler yazisi universite ogrencileri icin yazilmistir, digerleri zamanlarini bosa harcamasinlar, verimliliklerini azaltmasinlar :) Read More!

Sabit Maliyetler ve Akkuyu Santrali

emin tolga akgoz'un, akkuyu santral'i uzerine yazdigi yazi, iktisada giris dersi ogrencilerinin sabit maliyetlerin etkilerini anlamalarina yardimci olacak guzel bir ornek iceriyor. bu yuzden orada yaptigim yorumun ilgili kisimlarini bir kez de burada yayinliyorum:

yapilan anlasmayi degerlendirirken, bazi detaylari gozden kacirmamak lazim. yazida da belirtildigi uzere burada en buyuk maliyet unsuru, santralin insa masrafi. yani sabit maliyetler. aslinda diger enerji santrallarinda da bu onemli olmali. ama nukleer santralin daha yuksek teknoloji ve guvenlik altyapisi gerektirmesi ve yakitin daha ucuz olmasi sebebiyle, burada sabit maliyetlerin toplam maliyet icindeki oraninin daha yuksek olmasi akla yatkin.

sabit maliyetin var olmasi, anlasmadaki almayi taahhut ettigimiz elektrigin fiyatinin neden yuksek oldugunu da, en azindan bir yere kadar, acikliyor. soyle ki, santral insa edildikten sonra, isleten sirket elektrigi piyasa fiyatindan satacak. bu, insa maliyeti dikkate alindiginda, sirketin zarar etmesi demek. ama santralin insa maliyeti batik maliyet oldugu, yani santral calissa da calismasa da yuklenilmek zorunda olundugu icin, santral calismaya devam edecek. dolayisiyla, bugun soz konusu sabit maliyeti cikaracagindan emin olmayan hicbir firma gelip boyle bir yatirim yapmaz. burada bizim devletimiz santralde uretilen elektrige subvansiyon uygulayarak, firma icin yatirimi akilci hale getiriyor. yani, uretilen elektrigin yarisini yuksek fiyattan alacak olmamiz kazik yedigimiz anlamina gelmez. kazik yedigimizi soyleyebilmek icin su soruyu cevaplamak lazim. biz bu santralin sahibi olsaydik ve insa masraflarini biz kendimiz ustlenseydik, bizim cebimizden cikacak para verdigimiz subvansiyondan daha fazla mi, daha az mi olacakti? ben bir enerji uzmani olmadigim icin, bu soruyu yanitlayamam. uzman okuyucularimiz varsa ve bizi bilgilendirirlerse, memnun olurum.

tabii, burada illa nukleer santral yapmamiz gerekli miydi diye de sorulabilir. yine okuyucularimizdan daha cazip enerji yatirimi alternatifleri oldugunu dusunenler varsa, goruslerini paylasabilirler.
Read More!

Fayda Maksimizasyonu - Oy maksimizasyonu arasındaki ilişki

Ahmet Altan'ın yazısından, bence yazıyı okuyun sonra da başlığa bakın, ilişkiyi de kendiniz düşünün. (boldlar bana ait).

Din meselesinde AKP’den daha da vurgulu davranan Saadet Partisi’nin neden iktidara gelemediğini ise pek açıklayamıyorlar.
Arada bir CHP’lilerle konuşuyorum.
Bugüne dek, AKP’nin aldığı oylarla, izlediği “sağlık politikası” arasında bir bağ kuran CHP’liye rastlamadım.
Sadece CHP’nin değil, bu bağı kuramayan hiçbir siyasi partinin bugün Türkiye’de iktidar olma şansı yok.
“Irkçı sloganlarla”, “dinci sloganlarla”, “laik sloganlarla” alacağınız oyların miktarı bellidir.
Asıl “oylar”, siyasetin hayata değdiği yerde ortaya çıkar.

Read More!

Deneysel Ekonomi ve Ilginç Uygulama Alanları: Esther Duflo

Bu yıl ki John Bates Clark madalyasının sahibi MIT’den Esther Duflo deneysel ekonomi alanında ilginç uygulamalara imza atmış. Deneysel ekonomi nedir hemen tanımlayalım, masa başında işkembeden teori üreterek sorulara cevap vermektense sahada deney ve gözlem yaparak ekonomik sorulara cevap arayan ekonomi dalına deneysel ekonomi denir. Örnek vererek açıklayalım.

Öğretmen-öğrenci oranını arttırmak eğitimin kalitesini ve öğrencilerin başarı oranını arttırır mı? Teorik olarak bu soruya bir sürü cevap verebilirsiniz. Esther Duflo saz arkadaşları Pascaline Dupas ve Michael Kremer ile birlikte Kenya’da 70 tane okulu rastgele seçmiş ve bu okullara (köy okulu olmalı) bir tane ekstra öğretmen vererek öğretmen-öğrenci oranını iki katına çıkarmış. Sonuç ne mi olmuş peki? Öğretmenler daha az çalışmaya başlamış, öğrencilerin test skorları da istatistiksel olarak değişmemiş. Kenya’ya bakın, aynı Türkiye. Öğretmenler herhalde kendilerine bir öğretmenler odası yapıp, akşama kadar çay içmişler, canları sıkılınca da öğrencileri eşek sudan gelene kadar veya ağız ve burunlarından kan gelene kadar evire çevire dövmüşlerdir. Adamlara o kadar boş zaman verirsen olacağı budur.

Ikinci bir deneyde ise Hindistan’da rastgele seçilen öğretmenlere fotoğrafın çekildiği tarih ve saati gösteren fotoğraf makinesi verilmiş ve her sabah ve öğlen öğrencilerle birlikte resim çektirmeleri istenmiş. Sonuç ne mi olmuş? Öğretmenler daha az kaytarmış, öğrencilerin ise test skorları yükselmiş. Demek ki neymiş? Daha fazla öğretmeni işe almak değil, öğretmenleri daha iyi çalıştıracak yöntemler eğitimin kalitesini arttırırmış. Bu sene 40 bin tane öğretmeni devlete memur olarak alacak hükümete duyurulur.

Bahsedeceğimiz son deney için Esther Duflo’nun zaman ve emek harcamasına gerek yokmuş aslında. Türkiye’ye gelip AKP yöneticileriyle görüşse işin doğrusunu öğrenir, hatta bu konuda geliştirilen son inovasyonlara ulaşabilirdi. Bu deneyde Esther Duflo yoksul annelere 1 lira değerinde kuru fasulyeyi (herhalde yarım kilo falandır) çocuklarını aşılatmaları karşılığında vererek aşılatmanın yaygınlaşmasının çok kolay bir şekilde başarıldığını göstermiş. Anam, yarım kilo fasulyeye, yarım torba kömüre Türkiye’de çocuklarını aşılatmayı bırak, insanlar oylarını satıyorlar, senin haberin yok. Şaka bir yana ufak hediyeler gerçekten insanların kararlarını çok büyük ölçüde etkileyen faktörlerin başında gelir, o yüzden ilaç firmaları üzerilerinde kendi reklamları olan 5 kuruş etmez tükenmez kalemleri doktorlara hediye ederler.

Iktisat eğlenceli bir alandır ve kullanmasını bilen için oldukça da kullanılışlıdır. Mikro iktisat konusuna Ekonomi Türk kitabının da üçte birinde değindik ve yukarıdakine benzer yazıları yazdık. Kitabı okumadıysanız satın alıp okumanız karşılığında size yarım kilo kuru fasulye verebilirim :) Read More!

Bedelsiz Askerlik Var mı ki?

Radikalden Oral Çalışar'ınyazısından. "Geçen akşamların birisinde Diyarbakır AK Parti milletvekili İhsan Aslan’ın “Asker azaltamayız, ihtiyacımız var deniyor. Halbuki orduevlerinde ve askeri gazinolarda 65 bin askerin çalıştırıldığı söyleniyor” şeklinde bir değerlendirmesi oldu. Gazetede İsmet Berkan’a bunu söylediğimde “Hayır o sayı daha yüksek 80 bin civarında” dedi. Askerlik görevini yerine getiren binlerce gencin ülkenin savunmasıyla ilgili olmayan birçok alanda çalıştırıldığını, emir erliği, şoförlük, garsonluk gibi hizmetlerde istihdam ediliyor olması da, kamuoyunun giderek daha çok dikkatini çekmeye başlayan bir olgu."

asker monopol gücüne sahip ve bunu sürdürmek istiyor. Bunun yolu talep esnekliğini azaltmak, yani sen fiyatı-mesgaleyi-ugrasi-cileyi artırsan bile talep (asker-halk) kacamayacak, diger yanagını uzatacak, senin dediğini kabul edecek. peki bu nasıl olacak. bu fiyata ragmen nasıl talep edileceksin. bir gereksinimin tek karsılayıcısı olmalısın. ikamen olmamalı. sorunun tek cozumunun sen oldugun dusunulmeli. su ana kadar bu iyi giderken. şimdi insanlar demokrasiyi, konusmayı, empatiyi deniyor. şimdi insanlar sorgulamayı ogreniyor. "terorle mucadele"nin ne olduğunu, yontemini sorguluyor. şimdi insanlar hayatına kendine değer veriyor. okudukca ogrendikce etrafı aydınlanıp daha genis dusundukce gereksinimlerini karsılayabilecek farklı cıkış yolları bulmaya başlıyor. kansız ve acısız. şimdi insanlar savaşı ve korkuyu bırakıp, iktisadı ogreniyorlar. Sanırım şimdi sıra iktisadı askeriyenin de öğrenmesinde.

Bu yazıyı yazdıktan sonra Erdoğan-Basbug görüşmesinin bittiğini gazeteden ogrendim. gazete soyle ozetlemiş durumu: "Başbakanlık Basın Merkezi'nin internet sitesinden yapılan açıklamada, kamuoyunda tartışılan bedelli askerlik konusunda yapılan görüşmedeyıl içinde askere gelen yükümlü sayısının Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtiyacını karşılamaması ve terörle mücadele üzerinde olumsuz etkilere neden olacağıgerekçesiyle, bedelli askerlik sistemi için uygun şartların oluşmadığı belirtildi."... gerekçe gereksinimi oluşturur o da malın fiyatını koyar... ha 80.000 garson mu vardı...hani nerde ben goremiyorum ya siz?
Read More!

Blog Reklamları nasıl fiyatlandırılmalı?

Bir blog'unuz var ve blogunuzda reklam yayınlamak istiyorsunuz diyelim. Reklamları nasıl fiyatlandıracagınızı biliyor musunuz?

Problogger sitesine gore bu konuda bir konsensus olmamasına ragmen sıklıkla kullanılan standard CPM (Cost Per Mille). Mille 1,000 anlamına gelen latince bir kelime. Cost Per Mille, her 1,000 sayfa goruntulemesi basına maliyet anlamına geliyor.

İnternette reklam soz konusu oldugunda toplam degerler konusmanın bir anlami yok, CPM gibi degerlerle konusmak daha anlamlı. Ornek olarak reklam almaya calisan A ve B blogları varsayalim. A blogu sol sutunda yayınlanan 250x250 reklam icin ayda 50 lira, digeri ayda 100 lira istiyor olsun. Reklam veren icin ilk blog daha ucuzdur diyebilir miyiz? Diyemeyiz zira sayfa goruntulemesini de hesaba katmamiz lazim. A blogunun ayda 10,000 kere, B blogunun ayda 50,000 kere goruntulendigini varsayalim. Bu durumda A blogunun CPM'i 5, B blogunun ki ise 2dir. Yani B, A'ya gore daha cazip bir fiyatla reklam almaktadir.

Problogger sitesine gore dunyaca unlu bloglarin sayfa sol sutundaki 125x125 reklamlar icin istedikleri CPM degeri 1.50 USD civarinda. Ornegin unlu  TechCrunch sitesi CPM olarak 1.53 USD talep ediyormus.

CPM reklam fiyatlandirmada mutlak degerlere gore daha iyi bir olcut. Birincisi reklam vereninizi mutlak degerlere alistirirsaniz ilerde sayfa goruntulemeniz arttikca reklam verenden istediginiz parayi arttirmakta zorlanabilirsiniz. Ama reklam alanlarinizi basindan CPM ile fiyatlandirirsaniz istediginiz/kazandiginiz para sayfa goruntulemenizle beraber artacaktir.

Ikincisi, reklam verenler profesyonel reklamcilar, dunya piyasasini, fiyatlari bilen insanlar. Boyle genel bir standard kullanarak olusturdugunuz fiyatlandirmanizi bu kisilere daha destekli satarsiniz, absurb (cok yuksek veya cok dusuk) rakamlar istememis olursunuz. Ornegin yukaridaki A blogunun fiyati bilmeyene anormal gelmiyor ama CPM degerini dusununce aslinda A blogu dunya ortalamasinin cok ustunde bir fiyat istiyor.

Diyelim ki sizin blogunuzun beklenen aylik goruntulenme orani 50,000. Bu durumda sol sutuna koyacaginiz 125x125 reklamdan 50 x 1.5 USD yani 75 USD talep edebilirsiniz. Reklam tepede ve buyukse fiyati arttirip, reklam asagida ise fiyati azaltabilirsiniz. CPM tamamen sizin reklam bulabilme potansiyelinize bagli.

Peki reklam alacak kadar buyuyup buyumediginizi nasil anlarsiniz? Yine Problogger sitesine gore oldukca niche bir konuda yaziyorsaniz (ornegin bireysel finans) ve ayda 15,000 sayfa goruntulemesi veya fazlasini cekiyorsaniz yavas yavas reklam bakinmaya baslayabilirsiniz. Ama genel bir alanda yaziyorsaniz (ornegin Turkiye ekonomisi) ayda 60,000 sayfa goruntulemesi iyi bir esik.

Tabii ki CPM, minimum sayfa goruntuleme falan deyince akla daha fazla nasil kullanici cekerim sorusu geliyor. Bu konu ile alakali yazilara su linklerden ulasabilirsiniz:

Arama Motoru (Google) Optimizasyonu

Google Aramalarında ilk Sırada veya Sayfada Çıkacak Yazı Nasıl Yazılır?

Bu yazi Ekonomi Turk sitesinde yayinlanmistir. Read More!

Vergileri kim ödüyor (2)

Vergilerin teorik analizine devam ediyorum. Geçen yazımda kanuni olarak vergileri ödeyen kişiler ile o vergilerin maliyetini yüklenen kişilerin her zaman aynı olmadığına dikkat çekmiştim. Sonuç kısmında vergilerin gerçekte kimin sırtına bindiği kanunla değil, piyasa şartlarında belirlendiğini, kanunen tüketicinin mi yoksa üreticinin mi vergilendirdiğinin sonucu değiştirmediğini belirtmiştim. Ancak vergilerin analizi orada bitmiyor. Geçen yazımda üzerinde durduğum tekil olarak her piyasada yaşanan değişim, kademeli olarak diğer piyasaları da etkiler. Ekonomide bu iki ayrım kısmi denge/genel denge (partial-general equilibrium) olarak yapılır. Kısmi denge analizi ile vergilerin kim tarafından ödendiğinin analizi daha kolaydır. Ancak diğer piyasalara etkiyi yok saymak her zaman doğru sonuçlara ulaştırmaz.

Dilerseniz bu yazıma bir örnekle başlıyayım: Son dönemde çok meşhur olduğu üzere, sigara üzerine konan yeni bir verginin etkilerini inceleyelim. Sigara talebinin fiyata esnekliği az olduğu için vergi yükünün çoğu tüketicinin sırtına binecektir. Ek olarak, vergi sonrası sigara talebinde bir miktar azalma bekleriz. Bu durumda sigara üreticisi de üretimi bir miktar kısmak zorunda kalacaktır. Sigara üreticisinin üretimi kısması bir miktar işçiyi işten çıkarması ve daha az tütün alması ile sonuçlanır. Tütün alımının azalması da tütün üreten çiftçilerin ve tütün üretiminde çalışan işçilerin bir kısmını piyasa dışına itecektir. Artık tütün üretiminde çalışmayan bu işçi ve çiftçilerin pamuk üretimine geçtiklerini düşünelim. Pamuk üretiminin artması pamuk fiyatlarını aşağıya çeker. Aynı zamanda işgücü arzı artacağından, vergi öncesi önceden pamuk üretiminde çalışan çiftçi ve işçilerin ücretlerinde de azalma görürüz. Bu basitleştirilmiş örnek, sigara tüketimine konan vergilerin bir kısmının aslında pamuk üreticisi tarafından ödendiğini gösteriyor.

Yukarıdaki örnekte ve benzeri bir çok vergi analizinde, vergiler en az esnek olan kişiler ya da taraflar tarafından sırtlanılır. Yukarıdaki örneğe göre, eğer sigara üreticisi esnek değilse, yani üretimini kısamıyor, işçilerini azaltamıyor, tütün alımını azaltamıyor ise sigara vergisi sigara üreticisinin sırtına biner. Tütün üreticisi çiftçi, ya da tütün üretiminde çalışan işçi esnek değilse, yani başka sektöre geçiş yapamıyorsa vergiyi yüklenmek zorunda kalır. Genel kural olarak kısmi denge analizindeki "esnek olmayan vergiyi öder" kuralı hala geçerlidir.

Sonuçları yakından etkilemesi açısından, sektörlerdeki sermaye/insan gücü oranı da sonuçlar açısından önemlidir. Örneğin, sigara/tütün üretimi gibi insan gücünün fazla olduğu bir sektör değil de otomotiv, bilgisayar gibi sermaye oranı yüksek sektörler söz konusu olduğunda tablo yatırımcıların aleyhine değişir. Normalde işçi dostu, sermaye düşmanı biri hemen "o zaman sermaye oranı yüksek sektörler vergilendirilmeli" sonucuna ulaşabilir. Ancak bu durumda vergilerin yatırım getirisini azalttığı, aynı sermayenin aslında son derece esnek olduğu ve vergisi daha az olan bölgelere kayacağını da göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Böylece de daha az yatırım, daha yüksek işsizlik, daha az vergi geliri, daha yüksek vergi oranı ve daha düşük gelir, yani fakirlik olarak tüm toplum verginin sonuçlarına katlanır.
Read More!

Hıncal Uluç ve Sigara Yasağı Komedisinin Komedisi

Hıncal Uluç yine sallamış. Yazısına da “Erman yine sallamış” diye başlamış. Sigara yasağı konusu daha önce burada defalarca işlendi, o yüzden üzerinde fazla durmadan Hıncal’ın yazısına bir iki yorum yapacağım. Önce haklı bulduğum taraflarını söyleyeyim. Hıncal bizdeki şekliyle ısıtıcılar kullanılarak sigare yasağı delinmesi uygulamasını eleştirmiş. Yasaklıyorsan restoranın 10 metre yakınında sigara içilmesini yasakla demiş. Bence doğru söylemiş.

Ama Hıncal’ın böyle demesinin nedeni sigara yasağını savunması değil, savunmaması. Sigara şirketleri satışlardan zarar görmüyor aksine faydalanıyor şeklinde bir ifade kullanmış. Türkiye’deki rakamları tam bilmiyorum ama pahalı sigaralardan ucuzlara doğru bir miktar kayma olduğunu biliyorum. Bir malın üzerindeki vergiler artarsa o malı satan şirketin bundan karlı çıkması ekonomik olarak çok mümkün değil. Öyle bir durum olsaydı, sigara şirketleri sigara üzerindeki vergileri %500 arttırın diye lobi yaparlardı, öyle değil mi? Meydanı boş gördüğünden olsa gerek sallamış Hıncal Uluç.

Kesin yasak “ikram sektörü” dediğimiz restoran, bar, kafe, ve gece kulüplerini bitirir şeklinde ikinci bir kere saçmalamış. New York şehrinde de bundan 3-5 yıl önce kesin sigara yasağı getirilmeden önce aynı saçmalıklar restoran ve bar lobisi tarafından sıklıkla dile getiriliyordu. Gerçekten de ilk bir iki ay satışlarda bir miktar gerileme de görüldü. Ancak şimdi insanlar uygulamaya alışmış durumda, herkes paşa paşa sigarasını sokakta içiyor, restoran ve barlar tıklım tıklım.

Son olarak istatistiksel olarak ne idüğü belirsiz şu ifadeyi kullanmış Hıncal Uluç:

“Sigara şirketleri dev organizasyonlar.. Kaybı göze alamazlar.. Bu ciroyu tutturmanın yollarını arayacaklar.. Yeni hedefleri çocuklar olacak. Göreceksiniz, Amerika'da sigaraya başlama yaşı düşecek.."
Aynen böyle yazdım.
Dediğim aynen çıktı. Amerika'da sigaraya başlama yaşı 10.5'a indi”

Birincisi şunu açıkça ifade edeyim ki Amerika’da hem kişi başına içilen sigara adedi, hem de tiryaki başına içilen sigara adedi artan vergiler, yükselen fiyatlar ve konulan sigara yasakları nedeniyle uzun süredir düşüş sergiliyor. Şu yazıyı okursanız sigara tüketiminin 1951’den sonra en düşük olduğu zamanlarda olduğumuzu, kişi başına tüketilen sigara miktarında ise 1930’lara geri döndüğümüzü (Amerika’da) görürdünüz.

Sigara ile ilgili en çok dikkat edilen istatistikler lise çağındaki gençlerin sigara kullanma oranı (%21,7) ve yetişkinlerin sigara kullanma oranıdır (%20,9). Ayrıca sigara kullanımının neden olduğu senelik ölümlere de bakılır (400 bin kişi her yıl sigara kullanımı nedeniyle ölüyormuş). Hıncal Uluç nereden bulmuş bu 10,5 yaşında sigaraya başlanıyormuş istatistiğini? Sigaraya başlama yaşı 1910-1919 arasında doğanlar için 19,7 imiş; 1950-1959 arasında doğanlar içinse 17,4. Bugün ise sigaraya başlama yaşı 13 imiş. Bunu 15-20 tane websitesinde yayınlanan istatistiklere bakarak belirledim, bir tanesi 12 derken , 2-3 web sitesi 14, bir websitesi de 15 olarak duyurmuştu. Ingiltere’de de sigaraya başlama yaşi 12,9 imiş.

Yani sigaraya başlama yaşı en azından 100 yıldır düşen bir istatistik ve sigara fiyatlarının insanların gelirine göre gitgide ucuzladığı devirlerde dahi sigaraya başlama yaşı gerilemiş. O yüzden Hıncal Uluç’un nereden bulduğunu bilmediğim 10,5 istatistiği ve bununla alakalı teorisi hurafeden ibaret gibi görünüyor. Erman Toroğlu’nun laflarına komedi diyen Hıncal Uluç’un laflarının da komediden çok farklı olmadığını görebilmek için sağlık ekonomisinden bir parça anlamak yetiyormuş demek ki... Read More!

Vergileri kim ödüyor (1)

Bir süredir vergiler konusunda yazıyoruz. İlk yazımda vergilerin muhasebe kayıtlarında yer almayan maliyetinden bahsetmiş, vergilerin gerçek maliyetinin görünen maliyetinden daha fazla olduğunu özet olarak anlatmıştım. Şimdiki sorumuz ise vergilerin görünen ve görünmeyen maliyetlerinin kimin tarafından ödendiğini incelemek. Burada da karşımıza ikircikli bir durum çıkıyor. Kanuni olarak vergileri kimin ödediği ile ekonomik anlamda bu vergilerin maliyetlerinin kimin sırtına bindiği her zaman olmasa bile çoğu zaman ayrıdır. Kanuni olarak, yani görünürde, vergilerin kimin tarafından ödendiğini belirlemek daha kolaydır. Muhasebe kayıtlarında ya da vergi istatistiklerinden bu bilgilere ulaşabilirsiniz. Editörümüz bununla ilgili analizleri zaman zaman yapıyor. Ben ise ekonomik anlamda vergilerin kimin tarafından ödendiğini bir kaç örnekle açıklamaya çalışacağım.

Öncelikle belirteyim, bahsettiğimiz konu literatürde “tax incidence” başlığı altında işlenir (Türkçesi vergi yansıması oluyor sanırım) ve kamu sektörü ekonomisinde başlı başına en geniş konulardan birisidir. Genel olarak fikir birliği sağlanan noktalar ise göreceli olarak azdır. Detaylı analizlerde, teorik ve ampirik çalışmalar henüz net bir sonuca ulaşmamıştır.

Önce fikir birliği olan noktaları özetleyelim. Bunun için de geçen yazımda kullandığım üçgenlerden faydalanacağım. Dolayısıyla, burada yazdıklarımın daha iyi anlaşılması için vergilerin gerçek maliyetini anlattığım o yazının okunması gerek. Çünkü orada oluşturduğumuz üçgenleri bu yazıda da kullanacağım. Üretici ve tüketiciler arasındaki ilişkiyi gösteren üçgenimizi yeniden çizelim. Ancak bu kez, eşkenar olmayan üçgen çizeceğim:



Bu üçgende yeşil alanların toplamı vergi gelirlerini gösteriyor. Tepedeki beyaz alan ise vergilerin görünmeyen fahiş maliyeti. Hatırlanırsa, ilk yazımda verginin kanuni olarak hangi taraftan toplandığı verginin fahiş maliyeti açısından önemli değil demiştim. Aynı durum vergi yükü için de geçerli. Denge fiyatı baz alındığında, vergi yükünün sağ ve solda kalan kısmı tüketici ve üreticinin sırtına binen vergi yükünü gösteriyor. Açık yeşil alan tüketici tarafından, koyu yeşil alan da üretici tarafından ödeniyor.

Dikkat edilirse, ilk yazıda eşkenar olarak çizdiğim üçgeni bu kez öyle çizmedim. Üretici ve tüketici farklı açılara sahip. Genel kural olarak, vergi yükünün büyük bir kısmı daha dar açıya sahip olan tarafın üzerine biner. Sadece vergi yükü değil, aynı zamanda vergilerin görünmeyen maliyeti olan fahiş maliyetin büyük bir kısmı da aynı tarafın sırtına biner.

Peki yukarıdaki üçgende üretici ve tüketicinin açıları neye göre belirleniyor? Ekonomide, bu açıların simgelediği duruma esneklik diyoruz. Yukarıdaki üçgenimizde, açı genişledikçe esneklik artıyor. (Not: Arz ve talep esnekliği geniş bir konu. Ancak kısaca, fiyat değişimleri karşısında tüketicinin ya da üreticinin verdiği tepki olarak özetleyebiliriz. Fiyat değişklikleri üretilen (ya da tüketilen) miktarlarda büyük oranda değişikliğe neden oluyorsa arz (ya da talep) daha esnek, miktarlardaki oynama küçük oranda ya da hiç yoksa arz (ya da talep) daha az esnektir.)

Örnek olarak, diyelim ki devlet Coca-Cola’ya özel bir vergi ilan etti. Bu durumda tüketiciler fiyat artışından etkilenmemek için Pepsi ya da Cola Turka gibi ikame mallara yöneldiler. Bu durumda Coca-Cola üreticisi de fiyat kırmak, daha doğrusu vergi yükünü yüklenerek fiyatını aynı tutmak durumunda kalacaktır. Talep fiyat değişimleri karşısında esnek olduğu için tüketici vergiden kaçabilmekte, vergi büyük oranda üreticinin sırtına binmektedir.

Tersi bir durum olarak akaryakıta konulan vergileri düşünelim. Tüketici fiyat arttı diye arabasına benzin yerine zeytinyağı koyamayacağı için talep daha az esnektir. Dolayısıyla vergi yükü büyük oranda tüketicinin sırtına binecektir.

Son olarak, arz ve talep esnekliğinin sonsuz olduğu uç örnekleri aşağıya çiziyorum ki durum daha net anlaşılsın. Esnekliğin sonsuz olduğu durumda üçgenimizdeki açı dik hale gelir. Aşağıdaki üçgenlerden soldaki üçgen arzın, sağdaki de talebin sonsuz esnek olduğu durumları gösteriyor. Arz esnekliğinin sonsuz olduğu durumda vergi yükü, aynı zamanda vergilerin fahiş maliyeti, tüketicilerin sırtına biniyor. Diğer uç örnek olan talep esnekliğinin sonsuz olduğu durumda vergi yükü ve maliyet üreticinin sırtına biniyor.

Bitirmeden, kamuoyunca sıkça dile getirilen bir yanılsamaya dikkat çekmek istiyorum. Çoğunlukla bir malın ya da hizmetin üreticisinin tekel olduğu durumlarda vergiyi fiyatlara yansıtarak vergi yükünü tüketicilerin sırtına yüklediği iddia edilir. Ancak gerçekte durum hiç de öyle değildir. Tekel durumdaki üretici fiyatı belirlemektedir ancak satılan miktar tüketicinin talep esnekliğine göre belirlenir. Talep esnekliği yüksekse, vergi yükünün büyük kısmı üreticinin sırtına biner.

Konu uzun olduğu için bir kaç yazıda daha detayları işlemeye devam edeceğim. Buraya kadar kısmı özetlersek;

- Vergilerin kanuni olarak kimin tarafından ödendiği ile gerçekte kimin tarafından ödendiği aynı değildir.

- Kanuni olarak kimin vergilendirildiği önemli değildir.

- Vergi yükünün kimin tarafından üstlenildiği arz ve talep esnekliğine bağlıdır. Genel kural olarak daha az esnek olan grup vergi yükünü de üstlenmektedir.

- Vergi yükünün kim tarafından yüklenileceği kanunla değil piyasa şartlarıyla belirlenir.
Read More!

Teknoloji ve inovasyon: Ilginç örnek

Teknoloji ve inovasyon nedir dendigi zaman insanlarin aklina cogunlukla elektrik, otomobil, radyo, televizyon, internet, cep telefonu gibi icatlar gelir. Teknoloji sadece bunlardan ibaret degildir. Bir isi daha verimli yapmanizi saglayan yonetimsel teknikler de teknoloji ve inovasyon tanimi icerisine girer.

Amerika'da her yil doktorlar ve hemsirelerin yaptigi basit hatalar yuzunden 100 bin hasta hayatini kaybediyor. Bu istatistiklere bir de bu hatalar yuzunden olmeyen ama surunen yuzbinlerce insan dahil degil. Binlerce kisinin hayatini kurtaracak teknolojik yeniliklerden bir tanesi de checklist kullanilmasi, yani kontrol listesi kullanilmasidir. Bir ameliyattan once yapilacaklar bellidir: ellerini yikadin mi, hastanin tenini antiseptik ile temizledin mi, sterilize edilmis eldiven, maske, sapka, vs. kullaniyor musun, ...

Tum doktorlarin bildigi bu basit kurallarin kontrol listesi kullanilarak ameliyatlardan once teyit edilmesi binlerce hastanin hayatini kurtariyormus. Ancak kendilerini Allah olarak goren doktorlar checklist kullanmayi nefislerine yediremiyorlarmis. Yapilan anketlerde cerrahlarin %80'i checklist kullanilmasinin hatalari azalttigini ve insan hayatini kurtardigini soylemis (geriye kalan %20 ben zaten unutmuyorum ayagina yatan serefsizler). Ayni kisiler "eger siz hasta olsaydiniz sizi ameliyat eden doktorun checklist kullanmasini ister miydiniz" sorusuna ise %93 oraninda evet demisler. Hani su "benim kullanmama gerek yok" diyen %20'lik serefsizler var ya, iste onlarin ucte ikisi kendilerinin diger cerrahlardan da daha akilli olduklarini dusunduklerinden ve baskalarinin hata yapacagini bildiklerinden kendilerine gelince checklist kullanilmasini istiyorlar. Geriye kalanlar ise kemikli durus sergiliyorlar!!

Amazon'da en cok satan kitaplar listesinde 71. sirada imis yukarida linkini verdigimiz kitap, ilgilenenlere duyurulur.

Not: Serefsiz dedigim doktorlar Amerikali doktorlardir. Turkiye'de birisine serefsiz derseniz sizi mahkemeye verebilir, Amerika'da basin ozgurlugu var, o yuzden egolarina yediremeyip hastalarinin hayatini tehlikeye atan doktorlara serefsiz demenin bir sakincasi yok. Belki bazi insanlar "onlara serefsiz demek az gelir" diyebilirler. Read More!

Nüfusun Yenilenmesi için Yeterli Olmayan Doğurganlık

Bir süredir nüfus, hamilelikten korunma yöntemleri, kürtaj ve ideal çocuk sayısı üzerine yazılar yazıyoruz (daha doğrusu patron yaziyor biz okuyoruz). Bireyler için ideal çocuk sayısı kültür, gelir durumu, iş yoğunluğu ve bireyin geleceğinin ne kadar güvende olduğuna göre değişse de, ülkeler ve coğrafyalar için bu sayının ölçütü basit: toplam doğurganlık oranı (kadın başına doğum sayısı) o ülkenin nüfusunu yenileyebilir mi, yenileyemez mi? Eğer doğurganlık oranı, ülkenin nüfusunu yenileyemez miktarda ise buna sub replacement fertility (nüfus yenilenmesi için yeterli olmayan doğurganlık) deniliyor. İnsanları daha güvende ve sağlıklı olan gelişmiş ülkeler için kadın başına 2.1 çocuğun altı yetersiz iken, yüksek ölüm oranından dolayı gelişmekte olan ülkeler için kadın başına 3 çocuğun altında bir oran yetersizdir (2.5 - 3.3 arasında).

Eğer bir ülkedeki doğurganlık oranı, nüfus yenilemesi için gerekli doğurganlık oranından az ise ve bu ülke dışarıdan göç almazsa ilerde nüfus yaşlanması ve nüfus kaybı gibi sorunlar yaşayacaktır.Yani bu oran hesaba katılmadan yapılan nüfus planlaması uygulamaları ilerde sorunlara yol açar. Buna güzel bir örnek, doğurganlık oranı resmen yerlerde sürünen ve yerli nüfusu her sene azalan
Singapurdur. Adamlar 60'lı yıllarda ilerde niteliksiz bir işgücü ordusunun önüne geçmek, yoksulların çok çocuk yapıp yoksulluklarını paylaşarak çoğaltmalarını önlemek gibi ulvi amaçlarla yoğun bir nüfus planlama uygulamasına girişmişler. Bu çabaları bugünkü zenginliklerine önemli katkı sağlamakla beraber, Singapur'un nüfusunu hızla yaşlanma ve azalma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmış. Bugün 4.5 milyon nüfuslu ülke geleceği için dışardan göçe bağımlıdır ve gelecek 20 yılda nüfusuna 2 milyon kadar yabancı entegre etmek zorundadır.




"Kiz ya da erkek, iki tane yeter."
Dogum kontrol propoganda posteri
Kaynak:
the mrbrown show

Singapur, Amerika gibi insanları birarada tutan gücü ırk, din gibi kavramlar üzerine inşaa etmemiş ve yabancıları nüfusuna entegre etmekte başarılı bir ülke olduğundan, nüfus azalması onlar için problem olmayabilir. Hatta avantaj bile olabilir. Adamlar nufuslarini dısardan insan ithal ederek takviye ediyor, ithal ederken de insanın en verimlisini, egitimlisini seciyor.


Yerel nüfustaki azalma asıl Türkiye, Japonya, Rusya, Avrupa ülkeleri, vs. gibi yabancılara soğuk bakan ve çeşitli nedenlerle yabancıları nüfusuna entegre edemeyen ülkeler için tehlikelidir. Aşağıdaki ülkeler bazında dünya doğurganlık oranı haritasına bakarsanız, Türkiye'nin çevresindeki ülkeler ile beraber kendisi için gerekli oranın altında bir doğurganlık oranına sahip olduğunu görürsünüz.



Yukarıda gelişmekte olan ülkeler için gerekli doğurganlık oranının 3 olduğundan bahsettik. Sanırım, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "en az üç çocuk doğurun" takıntısı burdan geliyor. Tabii ki o vatandaşı böyle bilimsel konularda sıkmaktansa, Türkiye'de kulağa daha hoş gelen(!) "Bunlar, kökümüzü kurutmak istiyor" söylemine başvuruyor. Bunlar kim, Saylonlular tabii ki.

Şimdi bu kadar yazdıktan sonra 3 çocuk söylemini savunacağımı sanmayın. Zira biraz düşününce kendimize şu soruyu sorabilmemiz lazım: Neden gelişmiş bir ülke 2.1 çocuğa ihtiyaç duyarken, biz 3 çocuğa ihtiyaç duyuyoruz?


Kendi yazımı burada kesip, Emrah Aydınonat'ın Tepav'dan ulaşabileceginiz Genç Nüfus, Sağlık, Eğitim ve Zenginlik yazisini tavsiye edecegim. Daha çok çocuk yapmayı düşünmeden önce, çocuklarımıza daha iyi bakmamız lazım. UNICEF’in verilerine göre Türkiye’de doğan her 1000 çocuktan 26’sı 5 yaşına gelmeden yaşama veda ediyor. Bu sayı Hollanda’da 5, Yunanistan’da ise 4. 2006 yılında 30bin kadar çocuğumuzun 5 yaşına gelmeden önce hayatını kaybetmiş.


Read More!

Cinsiyet Belirleme ve Erkek/Kadın Oranı

Geçenlerde iki tane saf ekonomi yazarımız Moğolistan’da Kadın/Erkek oranının 6 olduğuna yönelik hurafeleri gazetelerindeki köşelerinde iftiharla duyurmuş, neredeyse bir diplomatik krize neden oluyorlardı. Cinsiyet belirleme ve erkek/kadın oranı ekonomistlerin de çok ilgi gösterdikleri alanlardan bir tanesidir. Geçenlerde yazdığımız 1927 Nüfus Sayımı ve 1935 Nüfus Sayımı Sonuçları: Kadınlar Nerede? başlığını taşıyan yazıda Türkiye’deki nüfus sayımı sonuçlarının 80 sene önce erkek/kadın oranını 110/100 gösterdiğini belirtmiştik. Tabii ki o zamanlar Çin takvimine göre cinsiyet belirleme, cinsiyet falı, cinsiyet tablosu, cinsiyet diyeti, son adet gününe bakarak cinsiyet tahmini veya ultrasonla cinsiyet belirleyip kürtaj olma gibi uygulamalar yoktu. Konu muhtemelen kızlara ve kadınlara köle muamelesinin yapıldığı Türkiye’de kadınların %10’unun nüfus sayımları dışında tutulmasından ibaretti.

Aslına bakarsanız biz bunun zaman içerisindeki seyri ile ilgileneceğiz bu yazıda. Laf kalabalıklığı yapmadan sonuçları açıklıyorum........ ama önce reklamlar:

Ekonomi Türk blogu “Ekonomide Hurafeler ve Gerçekler” isimli ilk kitabını Şubat ayı sonunda piyasaya sunacak. Şu an okumakta olduğunuz yazıya benzer mikro ekonomi alanında yazılmış yazılarla makro ekonomik kavramların medyamızdaki köşe yazarlarının yaptıkları hatalar örnek gösterilerek anlatıldığı yazılardan oluşan kitabımız hem üniversite öğrencilerini hem de ekonomi meraklılarını hedef alıyor. Eğlenerek öğretmeyi amaçlayan kitabımızı kitapçınızdan ya da Liberte Yayınlarının websitesinden temin edebileceksiniz. Eğer medyada köşe yazarlığı yapıyorsanız ve kitabın bir kopyasını okumak istiyorsanız bana turkekonomi gmail.com adresinden ulaşırsanız kitabın adresinize gönderilmesini sağlayabilirim.

Reklamları okudunuz.

Türkiye’de kürtaj tıbbi nedenlerin zorunlu kıldığı şartlar dahilinde 1965 yılında serbest bırakılmıştır. Ancak kürtajın yaygınlaşması yaklaşık 5 sene sonrasına rastlıyor. Beş yılda bir yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre 0-4 yaş aralığında erkek/kadın oranı yıllara göre şu şekilde seyretmiş:


1935’de 110/100 oran, 1970’de 103/100’e gerilemiş. Cinsiyet seçimi amaçlı kürtajın yaygınlaşması neticesinde ise bu oran önce 1.05’e, 2000 yılında ise neredeyse 1.07’e yükselmiş. Türkiye’de her 10 bebekten bir tanesinin daha doğamadan kürtaj ile öldürüldüğünü daha önce Kürtaj Yapımı Istatistikleri başlıklı yazımda belirtmiştim. Kürtaj yapılması günümüzde erkek bebeklerin oranını kız bebeklere kıyasla yaklaşık 5 puan arttırdığına göre bu kürtajla öldürülen her 100 bebekten yaklaşık 75’inin kız bebek, 25’inin ise erkek bebek olduğu anlamına gelir. Kürtajla sonlandırılan 75 kız bebeğin ise 25’i kız olduğu için değil, başka nedenlerden dolayı öldürülürken 50 tanesi cinsiyet ayrımı yapıldığı için sonlandırılıyor.

Bu sadece ülkemize özgü bir durum da değil ama. Dünya genelinde de doğumda erkek/kız oranı 1.05 civarında seyrediyor, son yıllarda bu oranın artan kürtaj vakalarıyla 1.07’e kadar yükseldiği belirtiliyor (Türkiye’deki veriler de bu bulguyla çelişmiyor). Kız bebeklerin ultrasonla belirlenip kürtajla sonlandırılması konusunda sicili en bozuk ülkenin Çin olduğu söyleniyor. Çin’de bu oran 1.19 iken Ermenistan’da 1.14, Azerbaycan’da 1.13 ve Hindistan’da 1.12 olarak seyrediyormuş.  Devletin bu işlere bir el atması gerektiğini ve yasaklaması gerektiğini düşünenlere Çin ve Hindistan gibi ülkelerde bunun zaten yasak olduğunu hatırlatmak isterim. Regülasyonlar hiç bir yerde kolay işlemiyor. Read More!

THY Tüketici Şikayeti

Türk Hava Yolları (THY) hakkında tüketici şikayetlerine her yerde rastlıyorum. Aşağıya bunlardan bir tanesini kopyalıyorum. Şikayeti gönderen okuyucumuz aynı zamanda burada yayınlanan “Taşımacılık Sektörü ve Promosyonlar” başlıklı yazıyı da yerden yere vurmuş. Önce ben bir cevap yazayım dedim ama diğer yazar arkadaşımız da cevap verecek kadar ekonomiden anlar, kendisi cevap versin. Iste sikayet:

Merhaba,

Türkiye’de düşünebilen insan, kadın-erkek-homo. Vb., yok yok yok….

Adam 10 TL’ye uçmuş, laf mı bu…. Sermaye sahipleri kürekle götürüyor, adamcağıza 10 TL lik piyango vurmuş bunu dillendiriyor…

Bak kardeşim,

Türkiye’deki tüm havayolları bu işin üçkağıdında…. Nasıl mı…. Git bilet iste. Sana TV’de yapılan reklam gibi 69 TL’ye kimse bilet satmaz. Ben bir keresinde 95 TL’ye Samsun-İstanbul bileti aldım. Adam bilet promosyonlu dedi. Ne demek bu dediğimde de değiştiremeyeceğimi ifade etti. Ahı mı tuttu ne. Anakara’ya kar yağdı dönemedim. 95 TL kapitalistin cebine gitti. Burada hangi strateji var. Tabii ki kazan kazan…. Kime karşı, tabii ki tüketiciye karşı…. Bilet almaya gittiğinizde sorun bakalım, kaç koltuk satıldı. Size cevap bile vermezler…. Öncelikle sorgulamaya şuradan başlamamız lazım. THY TV’de reklam veriyor. Bilet fiyatları 69 TL diye. Gidiyorsunuz fiyat 100, daha sonra son koltuklar diye 150 TL olmuş. Reklam ne üzerine kurgulanmış, 69 TL… Fiyat ivmeleniyor…. Kaldıracın oranı belli değil. Bir ekran olsun, biletleri faturalarıyla birlikte satıldığını göstersinler, alınlarından karışlarım… Olay tamamen havuç-tavşan meselesi. Ama bu kapitalistler bizim insan olduğumuzu unutuyorlar… Sorgulayan yok adam 10 TL ye bilet bulmuş…. Bu noktada anlaşalım yapılan büyük bir aldatmaca, yönlendirme ve ikame kaynaklara karşı da yanlış rekabet söz konusu.

Fiyat nasıl oluşuyor? Kar marjları nedir? Bilen var mı… Yok…Yok… THY, Pegasus vb. rekor üzerine rekor kırıyor…. Bir ay öncesinden kaç kişi bilet alabilir… Hayat belirsizliklerle dolu… Bilet promosyonluymuş… Aldın mı tamam… Yolcu sayısı artmasına rağmen neden tüketici lehine fırsatlar oluşmuyor. Tüm şirketler büyüme derdinde… Buna bir itirazım yok ama, nereye kadar büyüme…. Kör büyüme tüketiciyi eziyor… Bence bu kadar büyük bir sermayenin bir veya birkaç kişinin tekelinde olması doğru değil.

Sonuç olarak,

Düşük talep dönemlerinde düşük fiyat bir kandırmaca, 10 TL’den hangi havayolu tüm koltukları satar, ben alırım bir de karaborsa oluştururum( Bu kısmı şaka idi)

Havayollarının kar marjlarını bilen yok, açıklanmıyor…

Düşük fiyatlı biletlerin üzerine “değiştirilemez, promosyonludur yazılıyor”, herhangi bir nedenle uçamazsanız 100 TL niz uçuyor…

Uçakla gitmek verimli, zamanı verimli kullanıyorsunuz…. Mesafeler kısalıyor… ama bir de bu regülasyonlarla, şirketlerin kar marjlarını da takip ederek sistemi tüketici lehine çevirebilmek ne kadar etkin olurdu…

Teoriye takılmayalım… Türkiye’de her kesimde mafyalaşma, kokuşma var…. Düzeltici tedbirler alınamıyor… Bence en önemli çıkarım bu…. Ses verin eyyyyyyy düşünen iktisatçılar, teoriyi biraz kenara bırakalım, eleştirmeye devam edelim…

Adam 10 Tl’ye uçmuş, diğerlerinin de parası uçmuş kimin umurunda…. Read More!

Google Aramalarında ilk Sırada veya Sayfada Çıkacak Yazı Nasıl Yazılır?

Internetin icadı amatör yazarlara yerleşik medyaya bağımlı kalmadan fikirlerini yayınlama imkanı sundu ve ortaya bizim gibi milyonlarca yazar çıktı. Bu kişiler genelde tanıdıklarına haber vererek yazılarına okuyucu buluyorlar. Ancak interneti kullanan milyonlarca insan da potansiyel okuyucu kitlesi içerisinde bulunuyor. Bu kişilere ulaşmanın yolu ise Google arama motoru. Oysa bir çok yazar Google aramalarında ilk sırada, ilk sayfada veya ön sıralarda çıkacak yazı nasıl yazılır bilmiyor. Bunun yöntemini anlatmadan önce Google’ın bir numaralı arama motoru olmasını sağlayan teknolojik icattan bahsedeceğiz.

Google’dan önce Yahoo, Microsoft, Altavista, Ask, Excite, vs. daha adını hatırlayamayacağım bir çok arama motoru vardı piyasada. Ancak bunlar arama yaptığınız konuyla ilgili sonuçları oldukça yüksek bir sıklıkla karşınıza çıkararak başarısız bir performans sergiliyordu. Bunun nedeni de web sayfası tasarlayan kişilerin bu motorları aldatıcı teknikleri kullanarak, çoğu zaman da binlerce anlamsız kelimeyi içerisinde barındıran sayfalar hazırlayarak, motorları yanıltmaları idi. Google ise internette demokrasiyi keşfederek bu problemi minimuma indirerek yaratıcıları için $100 milyar dolarlık bir servet yarattı. Bir sayfanın arama motorlarında öne çıkması için sadece arama yapılan kelimelerin bir sayfada olması yetmiyordu artık. Bir sayfaya başka bağımsız sayfalardan verilen linkler bir seçimde kullanılan oylar gibi sayılarak en fazla oy alan sayfalar arama sonuçlarında ilk sıralarda gösterilmeye başlandı. Diğer bir yenilik ise her sayfanın aynı (eşit) ağırlığa sahip olmaması idi, yani bazı sitelerin verdiği oyun değeri bir değil o sayfaya verilen diğer linklerin değeriyle orantılı olarak 10, 100, 1000, hatta 10000 kabul ediliyordu.

Buna karşılık web tasarımcıları yeni teknikler geliştirmek zorunda kaldılar. Bu tekniklerin en etkili olani ise link değişimi yapmak ve link satın almaktı. Bir sitenin verdiği oyun değerini ölçen sisteme pagerank deniliyor ve logaritmik bir sistem kullanıyor. Pagerank’i 2 olan sayfanın değeri pageranki 1 olan sayfanın aşağı yukarı 6 katı; pageranki 3 olan bir sayfanın değeri ise pageranki 2 olan sayfanın 6 katı, pageranki 1 olan sayfanın ise 36 katı. O yüzden pageranki yüksek olan bir sayfadan link almak sizin sayfanızın değerini arttırmak açısından daha önemli hale geldi. Web tasarımcıları ise yüksek değere sahip sayfalardan link almak için belli bir miktar reklam ücreti ödemeyi seçmeye başladılar ve bunun da piyasası oluşmaya başlandı. Herhangi bir sayfaya sitenizden verdiğiniz linkin parasal bir değeri var anlayacağınız. Bu da işin ekonomik yönü.

Bu bilgilerin ışığında biz de sizlere Google’da ilk sayfada çıkacak bir yazıyı nasıl yazabileceğinizi anlatacağız. Bu yazıyı yazmamızın bir sebebi yazar kadromuza yeni yazarların katılması ve bu konularda bilgilerinin olmaması. Ikinci sebebi ise sitemizde yazılan yazıların başkaları tarafından çalınarak etkin bir şekilde kullanılmasını engellemek.

1. Yazının Başlığı
Birincisi yazı yazmaya başlamadan önce yazacağınız konuda en çok kullanılan terimlerin ne olduğunu bulmanız. Bir örnekle anlatayım. Mesela ben geçenlerde Jale Özgentürk’un Moğollar hakkında yazdığı yazıyı eleştiren bir yazı kaleme almıştım. Şimdi bu yazıya afilli, ekzantrik bir başlık atabilirdim veya herkesin attığı gibi “Moğollar 20 bin erkek istiyor” bir başlık da atabilirdim. Ilk durumda arama motorları attığım başlıktan yazının Jale Özgentürk hakkında olduğunu bilemezler. Ikinci durumda ise düzinelerce websayfası (gazetelerin ve o gazetelerin attığı başlığı kullanan diğer sitelerin) ile rekabet etmek zorunda kalacaktım. Ben ise Jale Özgentürk, Moğollar ve Harem Fantezisi şeklinde bir başlık atarak hem arama motorlarında kullanılacak kelimeleri başlığa taşırken Harem Fantezisi gibi ilginç bir ifadeyi de kullanarak yazının 10 tane arama sonucu arasında kullanıcının dikkatini çekmeyi başarıyorum.

Şimdi gidin ve Google’da “Jale Özgentürk” kelimelerini bir aratın. Ilk sayfada 8. sırada benim yazdığım yazı karşınıza çıkacaktır. Aradan 2 ay geçse ve Moğollar hakkında söylenilen bu sözler unutulsa dahi insanlar Jale Özgentürk hakkında başka bir konuda onun adını kullanarak arama yaparlarsa bu sayfa karşılarına çıkmaya devam edecek. Bir de kötü başlığa örnek verelim. Blogumuzun eski yazarlarından baris benim Atatürk ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ekonomik performansımız üzerine yazdığım "Atatürk Yönetiminde Türkiye Ekonomisi: 1924-1929" baslikli yazıyı eleştiren bir yazıyi Ters Aci blogunda yazmış ve “Rakamların dayanılmaz cazibesi” şeklinde bir başlık kullanmış. Yazının içeriği gayet geniş ve güzel (cevabımı daha sonra vaktim olunca vereceğim) ama yazının başlığı yukarıda dediğim gibi ekzantrik bir başlık. Google’da kim, kaç kişi “rakamların dayanılmaz cazibesi” şeklinde bir arama terimi kullanıyor? Bu demektir ki bu yazı bugün ve gelecekte Google’dan pek bir izleyici çekemeyecek ve yazı tarihin derinliklerine gömülecektir. Oysa oldukça öğretici bir yazı.

(Google’da hangi kelimenin kaç defa arandığını görmek için Google Keyword Tool sayfasına gidin ve oradan Turkish, Turkey ve Exact Match opsiyonlarını seçerek arama yapın. Hem aradığınız kelimelere ait istatistikleri hem de benzer kelimelere ait istatistikleri görebilir ve başlık seçerken bu aracı kullanabilirsiniz. Ben öyle yapıyorum.)

Bu arada Mahfi Eğilmez’in bizim kendisi hakkında yazdığımız yazılarla hiç oralı bile olmaması, bu yazıları görmezlikten gelmesi ve eleştirilere karşılık başını kuma gömmesi sanildiginin aksine genellikle oldukça başarılı bir stratejidir. Ben de baris’in yazdığı yazıya aynı muameleyi yapar ve onun sitesini ve yazının tamamını yayınladığı entelektuel.com sitesini takip edenlerin dışında diğer insanlara ulaşmayacağını bilerek rahat ve huzurlu bir hayat sürdürebilirdim (şunun şurasında kaç kişi bu iki siteyi takip ediyordur değil mi?). Başını kuma gömme stratejisinin çalışmayacağı durumlar da vardır. Birincisi yazının yazarı bir gün karşınıza sizin hakkınızda yazdığı yazıları derlediği bir kitap ile çıkabilir ve kitabına “Ekonomide Hurafeler ve Gerçekler” adını verebilir; kitap da piyasada tutunmayı başarırsa o kitaptaki eleştirilere zamanında cevap vermemenin bedelini geç de olsa ödemiş olursunuz. Ikinci durumda ise diğer internet siteleri sizi eleştiren bu yazıya link vererek Google aramalarında en üst sıralara çıkmasını sağlayabilirler, ondan sonra yıllarca bu yazı peşinizi bırakmayabilir.

2. Yazıya Başka Sitelerce Verilen Linkler (Bağlantılar)
Güzel bir geçiş oldu bu. Yazınıza çok uygun bir başlık atmanız onun websitelerinde en üst sıralara çıkmasını garanti etmeyecektir. O zaman her önüne gelen güzel bir başlık atar ve internetteki tüm trafiği sitesine akıtırdı değil mi? Google internette atılmış onca güzel başlık arasından hangilerini ilk sayfaya koyacağına yukarıda bahsettiğim gibi o sayfalara verilen linklere bakarak karar veriyor. Benim Jale Özgentürk hakkında yazdığım yazıya internette bir kaç kişi link verdi, bir sürü Moğolistanlı öğrenci de facebook, friendfeed gibi kişisel sayfalarından link verdiler ve benim yazım lehine Google’da oy kullanmış oldular. Başkasının sitesinde okuduğunuz bir yazıyı beğeniyorsanız ve o yazıya dikkat çekmek istiyorsanız yapabileceğiniz en iyi şey sitenizden veya facebook/friendfeed/twitter sayfanızdan link vermektir. Sokakta müzik çalan adamın şapkasının içerisine para bırakmakla veya alkış tutmakla eşdeğerdir bu.

Bizim blogun da müdavim bir çok okuyucusu var. Onlardan bir kaç isteğim olacak. Bu blogda beğendiğiniz yazı olduğunda sitenizden yazının başlığının üzerine link koyarak kısa bir yazı yazın. Siz de güzel bir yazı yazdığınız zaman yorumlara link bırakarak veya email ile linkini göndererek benden aynısını karşılık olarak isteyin. Bahsettiğim linkler sayfanın kenarındaki linkler değil, yazıların içinde geçen linklerdir. Bu linkler hak eden yazıların arama motorlarında en üst sıralara çıkmasını sağlayacaktır. Aksi halde beğendiğiniz yazılar kaybolacak, Google bile bulamayacaktır bu yazıları.

Link verirken dikkat etmeniz gereken ikinci nokta ise linki verirken kullandığınız kelimelerdir. Bir örnekle kavramı açıklayayım. Google’da “ekonomi turk” şeklinde bir arama yaptığınız zaman neden ilk sırada Ekonomi Türk sitesi çıkar diye merak ettiniz mi? Bir çok websitesinde, özellikle gazetelerin ekonomi sayfalarında Ekonomi ve Türk kelimeleri yanyana çıkar, buna rağmen Google neden Hürriyet gibi pagerank’i 8 olan bir siteyi ilk sırada göstermez de bizim naçizane blogumuzu ilk sırada gösterir? Nedeni basit. Bizim blogumuza link veren bir çok site “Ekonomi Türk” yazıp sonra bu iki kelimenin üzerine sitemizin ekonomiturk.blogspot.com adresini iliştirirler de ondan. Google bizim adresi “Ekonomi Türk” kelimeleriyle iliştirmesi gerektiğini öğrenir böylece.

Bundan dolayıdır ki bir siteye link verirken yazıya buradan ulaşabilirsiniz deyip, “buradan” kelimesinin üzerine linki koymayın. Yazı hangi konu ile alakalı ise o kelimelerin üzerine linki koyarsanız daha verimli olur verdiğiniz link. Özellikle yazının yazarı yukarıda bahsettiğimiz gibi güzel bir başlık kullanmışsa, yazının başlığını kullanın ve linki başlığın üzerine koyun. Beğendiğiniz bir yazı için bundan daha iyi başka ne yapabilirsiniz bilemiyorum, çok önemli bir konu. Mesela baris yukarıda bahsettiğim yazısında (tekrar ikinci kere aynı yazıya link vermeye gerek yok) bizim Mahfi Egilmez hakkinda yazdığımız yazıdan övgüyle bahsetmiş ve “Mahfi Eğilmez’i fena yakalamış ve haklı olarak da hırpalamış” ifadesini kullandıktan sonra yazının linkini “haklı olarak da hırpalamış” kelimesinin üzerine koymuş. Eğer linki aynı cümlenin içerisinde geçen Mahfi Eğilmez kelimelerinin üzerine koymuş olsaydı çok daha fazla makbule geçecekti çünkü yazı Mahfi Eğilmez hakkında ve Google’da insanlar genellike arama yaparken “Mahfi Eğilmez” kelimelerini kullanarak arama yapıyorlar “haklı olarak hırpalamış” kelimelerini değil.

3. Yazı Içerisinde önemli kelimelerin belirlenmesi
Bu konu diğer önceki iki konuya göre çok önemli değil ama yine de dikkat edilmesinde fayda var. Birincisi yazının başlığında kullandığınız ifadenin aynısını yazının ilk iki paragrafında kullanmaya çalışın ve bu kelimeleri “bold” yaparak arama motorlarına diğer kelimelerden daha önemli kelimeler oldukları mesajını verin. Bunun uygulaması nasıl yapılır merak ediyorsanız bu yazının başlığına ve ilk paragrafına tekrar bakın.

Ikinci önemli nokta ise yazı içerisinde kullandığınız anahtar nitelikteki diğer kelimeleri kullanarak daha önceden blogunuzda yazmış olduğunuz diğer yazılara link verin. Böylece eğer birisi blogunuzdaki bir yazıyı aynen çalıp kendi sitesinde kullanırsa hem bu durumu farketmeniz kolaylaşacaktır hem de o siteden sizin sitenize binlerce link verilecektir. Ayrıca böyle yaparak okuyucularınızı da blogda yazılmış eski alakalı yazılara yönlendirmiş oluyorsunuz ve o yazılar gün ışığına çıkıyor tekrar. Kendi sitenizden kendi sitenizdeki diğer yazılara link vermek arama motorlarında üst sıralara çıkmanıza fayda etmiyordur diye düşünüyorum ama tam da emin değilim.

Ben hangi yazılara link vereceğimi Google’ı kullanarak “Ekonomi Türk” + “anahtar kelime” kelimelerini aratarak karar veriyorum. Böylece google’da hangi yazı daha üst sırada ise o yazıya link vererek konu ile en alakalı ve popüler yazıyı tespit ediyorum. Her yazıya 10-15 tane böyle link verdiğimi farketmişsinizdir son zamanlarda. Açıklaması bu.

Sonuç:
Yukarıda anlattıklarımın yapılması yazdığınız yazıların arama motorlarındaki popülerliğini arttıracaktır, ancak en önemli faktör ortaya güzel bir yazı çıkarmak ve insanların da bu yazılara kendi istekleriyle link vermesidir. Ben blogumuzu takip eden okuyucularımızdan beğendikleri yazılarımıza link vermelerini rica ediyorum, kendilerinin güzel yazılarına da bize haber vermeleri durumunda link vereceğimizi duyuruyorum. Yazdığımız yazılar sadece 300-500 kişi tarafından okunmasın, milyonlarca internet kullanıcısı var.

Bu yazıyı beğendiyseniz, “çok güzel yazı” şeklinde yorum bırakmanızdansa yazının başlığını kullanarak ve blogunuzda kısa bir yazı yazarak link vermenizi tercih ederim. Read More!

Regülasyon Nedir? Deregülasyon Neden Yapılır?

Türkiye’de ekonomi bilgisi kıt ama ekonomi yorumu yapma ve politika üretme iştahı zengin insanların ülkesidir. Cehalet sadece bize mahsus değil, problem Türkiye’deki cahillerin ekonomi politikalarına ve piyasaların işleyişine müdahale edebilecekleri pozisyonlara ahbap-çavuş ilişkileri çerçevesinde ulaşabilmelerindedir. Regülasyon nedir diye merak ediyorsanız hemen söyleyeyim. Regülasyon kendini piyasalardan daha akıllı zanneden insanların piyasalara müdahale ederek mevcut sonuçlardan daha iyi bir sonuç üretmek için harcadıkları beyhude çabaya verilen isimdir. Regülasyonlar çoğu zaman bir çok yan etki doğururlar, bazı durumlarda gerçekten de piyasanın kendi başına bırakılmasından daha iyi sonuçlar da ortaya çıkarabilir ama her durumda kazançlı çıkan tek grup regülasyon kurullarında çalışan göbekli danışmanlar ve uzmanlardır. Regülasyonun temel amacı regülasyonun sonsuza kadar devam etmesini sağlamaktır.

Bir de deregülasyonun neden yapıldığını açıklayalım, ondan sonra örnek vererek detaylara gireriz. Türkiye gibi ülkelerde deregülasyon yapılmaz, en azından isteyerek yapılmaz. Ancak IMF veya AB gibi piyasaların serbestleşmesi taraftarı olan güçlerin zorlamasıyla ayak direyerek yapılır. Yoksa regülasyonu yapanlara bıraksanız hayatta regülasyonlardan vazgeçilmesine evet demezler. Regülasyonun olumlu sonuçlar doğurabileceği piyasa çeşitleri monopol veya tekel ile az sayıda şirketin bulunduğu oligopol piyasalardır. Regülasyon daha çok özel bir şirketin tekel olduğu piyasalarda yapılır. Ancak Türkiye gibi eski devletçi (sosyalist) ülkelerde özel şirketlerden ziyade devlet şirketleri tekel olarak faaliyet gösterdikleri için regülasyonlar ya üstü kapalı olarak yapılır ya da vatandaş 80 sene devlet tekeliyle yaşamak zorunda kalır. Sosyalist devletlerde deregülasyon sürecine ise “özelleştirme” denilir. Umarım kavramlar az çok anlaşılmıştır, şimdi bir örnekle açıklayalım.

Geçen hafta Ulaştırma Bakanlığının şehirler arası otobüs biletleri için taban fiyat uygulamaya başlamasi bir regülasyondur. Devlet piyasada ortaya çıkan fiyatlar yanlıştır, kötülük içermektedir diyerek tüm şehirler arasında uygulanabilecek minimum bilet satış fiyatını belirlemişti. Ben de bunun üzerine”Kamil Koç- Metro, şehirlerarası otobüs bileti fiyatları” başlıklı bir yazı yazarak devletin yaptığı bu düzenlemenin yanlış olduğunu, korunmaya çalışılan küçük şirketlerin bu işten karlı çıkamayacağını, kaybedenin ise tüketiciler olacağını söylemiştik. Daha sonra yazıya yapılan yorumlarda da görüşlerimizin detaylı olarak açıklamıştık. Ortaya sürdüğümüz iki tane iddia vardı.

Birincisi, ekonomisinin yarısı kayıtdışı olan Türkiye’de problem kanun konulması değil, kanunların uygulanmasıdır. Kanunlar uygulanmıyorsa yeni kanunlar veya kurallar çıkararak kanunların uygulanmasını sağlayamazsınız. Biz de bu düşünceden hareketle otobüs şirketlerinin Ulaştırma Bakanlığının belirlediği taban fiyatlarının altında bilet satmaya devam edeceğini, kurallara uyan şirketlerin ise fiyatlarını gerektiği durumlarda düşerecemeyeği için de belli hatlarda tüketicilerin zarar göreceğini belirttik. Tartışmayı yaptığımız okurumuz ise kendisinin 20 yıldır haftada iki gün otobüs yolculuğu yaptığını ve otobüs şirketlerinin taban fiyatlara uyacaklarını belirtterek bize karşı çıkmıştı.

Buna karşılık ise biz ikinci iddiamızı ortaya attık. Ona geçmeden önce Ulaştırma Bakanlığının müdahalesine rağmen Istanbul-Edirne arasında 15,5 TL’nin altına satılmaması gereken otobüs biletlerinin 10 TL’ye satıldığına ilişkin Hürriyet’in haberine dikkatinizi çekmek istiyorum. Yorum yapmaya gerek yok.

Ikinci iddiamız ise şuydu. Şirketler fiyatları düşeremiyorlarsa o zaman kaliteyi ve sundukları ikramları arttırarak devletin fiyat kısıtlamasını delebilirler. Ne tür faaliyetlerde bulunabilirler bunu hayal gücünüze bırakıyorum, dikkatinizi çekmek istediğim nokta tüketicilerin sadece fiyata değil, fiyat/kalite oranına bakarak karar verdikleridir. Bu verdiğimiz örnekten de görebileceğiniz üzere devlet piyasalara müdahale etse dahi istediği sonuçları elde edebilecek bir mekanizma kurması çok kolay değil. Türkiye’deki gibi amatörlerin yaptığı düzenlemelerin ise hüsranla sonuçlanması kaçınılmaz. Devletin asli görevi kanunları yapmak ve uygulamaktır. Daha bu konularda bir çok eksikliğimiz var, zaten bu eksiklikler yüzünden ortaya da başka bir çok problem çıkıyor. O problemleri sözde çözmek için bir çok budalaca yeni kanun ve kural ortaya atıyoruz. Sonra onlar başka “önceden tahmin edilemeyen” problemler yaratıyor ve nihayetinde ülkenin kanunları ve kurallarını muhasebeci ve avukat gibi uzmanlardan başka kimse anlamıyor, onların da ufak bir azınlığı her şeyi tam olarak kavrıyor zaten.

Adalet sistemini, vergi sistemini, kanunları ve kuralları basitleştirmemiz, uygulanmasının ve yavaşlatılmasının önündeki engelleri kaldırmamız gerekiyor. Yeni kanunlara ihtiyacımız yok, eskilerinden kurtulsak yeter.

Not: Bu konuyla ilgili baska budalaca bir ornege Stresabi sitesinden ulasabilirsiniz. Hatta gitmisken adalet uzerine su yaziyi, devlet arpaligi TRT hakkinda su yaziyi, devletin etik davranmayan kendi yoneticilerini cezalandirmada acizligini gosteren su yaziyi, Diyanet işleri baskanligi isimli diger bir milyar dolarlik israf hakkindaki su yaziyi da okuyun. Read More!

Taşımacılık Sektörü ve Promosyonlar

editorumuz havayollarinin bilet fiyatlarini degerledirdigi yazisinda, sektordeki promosyonlara psikoloji temelli bir aciklama getirmis. sirketlerin musteri davranislarini ciddiye alarak fiyatlandirma yapmalarinda dogruluk payi vardir. ama bence, gerek havayollu gerekse karayolu tasimaciligindaki promosyonlar, klasik iktisadi yaklasimla da aciklanabilir.

bu kis turkiye'ye gittigimde, ben de pegasus'la 10 liraya aslanlar gibi uctum. seyahat planim belli oldugu icin bileti yaklasik bir ay onceden internetten satin almistim. nasil oluyor da iki hamburger parasina ucabiliyoruz, ben de merak etmistim. ucakta biraz dusundum ve buna bir aciklama getirdim.

bindigim ucaktaki koltuklarin %30 kadari bostu. demek ki bu havayolu sirketi bazi seferlerinde %100'un altinda doluluk oraniyla yolcu tasiyor. oncelikle, sirket bir ucakta 10 bos koltuk kalacagini biliyor diyelim. bu koltuklari 1 liraya bile satsa, 1 lira 1 liradir. tabii sirket bu koltuklari son dakikada satmaz. oyle olsa yuksek fiyat odemeye razi yolcular da bilet almak icin, fiyatin ucuzlamasini beklemeye baslarlar. ama sirket doluluk oranini onceden tahmin edip belli sayidaki koltugu onceden satabilir.

sirketin dikkat edecegi bir sey de, ucmak icin 150 lira vermeye hazir yolcularin da boyle promosyonlardan yararlanip ucuza ucabilecegi. bu tip yolcularin fiyat ucuzladiginda olusacak talep icindeki payi yuksekse, cok ucuza cok sayida bilet satmak sirketi zarara ugratabilir. ornegin, sirketin 10 liradan bilet sattigi 10 kisiden biri 150 lira vermeye hazir bir tipse, sirket 9x10-140=-50 lirayla zarar etmis olur. (dikkat edin, burada firsat maliyetlerini hesaba katiyor ve iktisadi kar/zarardan bahsediyoruz. yoksa muhasebe kari 10x10=100 lira.) ote yandan, mesela 70 liradan 10 bilet satsa ve bunlari alanlarin 4'u 150 lira vermeye hazir tipler olsa, 6X70-4X80=100 lira kar eder. goruldugu gibi, ucakta cok sayida bos koltuk varsa, sirket biletlerin bir bolumunu ucuza satmaktan kar edebiliyor. sirket elindeki verileri degerlendirip belki bir pazar arastirmasi da yaparak, kendisi icin en karli fiyatlandirma stratejisini bulabilir.

burada onemli nokta, tasimacilik yapan sirketlerin kapasitelerinin kisa vadede sabit olmasi. o yuzden ozellikle talebin dustugu donemlerde boyle promosyonlara rastlamamiz dogal. peki sonuc verimli mi? evet, hem de super verimli. insanlar daha ucuza, cok ve rahat seyahat ediyorlar; ustelik firmalar da bundan karli cikiyor. verimsiz olan, seyahat etmek isteyen onca insan varken o ucaklarin ve otobuslerin bos koltuklarla sefer yapmalari. Read More!