Bir Yiğit Bulut'la kaç bahar geçer?

Yiğit Bulut'u seviyorum. İyi malzeme çıkıyor. Referans gazetesindeki yazısında ne demiş:

"Hiçbir hükümet 'Rumlar ile Kıbrıs Cumhuriyeti' adı altında ilişki kuramaz ve gelinen durumu daha da ileri götüremez. Böyle bir gerçeğin penceresinden bakınca sonuç da çok açık, gerçek müzakere başka bir bahara."

Sadece aşağıdaki Reuters kaynaklı haberi de ekleyeceğim ve fazla yorum yapmayacağım. Buraya da bir mim koyuyorum. Müzakereler başlayınca görüşelim mi sayın Bulut? Merak ediyorum, siz hiç gazete de mi okumuyorsunuz?

"European Union governments yesterday agreed to start detailed membership negotiations with Turkey and Croatia in the area of education.“Chapter 26 (the education part of entry talks) will now go for negotiations,” an ambassador from one EU member state said. " Read More!

Ali Coşkun

Şahsi izlenimim, Ali Coşkun hükümetin yumuşak karınlarından biri. Birikimi nedir, tecrübesi nedir bilmiyorum. Ama kanımca mümkünse az konuşması, hatta anlamadığı konularda hiç konuşmaması lazım.

Sanayi Bakanı olarak Almanya'ya gitmiş, orada Türkiye'den götürdüğü yağcılık alışkanlığı ile "Hannover'in Türkiye'nin sanayileşmesinde çok önemli bir rol oynadığını ifade etmiş. Muhtemelen Hannover'li hemşehrilerimiz ve Hans kardeşlerimiz de kendisini alkışlamışlardır. Sayın bakan gazetecilerle sohbet ederken konu doğal olarak AB kriterlerine, Kopenhag ve Maastricht şehirlerine gelmiş. Bakan söylememiş ama Kopenhag ve Maastricht'in Türk siyasi hayatında çok önemli bir rol oynadığını (+ oynayacağını) ben söyleyebilirim.
Şimdi, ekonomi iyi gidiyor ya, bakan da havasını atacak. Başlamış konuşmaya:

''Kamunun toplam borçlarının GSMH'ye oranının yüzde 60'ın altında olması lazım."

Hoppala. Dakika bir gol bir. Sayın bakan, GSMH nerden çıktı. Sakın GSYH olmasın? Tamam oranlar çok oynamaz ama bir bakan olarak yakışıyor mu?

Devam edelim:

"Biz yüzde 92'lerden aldık. Geçen yıl sonu itibariyle yüzde 57,4'tür. Şimdi 55'ler seviyesine indi."

Etti iki! Sayın Bakan, bilmiyorsanız öğretelim. Maastricht kriterlerinde kamu borcu hesaplanırken brüt stoğa bakılır, net orana değil. İşsizlik fonunda biriken para hangi mantıkla borçtan düşülür ki? O zaman sosyal güvenlik kurumunda kayıtlı herkese vereceğiniz ikramiye ve maaşları da borç stokuna ekleyin diyeceğim, o zaman da borç stoğu 1 trilyon doları geçecek. Bu bahsedilen oran, yani brüt kamu borcunun GSYH'ya oranı da 2005 sonu itibarı ile yüzde 71.5'tir. Geçen yıl sonu itibariyle de yüzde 77.1 . 2001 yılında yüzde 106.4 ile zirve yaptığını da ekleyelim. Yani kriterleri tutturmamız için en az iki yıl gerekiyor. Babacan ikide bir 2007 sonu diye boşuna demiyor. Tabi bütçe disiplini ve özelleştirmeler devam etmek şartıyla. Yoksa kendi kendine düşmez tabiki.

(Konuya girmişken, kamunun dış borcu 90.8 milyar YTL (yaklaşık 67 milyar dolar), iç borcu da 257.5 milyar YTL. )

Maastricht kriterleri hakkında özet bilgiyi AB'nin sitesinden bulabilirsiniz.

Mesele önemsiz diyenler olabilir. Ama bir Bakan'ın Avrupa'nın göbeğinde bilgisizce konuşmasının maliyeti hiç de azımsanacak ölçüde değildir, hatırlatalım. Kredibilite meselesi! Read More!

Vadeli Islemler

Ihracatcilarimiz ve isadamlarimiz hedging kavramini pek bilmiyorlar. Neyin nesi kimin fesidir bu hedging? Hedging yatirimcilarin gelecekte olusabilecek istenmeyen durumlara karsi kendilerini saglama almalarina denir. Ornegin petrol ureticisi bir sirket diyelim ki 100 milyon varillik bir petrol yatagi kesfetmis olsun. Buradan petrol cikarmanin maliyeti ise varil basina $40 olsun. Su anki petrol fiyatlari $70 dolar, yani simdi petrol cikarma isine girmek karli gibi gorunuyor. Ancak onumuzdeki 3-5 sene icerisinde petrol fiyatlari ne olur onceden kestirmek mumkun olmayabilir. Bastan yatirima girisirsiniz bir cok sabit harcama yaparsiniz, sonra petrol fiyatlari dustugu zaman zarar edebilirsiniz. Bu petroli cikarmasi da belki 5 belki 10 yil surebilir. Iste bu gibi durumlarda petrol sirketleri genelde vadeli islemler borsasina gidip diyelim ki senede 20 milyon varili 5 yil sureyle satmak icin simdiden anlasma yaparlar ve fiyati sabitlerler. Gelecekte fiyatlar yukari giderse para kaybedebilirler ama yine de projelerinden kar ederler, petrol fyatlari duserse yine kar ederler.

Turkiye'deki tekstilciler icin de ayni durum soz konusu. Bundan 4 yil once 1 dolar 1.6 YTL iken bu insanlar gidip bankalarla 4 yil sonra 1.7 veya 2 YTL'den dolar satmak uzere anlasma yapabilirlerdi. Bankalar niye 2006 yilinda 1 dolari 2 YTL'ye almayi istesinler? Cunku bankalar gelecekte dolar almak isteyen musterileri bulabilirler. Mesela sicak para Turkiye'ye yatirima geldigi zaman doviz kuru riski aliyor ve bu riski hedge etmenin yolu tekstilcilerle boyle bir vadeli islem anlasmasi yapmak. Iki taraf icin de karli bir anlasma. Aslina bakarsaniz, doviz kuru riskinden oturu ulkeye gelebilecek bir cok yatirimci nihayetinde gelmeme karari aliyor. Yani tekstilciler ve diger ihracatcilarimiz kendi doviz kuru risklerini hedge etme yoluna gitseler ulkeye de daha fazla sermaye akisi olur ve faiz oranlari daha da duser.

Izmir vadeli islemler borsasinda islem derinligi ne kadardir, ne tur kontratlar vardir pek bilemiyorum ama vadeli islemler piyasasinin islemesi icin ilginin olmasi lazim, ilginin olmasi icin de bilginin olmasi lazim. Ilgi yuksek olursa hedge maliyeti de dusuk olur. TurkDEX sitesinden daha detayli bilgi edinebilirsiniz belki. Read More!

Performans Degerlendirmesi

Borsa'da hisse almaya baslayali 6 aydan daha fazla bir zaman oldu. Ilk aldigim sirket Tupras idi, dusme ihtimali cok azdi, maalesef cok az cikti. O yuzden baslangicta borsa endeksinin altinda bir getirim vardi. Sonrasinda Is GYO'yu ekledim portfoye, bu da benzer karakteri tasiyordu. O da cok cikmadi baslangicta. Ancak, daha sonra olayin farkina vardim ve AKCNS'yi portfoye ekledim; temettuler dahil %97 getirisi oldu. Sonra DOAS'i 5.90'dan aldim. Aslinda DOAS'i ben daha 4 YTL iken farketmistim ama Turkiye borsasini tanimiyordum, sirketin F/K orani 4 idi ve ben saf bir sekilde "rakamlarda bir yanlislik olmali, yoksa niye bu kadar ucuz olsun" diyerek almadim. Temettulerden sonra DOAS'in getirisi de %100'e yaklasti. 1.5 ay kadar once borsa dalisa gectigi zaman 8.65'den biraz daha DOAS aldim, bugunku kapanis fiyati 10.90 (arada da temettu dagitti). En kotu tercihim ise FORTS oldu, diversification olsun diye portfoye eklemistim, diversification'in Allah'i oldu.

Neyse toparlayalim. Borsaya baslangicta borsaya yatirdigim paranin 1000 YTL'si halama aitti, o yuzden portfoyde onun payini noktasi noktasina tutuyorum. Ayrica portfoyun getirisini de takip etmeme yardimci oluyor. Ekim ayindan bu yana IMKB-100 endeksinin getirisi %37.1, benim portfoyun getirisi %47.9. Dikkat edin, bu araci kurumlarin yayinladigi karsilastirmalara benzemez, benim hesapladigim getiri islem komisyonlari ve vergiler dusuldukten sonra hesaplanmis getiridir. Onlarin yaptigi gibi iki haftaya bir portfoydeki kagitlari degistirmiyorum, komisyon maliyetlerini ve vergileri sifir varsaymiyorum. Buna ragmen 6 ayda IMKB endeksine 10.8 puanlik bir fark atmayi basarmisim. Bu aslinda basari degil, cunku burada izledigim strateji oyle ahim sahim bir strateji degil, sirketlerin bilancolarini incelemiyorum bile. Makro ekonomik cografyaya bakiyorum ve olaylari objektif bir gozle analiz ediyorum, karli cikacak sektorleri belirleyip o sektordeki lider ve/veya ucuz F/K oranina sahip sirketleri satin aliyorum. Yatirim mantigimi da cumle aleme acikliyorum cunku matah bir strateji degil, normalde ekstra getirisi olmamasi gereken bir strateji. Ama Turkiye'de insanlar analiz yapmasini bilmiyorlar, insanlardan kastim binlerce lira maas alan ekonomistler ve finansal analistler.

Neyse olaya bir de iyi tarafindan bakalim, durum boyle olmasaydi benim yasli halam da daha az para kazanirdi. Yeri gelmisken hikayesini anlatayim. Ben ekim ayinda Turkiye'deyken tanidiklarima soyluyorum paraniz varsa borsaya girin diye. Halam da uc kurus parasi var gitmis kendi basina Akal Tekstil almis, borsa cikarken tekstil sirketinin fiyati nedense (!!!!) yerinde saymis. Korkuyor, parasini borsada kaybedecegimi dusunuyor. Ben de ona dedim ki sen bana parayi ver, eger iki yil sonunda para kaybedersen zararinin yarisini ben karsilayacagim (normalde kimseye yapmadigim bir oneri), ancak tek kosulum iki yil parayi geri istemeyeceksin. Tamam dedi ama korka korka 1000 YTL verdi. Iyi dusun dedim, bu teklif bugun gecerli yarin degil, daha fazla vermedi (borsadaki AKALT'i hala duruyordu). Neyse Ocak basinda bana "biraz daha para vereyim onu da yatir" dedi ama gecti Bor'un pazari sur essegi Nigde'ye dedim. Alacaksan kendi basina al, benim aldigim kagitlar belli kafana gore takil dedim. O da gitti AKALT'tan bozdurdugu paralarla YKBNK aldi, bence fena da yapmadi. Bu bloga kendi portfoy secimlerimi yazmamin arkasindaki sebeplerden bir tanesi de halam gibi insanlara biraz olsun yol gosterebilmek; yatirim kararlari yine de onlara ait, sonuclari da beni baglamaz.

Bakalim yil sonundaki performansimiz nasil gerceklesecek, ancak AKBNK hissesinin 11 YTL'ye dusmesinden de gorunen o ki yine IMKB-100'un uzerinde getiri saglayacagiz. Read More!

Turizm

Yilin ilk uc ayinda Turkiye'ye gelen turist sayisinda dusus olmus. Butun gazetelerde bunu mansetlerde gormek mumkun, ama kimse acik acik turizm gelirlerinde yilin ilk uc ayinda az da olsa bir artis oldugunu soylemiyor. Bizi asil ilgilendiren turist sayisi degil ki, turizm gelirleri. Isterse turist sayisi yariya insin, turizm gelirlerinde artis oldugu surece problem yok. Ayrica bu sene gelmeyen turist bir daha ki sene gelir. Yilin ilk uc ayinda gelen turist sayisi senelik gelen turist sayisinin sadece %11'ini olusturuyormus. Yani daha macin 10. dakikasi, gol atip one gecmek icin daha cok zaman var.

Hurriyet'te turistlerin kompozisyonuyla ilgili rakamlari gordum:

"Türkiye'nin ağırladığı yabancı turistlerin yüzde 71,8 gibi yüksek bir bölümü orta gelir grubundaki insanlardan oluşuyor. Yüksek gelir grubundaki turistlerin oranı yüzde 12,8 düzeyinde kalırken, düşük gelir grubunda olup da Türkiye'yi ziyaret eden turistlerin oranı yüzde 15,4'ü buluyor. Yabancı turistlerin yüzde 26,4'ü profesyonel meslek, yüzde 7,3'ü yardımcı profesyonel meslek mensubu. Kanun yapıcılar, üst düzey yöneticilerden oluşan turistlerin oranı yüzde 9,6 düzeyinde bulunuyor."

Gelenlerin cogu orta gelirli, Turkiye'yi belli ki Ispanya ve Yunanistan'dan daha ucuz oldugu icin tercih eden kesim. Gelenlerin cogu ayrica Avrupali, cografik cesitlendirme yapmamiz lazim (geographic diversification). Ozellikle japonlari, korelileri, tayvanlilari bir sekilde ulkeye cekmemiz lazim. Paranin buyugunu onlar harciyor cunku. Tanidigim bir koreli, eskiden Istanbul'a bir kac defa giderdim, kumarda $40-50 bin kaybettim Turkiye'de demisti. Hic olmazsa Antalya'da kumarhaneleri serbest biraksak, orasini Vegas gibi yapsak diyecegim ama AKP yapmaz ki... Read More!

Akbank

Turk yatirimcisini anlamakta gercekten cok zorluk cekiyorum, eninde sonunda dogru yolu buluyorlar ama buyuk kar firsatlarini da yabancilara kaptirmis oluyorlar. Dun Akbank 2006 yilinin ilk ceyregi icin 501 milyon YTL kar acikladi, diger ceyreklerde de ayni performansi gosterirse sene sonunda 2 milyar YTL'lik hedeflerine ulasmis olacaklar. Benim tahminim sene sonunda karlarinin 2 milyar YTL'nin uzerinde olacagi yonunde. Bu yaklasik $1.5 milyar dolarlik 2006 karina isaret ediyor. Ayrica banka %25 gibi bir oranda buyuyor. Detaylarina girmeyecegim ama daha once de Akbank'in konut kredisinde lider oldugunu ifade etmistim.

Simdi, herkes Citibank ve HSBC'nin Akbank'in %25'ini almak icin pazarliklarda bulundugunu biliyor. Acaba bunlar Akbank icin hangi fiyati biciyorlar? Ben olsam Akbank'i buyume oranlarini da goz onunde bulundurarak 15'lik bir Fiyat/Kazanc oranindan asagiya satmazdim. Bu da 2006 sonunda yaklasik $22 milyar civarinda bir piyasa degerine karsilik geliyor. Simdiki piyasa degeri ne kadar? Sagolsun bizim yatirimcilarimiz kar rakamlari aciklandiktan sonra bile sirkete $16 milyar gibi bir deger vermisler. Demek ki Akbank'in daha %35 artma potansiyeli var. Suan hisseler 11.7 YTL'den islem goruyor, demek ki sene sonunda hisseler 15.8 YTL'ye cikma potansiyeline sahip.

Niye potansiyel diyorum? Cunku yabancilar Akbank'a seve seve 15.8 YTL verirler ama bizim yatirimci bunu is isten gectikten sonra gorebilir.

Iste bir tahmin daha yapiyorum: 2006 sonuna kadar Akbank 15.8 YTL fiyatini gorecektir. Read More!

Amerika'nin Din Haritasi

Ilginc bir harita. Dikkatinizi cekerse ayni mezhepten olanlar birbirlerine daha yakin yerlerde oturuyorlar. Bunu pozitif ve negatif externality ile aciklamak mumkun, yani yasadiginiz yerden sizinle ayni dini paylasanlarin olmasi hayatinizi kolaylastirirken, farkli dinden olanlarin olmasi hayatinizi zorlastirmaktadir. Evet, ekonomi bu tur konulari aciklamak icin de kullaniliyor. (Haritalari ilk Marginal Revolution'da gordum)

Read More!

Brezilya ekonomisi ve reali

Salih Neftci 4 ay oncesinin haberini bugunku yazisinda vermis. Kisaca diyor ki Brezilya'daki kisa vadeli faiz oranlari cok yuksek (%18-19 civarinda), ulkenin bizimkinin aksine cari fazlasi var, buyume oranlari %2 civarinda oldukca dusuk, ayrica doviz cinsinden olan dis borclarini da kapatiyorlar. Bu durumda kisa vadeli olarak riskleri aslinda dusuk, dolar satip Brezilya reali alip bunu kisa vadeli Brezilya hazine kagitlarina yatirip kar etmek mumkun.

Ben bu durumu 4 ay once gormustum ancak tutup da Brezilya real'i alip Brezilya'ya yatirim yapacak halim yoktu. Acik acik bu stratejiyi de uygulayan yatirim fonu da bulamadigim icin kararimi Turkiye'ye yatirim yapmak olarak vermistim. Brezilya'ya yatirim yapmanin diger bir yolu ise Wall Street'te islem goren ADR dedigimiz Brezilya hisse senetlerinden satin almak olabilirdi. Buna en uygun kagit BBD idi, ancak o da uygulamayi istedigimiz stratejiyi tam olarak yansitmadigi icin almamaya karar verdim (O zaman ki fiyati $30 idi, simdi $39'a yakin bir degerde). Simdi bu strateji hala potansiyel olarak karli bir strateji. Yani dolari real'e cevirip Brezilya hazine kagitlari alarak iyi karlar elde etmek mumkun, ancak uygulama da bunu nasil yapariz hala bilemiyorum. Genelde Hedge fon yoneticileri bu tur stratejilerin pesinden kostuklari icin bizim gibi kucuk yatirimcilar bu tur firsatlardan pek yararlanamazlar.

Neftci ise sunu soruyor: Acaba adamlar bu stratejiyi uygulamak icin Brezilya'ya girdikleri zaman Turkiye de bundan etkilenir mi? Ben cevap vereyim. Akil var, mantik var. Adamlar Brezilya'ya cok yuksek kisa vadeli faizlerden dolayi giriyorlar, cari aciklari yok ve doviz kuru riski daha dusuk. Turkiye'de cari acik fazla ve doviz kuru riski fazla, yani boyle bir strateji icin getirisi Brezilya'dan daha dusuk riski ise daha yuksek. O yuzden boyle bir sey beklemeyin. Haaa, Turkiye'ye sicak para niye giriyor o zaman? Birincisi, Turkiye'ye o kadar sicak para girmiyor; giren para uzun vadeli giriyor. Ikincisi, Turkiye'nin riski AB-IMF-AKP faktorlerinden dolayi eskiye nazaran daha dusuk algilaniyor, zaten bu yuzden de uzun vadeli sermaye girisi var. Neftci borsa 42000'in altina dustugu zaman ilk cikista kagitlarinizi satin diye tavsiyede bulunuyordu. Cok degil daha iki hafta once 10 Nisan 2006 tarihli yazisinda. Bugun cikmis insanlara yine karisik mesajlar veriyor. Baba karar ver satalim mi satmayalim mi, bak borsa 45000'i gecti, son 1.5 ayin en yuksek seviyesinde.

Ne demisler, klavuzu karga olanin burnu... Read More!

Analiz ve Tahminler

Yandaki sutuna cogunlukla Ocak ayinda yaptigim bir yil veya daha uzun sureli tahminlere ait linkleri ekledim. Hem kendim bundan boyle yaptigim tahminleri daha rahatlikla takip edebilecegim, hem de siz. Burada yorum yapmaktaki amaclarimdan bir tanesi de ekonomi hakkindaki gorus ve tahminlerimi kagit uzerine dokmek ve ileriki yillarda bunlarin analizini daha iyi yapabilmektir. Bunun piyasalarin isleyisi hakkindaki anlayisimi da gelistirecegini dusunuyorum.

Benim arsivde gozden kacirdigim baska tahminler gozunuze ilisirse, lutfen bildirin listeye ekleyeyim. Read More!

Olum Istatistikleri

Durup dururken nereden cikti demeyin simdi. Turkiye yeni Sosyal Guvenlik yasasini tartisirken tartisilmasi gereken ama tartisilmayan konulardan bir tanesi nedir? Olum Istatistikleri. Gelecege iliskin tahminlere girmiyorum, simdiki, daha dogrusu yakin gecmisteki rakamlara bir bakalim.

Once sizi bir test edeyim. Turkiye'de her sene kac kisi hayatini kaybediyordur? Olum oranlari her yil artiyor mudur yoksa azaliyor mudur? Olenlerin sayisi her yil artiyor mudur yoksa azaliyor mudur?

2003 ve 2004 yilinda aylara gore olenlerin dagilimi su sekilde:

AYLARÖLÜM SAYISI 2003ÖLÜM SAYISI 2004
OCAK35,85135,541
ŞUBAT28,38628,140
MART31,86231,586
NİSAN29,17028,918
MAYIS28,17827,934
HAZİRAN27,77027,530
TEMMUZ27,13626,901
AĞUSTOS26,65326,422
EYLÜL24,84324,622
EKİM26,28926,062
KASIM25,72625,504
ARALIK31,80931,534
G.TOPLAM343,673340,694

Nufusun yaklasik %0.5'i her sene yasamini yitirirken olum oranlarinda ve olenlerin sayisinda dusus gozlemliyoruz. Diger yillara ait istatistiklere ulasmak icin cok caba sarfetmedim, tembellik yaptim, o yuzden 2 yillik rakamlara bakaram yorum yapacagim. Yaz aylarinda olenlerin sayisi kis aylarinda olenlerin sayisindan daha az, demek ki adami hastalik olduruyor.

Benim asil gelmek istedigim konu mezarda emeklilik konusu. 2004 verilerine gore 50 ve 55 yaslari arasinda 16 bin kisi, 55 ve 60 yaslarin arasinda 21 bin kisi, 60 ve 65 yaslari arasinda 27 bin kisi, 65 ve 70 yaslari arasinda 33 bin kisi, ve 70 yasin uzerinde 178 bin kisi hayatini kaybetmis.

Simdi cok kabaca bir hesaplama yapacagim.2004 yilinda Turkiye'de 50-65 yaslari arasinda yaklasik 8.3 milyon kisi varmis, bunlarin 64 bini yasamini kaybetmis, yani %0.8'i. Simdi biz emeklilik yasini 1 yil yukseltirsek 50 yasinin uzerindeki insanlarin %0.8'i emekli olamadan yasamini yitirecek, yani mezarda emekli olacaktir. Emeklilik yasini 5 yil yukseltirsek, emekli olacaklarin %4'u ancak mezarda emekli olacaklardir. Demek ki sendikalar emeklilerin %4'une haksizlik yapmamak icin emeklilerin %96'sina 5 yil daha uzun sureli emeklilik maasi vermeyi uygun goruyor. Dikkat edin, 50 yasina ulasmis bir Turk vatandasi ortalama 75 yasina kadar yasamayi bekliyor. Kadinlar erkeklerden daha uzun yasiyor. Siz kadinlari 58 yasinda emekli yaparsaniz 18 yillik emeklilik suresi vermis oluyorsunuz; erkekleri 60 yasinda emekli yaparsaniz 14 yillik emeklilik suresi vermis oluyorsunuz.

Emeklilik ile ilgili politikacilarin hesaba katmadigi neler var? Birincisi insanlar tiptaki gelismeler nedeniyle gitgide daha uzun yillar yasiyorlar, 2036 yilina geldigimiz zaman ortalama hayat beklentisi 80'in uzerine cikmis olacaktir. Ikincisi, saglik harcamalari reel olarak artis gosterecektir, oyle uc kurusa doktor calistiramayacagiz, 5 kurusa ilac alamayacagiz. Simdiki duzenlemeler kisa vadede ne kadar etki eder bilmiyorum ama uzun vade icin yaraya pansuman olmaktan bile uzak. Ustune ustluk 18 yasina kadar herkese saglik sigortasi garantisi verilmis galiba, al basina belayi. Anayasada yazdigi gibi sosyal bir devlet olma yolunda ilerliyoruz. Bence bu hic de iyi bir gelisme degil.

Nasil bir degisiklik yapilmaliydi peki? Emeklilik yasi 30 yil sonra degil simdiden 65'e cikarilmaliydi. Yeni emekli olacaklara 10 yillik emekli maaslari emekli olduklari gun toptan odenmeli, gerisine karisilmamalidir. Erken olenlerin ailelerine hakkettikleri emekli maasi kadar odeme yapilmalidir. Uzun yasayanlar kendi baslarinin caresine baksinlar (sigorta sirketlerinden omur boyu aylik odeme yapan sigorta almak gibi). Aylik emekli maasi asgari ucretin uzerinde olmamalidir. Calisanlardan yapilan SSK kesintileri azalan harcamalar nispetinde dusurulmelidir. Isteyenler sigorta sirketlerinden emeklilik urunlerini satin alsin, o kismi beni ilgilendirmez.

Neyse, olmayacak duaya amin denilmez, biz de cenemizi bosa yoruyoruz. Read More!

Isim Istatistikleri

Turkiye'de en cok kullanilan soyisimler: Yilmaz, Kaya, Demir, Sahin, ve Celik.

En cok kullanilan ilk 5 erkek ismi: Mehmet, Mustafa, Ahmet, Ali, Huseyin

En cok kullanilan ilk 5 kadin ismi: Fatma, Ayse, Emine, Hatice, Zeynep

Tabii bu isimler biraz eski isimler, bir de yeni neslin sectigi 2000-2005 arasinda en cok verilen isimlere bakalim:

Erkek: Mehmet, Yusuf, Furkan, Mustafa, Emre

Kadin: Zeynep, Merve, Elif, Irem, Fatma

Demek ki Mehmet, Mustafa, Fatma ve Zeynep populeritesini gelecek yillarda da devam ettirecek isimler. Geleneksel isimlerden Yusuf ve Elif de yeniden zirveye cikmis. Yeni neslin sectigi cool isimler ise Furkan, Merve ve Irem.

Kimbilir Turkiye'de kac tane Mehmet Yilmaz vardir!! Read More!

Milliyetçilik her yerde aynı

"The Turkish Crisis"

Kriz de nerden çıktı demeyin, buyurun okuyalım:

"Turkey appears to be sinking into crisis. The rhetorical clash between Islamist Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and Kemalist President Ahmet Necdet Sezer reveals structural differences of opinion on the nature of the state itself."

Buraya kadar tamam. Bir sorun yok, gözlemlerini aktarmış.
Son paragraflara gelelim:

"Above all, it must be seriously examined whether Turkey’s EU course is feeding a dangerous instability in that country; in that context, the purchase of the private Turkish Finansbank by the National Bank of Greece (NBG) may well need reassessment. NBG’s argument was regarded on purely economic criteria as a sign of a creative outward-looking attitude, but the deal’s political risks in Turkey are high.
Institutions like NBG do not usually invest in politically restive areas. It is Greece’s most attractive bank and if it is denationalized a better way can be found."

Sadece özel isimleri değiştirince bizden bazılarının söylediklerine ne kadar benziyor değil mi?

Kim mi yazmış?

Yazı Yunan Kathimerini gazetesinden... Yazan, Costas Iordanidis.

Bizde milliyetçi var da onlarda yok mu sanki? Read More!

Haftanın kefalini seçiyoruz

Henüz internette bir yerde rastlamadım ama bakalım aşağıdaki tarzda bir yorumu hangi "kefal" gazetecimiz/yorumcumuz lütfedecek:

"Merkez Bankası'nın enflasyon hedefine IMF bile inanmıyor. 2006 yılı için IMF'nin enflasyon tahmini % 6.5"

Evet gerçekten de World Economic Outlook'ta 2006 için % 6.5, 2007 yılında %4.4 enflasyon tahmin edilmiş.

Ancak altında dipnot da var. Bu tahminler yıl ortalamasıdır. Aralık'tan Aralık'a değildir.

Necip Türk basınımızın yarışmaya yakın ilgi göstermesini bekliyoruz.

Keşke yanılsam! Read More!

İhracatçıların kur şikayetleri

"24 Ocak kararlarının perde arkası"nı okuyanlar bilir. Turgut Özal o meşhur "ihracat hamlesi"ni sağlamak için IMF heyetinin utana sıkıla istediği devalüasyon oranından daha fazla bir develüasyonla işe başlamıştı. Bu politika doğrudur, yanlıştır bunun tartışmasını yapmayacağım. Ama o günden bugüne tipik bir ihracatçı için iki tür kar söz konusu olagelmiştir. Biri normal faaliyetinden gelen operasyonel kar (veya zarar), diğeri de döviz kurundan kaynaklanan spekülatif kar.

Yirmi küsur yılda köprünün altından çok sular aktı. Enflasyon-devalüasyon sarmalı, dolarizasyon, küreselleşme ve işgücü piyasalarında gelişmeler, popülist politikalar, sermaye akımları, krizler, depremler, vs... En sonunda gelinen noktada uygulanan "dalgalı kur" rejimi ile oyunun kuralları büsbütün değişti. En basit şekliyle, eskisi gibi "enflasyon kadar devalüasyon" artık söz konusu olmamakta, tam aksine Türk lirası değerlenmektedir. Eski alışkanlıklarla "cari açık" histerisiyle "denge kuru" hesabı yapanlar da çuvalladıkça çuvallamakta. (Reel kur meselesi başka bir yazının konusu. Fazla detaya girmeyeceğim. Ama hala eskinin "terms of trade" mantığıyla reel kur hesabı yapanları, "TL aşırı değerlendi eyvah" diyenler, "olması gereken kur" gibi veciz modeller yumurtlayanları biraz ekonomi (ekonomi nedir?) teorisi çalışmaya davet edeceğim. Google'dan falan arama yaparak işe başlayacak olanlara ipucu olarak "portföy tercihleri" diyeyim. İngilizcesini de siz bulun. )

Dönelim ihracatçıların kronik ağlama krizlerine. Yukarıda anlattığım yeni koşullar altında ihracatçılar "kaymaklı kar"larından mahrum bırakılmışlardır. Vah, vah. Ne acı değil mi? Pek severiz ağlamayı, sızlamayı. Bu ülkede Playboy güzeli posterinden daha fazla "ağlayan çocuk" posteri var. Olacağı bu!

Döviz kuru meselesi tam anlamıyla bir "zero-sum game". Yani döviz kuru düşünce ihracatçılar, yükselince ithalatçılar üzülür, ağlar. Doların TL değeri artınca döviz borçluları "dövizzede" olurlar, birikimlerini dolarda tutanlar voleyi vururlar. Ama hatırlatalım, en büyük döviz borçlusu Hazine. Döviz kuru düşük diye ağlayanların bir de bu açıdan bakması gerek.

Peki, ihracat yapanları sözümona "düşük kur" karşısında kaderlerine terk mi edeceğiz?

Öncelikle kendi pozisyonumu ortaya koyayım: Kardeşim, benim "ülke menfaati için ihracatçılar desteklenmeli" türünden ucuz "milliyetçi/ulusalcı" masallara karnım tok. Kimse seni ihracat yap diye zorlamıyor. Zarar ediyorsan, ihracat yapmak işine gelmiyorsa yapma. İşler iyi giderken yaptığın karda gözüm yoktu. Zararını da benim sırtıma yüklemeye hakkın yok.

Sonra, ihracatçı olarak sanayici misin, tüccar mısın, yoksa döviz spekülatörü müsün, bir karar ver. TL sürekli değer kaybederken, hatta en son voleyi vurduğun 2001-2002 döneminde sesin nasıl çıkmıyordu ise bugün de ağlamaya sızlanmaya, zararını milletin sırtına yüklemeye hakkın yok. Zamanında (haklı ya da haksız) kazandıklarını Harika Avcı'ya harcamak yerine "finansal danışman" falan tutsaydın bugün de ağlamazdın. Şimdi döviz kuru üzerinden eskisi gibi tatlı tatlı kazanamıyorsun, ağzından emzik alınmış çocuk gibi sürekli ağlamaktasın. Şayet gözünü açıp ilkel Anadolu tüccarı kurnazlığı ve ilkelliğinden kurtulmuş olsaydın sana "hedging" diye bir şey tavsiye edeceklerdi. Sektör olarak, ihracatçılar olarak, hatta yanınıza ithalatçıları da alarak, birleşerek herhangi bir bankaya gitseniz "forward contract"larınızı yapar bütün kur riskinden kurtulurdunuz. Ama nerde?

Bunun için sektörde bir birliktelik (cooperative action) gerekiyordu. Biz Türkler de, malum, pek beceririz "cooperation" meselesini.

Sonra bunun için "pis bankacı"lara komisyon vermen gerekiyordu. Değer miydi tatlı tatlı kazanırken?

Ve sonra bunun için kayıtdışındaki aktivitelerin su yüzüne çıkacaktı. Değer mi?

O zaman ağlamaya devam edeceksin. Bugün zarar ediyorsan, bunu yıllardır yanında "istihdam" etmediğin, gereksiz gördüğün profesyonel finans danışmanlarının maaşlarına, ödemediğin vergilere ve komisyonlara say. "Ha bu bana ders olsun" diyorsan, aldığın eğitim de cabası.

Eğer babadan kalma usullerle, vadeli çeklerle, açığa satışlarla, korumacı duvarlarının arkasında rekabet koşullarından uzak iş yapmak niyetindeysen, risk nedir, nasıl yönetilir umurunda değilse, açıkça söyleyeyim ölmeye mahkumsun.

Öldün diye üzüleceğiz sanma. Merak etme, senin yerine ihracat yapacak çok yatırımcı var. Yapıyorlar da zaten. Benim sözüm döviz kuru manyaklarına. Read More!

Nükleer Santraller ve Petrol

Serhan Cevik yine enerji konusunda yazmis, 3 ay once yazdiginin neredeyse aynisi. Isterseniz 18 Ocak tarihinde bu yazinin uzerine yaptigimiz "Devlet Enerji konusunda bir sey yapsin mi?" baslikli yoruma arsivden ulasabilirsiniz. Cok degisik bir sey soyleyemeyecegim simdi. Nükleer santrallere yonelerek enerji kaynaklarimizi diversify edelim diyor (diversify'in turkcesi nedir yahu? cesitlendirmek mi?). Maalesef bu maliyetleri azaltmaz ama tek bir ulkeye olan bagimliligi azaltir. Teknoloji transferi de artisi. Devlet de bu yonde adimlar atiyor zaten.

Buyume hizimizi surdurebilmemiz icin ucuz enerji sarttir diyor ayrica. Ne desin cocuk, surekli ayni konular uzerine yazi yazmak zorunda oldugu icin Erdinc Yasar (Yasar Erdinc miydi yoksa?) gibi evrensel dogrulari yeni bir seymis gibi soylememek olmuyor. Enerjinin ucuzu da maalesef yok. Niye boyle dusundugumuzu 17 ve 18 Ocak tarihlerinde yazdigimiz yazilardan gorebilirsiniz.

Bu konu ile ilgili diger yazilar:
Çernobil Faciası

Nükleer Kirlilik
Nükleer Santraller
Nükleer Enerjinin Zararları
Gönüllü Çevreci Kuruluşlar Read More!

Samanliktaki Igne

Sagolsun Hurriyet ekonomi muhabirleri hangi haberin onemli hangisinin onemsiz oldugunu hepimizden iyi biliyor ve bunu da attiklari basliklara yansitiyorlar. IMF bir rapor yayinlamis ve bu rapordaki en onemli haber olan "Turkiye'deki yuksek benzin fiyatlari" basliktaki yerini almis. Haberin icerigine baktiginiz zaman ise baska baska onemsiz konularla da karsilasiyorsunuz. Mesela soyle birsey:

"Dünyanın Ekonomik Görünümü raporunda, “Türkiye'ye kısa vadeli sermaye girişlerinin 2005'te yarı yarıya azalarak yüzde 37'ye gerilemesinden de görüleceği gibi, sermaye girişlerinin kompozisyonu, belirgin şekilde olumlu yönde gelişti. Ancak Türkiye, hala yatırımcı psikolojisinde meydana gelebilecek değişikliklerden olumsuz etkilenebilir” denildi."

Millet "sicak para akiyor, ekonomi yaniyor, sisiyor, balon oldu, patlayacak, sonecek" diye feryat ederken megerse 2005 yilinda ulkeye giren sicak para %50 azalmis. Rekor duzeydeki cari acik nasil finanse edilmis peki? Uzun vadeli sermaye girisiyle. Bence bu tur verileri mumkun oldugu surece arka plana itmeye devam edelim. Eger birileri bu verileri gozumuze sokarsa da bu sefer "uzun vadeli sermaye nedir? en degerli topraklarimizin, sirketlerimizin yabancilara satilmasi peskes cekilmesidir" diyerek soguk paraya yuklenelim. Nasil fikir ama? Milletin milliyetcilik damarina bastigimiz zaman basaramayacagimiz hic bir sey yoktur.

Haa, son olarak sunu da belirtelim: "IMF raporunda, emeklilik yasasının geçirilmesi, sosyal güvenlik gelirlerinin güçlendirilmesi, gelir vergisi reformu ve banka denetimlerinin daha da iyileştirilmesini öngören yapısal reformların, şu ana kadar devam eden güçlü ekonomik performansın sürdürülmesinde ve dış koşullardaki mevcut iyi ortamın tersine dönmesi olasılığına karşı dayanıklılığın artırılmasında kilit rol oynayacağı vurgulandı."

Yapisal reform nedir ki, ne onemi var. Onemli olan dunyanin en pahali benzininin Turkiye'de satilmasidir. Benzin niye pahalidir diye sormaya da gerek duyulmaz ayrica. Read More!

Buyume Modeli

Asaf Akad Vatan gazetesinde "2005 yilinda Turkiye ekonomisi ihracatin ve sanayinin cektigi bir buyume modelini terketmistir" seklinde bir laf zikretmis. Neye dayanarak bunu soylemis? Son 3 yilin Ihracat ve GSMH buyume oranlarini karsilastirarak soylemis. Birincisi, 3 yillik veriye bakarak ancak spor yazarlari yorum yapabilir, ekonomistler degil. Ikincisi, GSMH burada kullanilmasi uygun istatistik degil, kullanacaksan GSYH'yi kullan. Sanane benim Amerika'da yaptigim uretimden veya ihracattan. Butun dunya buyumeden bahsederken GDP (yani GSYH) kullaniyor, bizimkiler hala GNP diye tutturmus gidiyorlar. Kirk yildir Almanya'da yasayan artik Alman olmus Turk asilli vatandaslardan bize ne yahu?

Neyse, asil yaptigi onemli hata su: Sanki ihracatin buyume orani sifirlanmis gibi yorum yapmis. Ihracat %9'a yakin buyumus, adam hala cikmis ihracat bitti geberdi diye edebiyat yapiyor. Eger ulkemizde insaat sektoru 2005 yilinda buyumeseydi, yillik buyume oranimiz %5-6 civarinda kalsaydi, bu yorumu yapamayacakti. Soylediklerini bir ornekle aciklayayim. Diyelim ki Galatasaray'in gollerini hep forvetleri atmis olsun son iki uc haftadir. Bu haftaki macta, farzedelim ki, Hakan Sukur yine 2 gol atsin, Necati atamasin ve Tomas 3 tane gol atsin. Ben de yillardir sporun icinde olan biri olarak, genc futbolculara futbol dersi veren biri olarak cikayim ve "Galatasaray forvetlere dayali hucum anlayisini terketmis, hucumda defansif oyunculari kullanan bir modele donmustur" seklinde bir ifade yumurtlayayim. Herkes bana guler yahu. Forvet hala gol atiyor, defansin gol atmasi suc mu oldu? Turkiye'de de 2005 yilinda dusuk faizlerden dolayi bir insaat patlamasi yasandigi icin buyume cok yuksek cikmistir, ihracatin katkisi daha az olmustur. Ama ihracat hala %9 gibi cok buyuk bir hizda buyuyor. Iki uc sene sonra insaat sektorundeki buyume hizlari normal seviyelere dustugu zaman da "Insaata dayali buyume felsefesini terkettik" mi diyecek?

Yazacak birsey bulamiyorsan yazma arkadas. Read More!

Cari açığa sihirli formul

Kredi kartı faizlerine devletin müdahelesi konusunda çok şey yazıldı çizildi. Ben de benzer bir öneriyi farklı bir konuda gündeme getirmek istiyorum. Önereceğim sihirli formül ile hem Türkiye'nin enerji (doğalgaz) tüketimi azalacak, dolayısıyla daha az ithalat yapılacak, sonuçta da cari açık sorunu hafifleyecektir.

Hükümet hemen bir kanun tasarısı hazırlayıp suyun kaynama derecesini 100'den 80'e indirmelidir. Böylelikle müthiş bir enerji tasarrufu gerçekleşecektir. Bu ülkede kamu ya da özel kaç işyerinde çay demlendiğini, su kaynatıldığını düşünürseniz getirilecek düzenlemenin faydasını daha net tasavvur edebilirsiniz. Üstelik çamaşır ve bulaşık makinelerinde de daha az enerji ile daha etkin bir sonuç almak mümkün olabilecektir. İlişkili kanun Merkez Bankası'nı bu konuda görevlendirip sınırlamanın üç ayda bir revize edilmesini sağlamalıdır.

Şaka değil, üç dört ay önce canlı yayında izlemiştim. Muhabirin teki, ilgili bakana "kuş gribinin ülkeye göçmen kuşlar kanalıyla geldiğini, bu kuşların ülkeye girmemesi için bakanlığın önlem alıp almayacağını" sormuştu da dumur olmuştum. Ben bakan olsam "yeterli F-16'mız yok" derdim. Her gün bu ve benzeri muhabirlerin ürünü gazeteleri okuyunca yukarıdaki teklif bana gayet mantıklı geldi.

Siz ne düşünüyorsunuz? Read More!

Yasar Erdinc ve Uzmanlık


Akşam gazetesinden Yaşar Erdinç yazmış:

"Ekonomik büyümeyi etkileyen faktörleri dört ana başlığa ayırmak mümkün. Bunlar;
1. İç ekonomik gelişmeler
2. İç Siyasi gelişmeler
3. Dış ekonomik gelişmeler
4. Dış siyasi gelişmelerdir."

Hakikaten müthiş tespit. Ağzım açık kaldı. Yani, ancak bu kadar özetlenebilirdi. Bunların dışında herhangi bir gelişme düşünebiliyor musunuz? Hoş, deprem ya da güneş tutulması gibi gelişmeleri unutmuş ama okur da eşek değil ya canım, herşeyi gazeteciden beklemesin.

Dileyenler yazının tamamını verdiğim linkten okuyabilirler. Ama benzer yöntemi kullanarak ben de aşağıdaki "uzman" yorumlarını yapıyorum. Belki bilgi toplumuna benim de bir katkım olur.

Kalp krizinin nedenlerini ikiye ayırmak mümkündür:
1-Psikolojik nedenler
2-Psikolojik olmayan nedenler.

Aynı şekilde, bir futbol takımının performansını etkileyen faktörler şunlardır:
1. Saha koşulları
2. Hava koşulları
3. Rakip takımın performansı
4. Teknik direktörün bilgi birikimi ve becerisi
5. Futbolcuların kabiliyeti ve performansı
6. Diğer faktörler

Bir gazetenin de gelirlerini aşağıdaki şekilde inceleyebiliriz:
1. Reklam gelirleri
2. Diğer gelirler

Aynı şekilde bir gazetenin giderleri de aşağıdaki şekilde belirlenir:
1. Akıllı, düzgün yorum yapan yorumcuların maaşları
2. Bol keseden sallayan, kendine uzman süsü veren yorumcuların maaşları
3. Diğer giderler Read More!

Vergi Oranlari

OECD ulkelerinde yasayan calisanlarin verdikleri vergi oranlari hakkinda bir arastirma yapilmis (kaynak:OECD). Tahmin edin en yuksek vergi orani hangi ulkede? Bilemediniz, dogru cevap %55.4 ile Belcika olacakti. Teselli ikramiyesini veriyorum, ulkelerin cogu bizden daha sosyalist olduklari icin cocuklari olan kisilere vegi indirimi yapiliyor. Iki cocugu olan kisiler icin vergi oranlarinda bir numarali ulke %42.7 ile TURKIYE.

Nasil olur? Soyle olur, kayitdisinda calisan vatandaslar %0 ile OECD'nin en dusuk vergi oranina sahip olduklari icin kayit icerisinde calisan vatandaslar deve yukuyle vergi odemek durumunda kaliyorlar. Kayitdisinda calisan o kadar cok kisi oldugu icin devlet ozel tuketim vergilerini abartip 1 liraya satilacak malin uzerine 1-2 lira da vergi koyuyor. Neticede dolayli vergiler toplam vergi gelirlerinin %70'i gibi bir rakama ulasiyor. Istemeden de olsa aslinda dogru bir vergi politikasi izliyoruz. Dogru vergi politikasindan kastettigim flat tax, yani herkesin ayni oranda vergi verdigi sistem. Yanlis oldugunu dusundugum vergi politikasi ise progressive tax, yani cok kazananin gitgide artan oranlarda vergi verdigi sistem. Size ters geldi biraz biliyorum.

Buradaki mantik su: vergi sistemi insanlari yatirimdan, daha cok uretmekten caydirmamali. 100 lira kazanan adamdan 30 lira vergi keserseniz, 200 lira kazanan adamdan 80 lira, 300 lira kazanan adamdan 150 lira vergi keserseniz insanlar 200 lira kazanctan sonra calismayi birakip bir kenarda oturmayi tercih eder. %50 daha fazla calisip vergi sonrasi kazancini sadece %25 oraninda arttirabilmektedir cunku.

Teorisi bu. Pratikte ise ben iki kademeli vergi sistemini destekliyorum. 20000 YTL'ye kadar olan gelirlere %10 sabit vergi ve bunun uzerindeki kazanca %20 vergi. Bu vergilerin disinda %10 da sosyal guvenlik ve saglik hizmetleri vergisi kesilmeli. Ayrica OTV kaldirilmali ve KDV de tum urunler icin %10'a dusurulmeli. Goruldugu uzere oldukca basit bir sistem. Islemesi herkesin sistem icerisinde calismasina bagli. Zaman icerisinde devletin borclari azaldikca vergi oranlari da dusurulmelidir. Bu bahsettigim sekilde bir sistem olmasi ve duzgun calisiyor olmasi olasiligi nedir? Sifir. Bosuna cene yoruyorum.

Simdi biraz gercekci olalim. Ben isveren olsaydim vergi sisteminin degismemesini, hatta istihdam uzerindeki vergilerin arttirilmasini savunurdum. Sonra da sirketi caycinin uzerine yapip tum iscileri kacak calistirirdim. Saf saf vergisini odeyen salaklar sagolsun, kimse benimle rekabet edemezdi. Bircok isveren de zaten bunu yapiyor, yani kafalari en azindan bu konuda calisiyor. Read More!

Inovasyon Nedir?

Inovasyon nedir sorusu bircok ekonomi dersinde sorulmaz bile. Ekonomik teoriye baktiginiz zaman eski kitaplar buyumenin kaynaginin isgucu ve sermaye oldugunu soylerler. 1950'li yillarda Solow ekonomik buyumenin belli bir noktanin (steady state) otesine gecebilmesi icin teknolojik gelisimin sart oldugunu soylemistir. 80'li yillarda ise human capital denen beseri sermaye kavrami ortaya atilmis ve uzun donemli buyumeyi etkileyen en onemli degisken olarak sunulmustur.

Bir kisim ekonomist Turkiye buyuyor ama baskalarinin taseronlugunu yaparak buyuyoruz, Umit Davala'nin ifadesiyle bu buyumeden "cacik" olmaz diyorlar. Bir bakima haklilar, haksiz olduklari nokta simdiki buyumeyi kotulemeleri. Gercekten de uzun vadede yuksek ucretleri kalici hale getirebilmemizin kosulu inovasyon yapip katma degeri yuksek alanlarda uretim/hizmet yapmamiz. Yoksa er gec tekstilcilerin konumuna duser dusuk isgucu maliyetine sahip olan ulkelere piyasayi kaptiririz. Yuksek katma degere sahip urunleri uretmemizin kosulu ise bu urunleri uretecek teknolojiyi ve bilgi birikimini bizim olusturmamizdir.

O zaman uzun vadeli buyume icin asil soru "nasil teknoloji uretebiliriz?". Yanlis anlasilma olmasin, teknoloji dedigimiz zaman hem uzay/bilgisayar 'laser gibi teknolojilerden bahsediyoruz hem de uc kurusluk sari lastik bantin uzerine "Livestrong" diye yazip dunya aleme pazarlamadan bahsediyoruz. Yani yaraticiliktan bahsediyoruz. Onerilerden bir tanesi bu ise devletin el atmasi: Devlet yapsin, devlet planlasin, riski devlet uzerine alsin, vs. Oneri olarak tartisacakken bile icim ciz ediyor, kaldiramiyorum. Devlet elinde nice kaynak heba edildi, bu ise de buyuk capli girerlerse canimiza iyice okurlar diye dusunuyorum. Yillarin kurumu Tubitak'tan senelerdir piyasada basariya ulasmis kac tane urun cikti ki? Devlet tarafindan yapilan en masum teknoloji harcamalari devlet universiteleridir, onlarin da cogunun uluslararasi sayginligi olan akademik dergilerde yayinlanan makale sayisina bakarak basarisiz oldugu gorulebilir. Yani devletin yaptigi "bir avuc seker icin bir cuval keciboynuzu cignemek" gibi birseydir. Yine de devlet universitelerini baska sebeplerden dolayi destekledigimi belirtmeden gecemeyecegim.

Ozel sektor bu isi yapabilir mi? Bugunku Turkiye'de o da mumkun degil. Aciklayayim. Insanlar rasyonel yaratiklardir, cikarlari olmadan pek birsey yapmazlar. Simdi siz insanlarin calisip, risk almalarini ve teknoloji yaratmalarini istiyorsaniz onlara cikar saglamaniz gereklidir. Nasil olur bu? Property rights denilen kapitalizmin temel tasi olan sistemi getirerek (sozde var zaten). Mahkemelerimizde "adalet mulkun temelidir" diye yazar ya, cok dogrudur; insanlar birsey yarattigi zaman bunu baskalarinin bedelini odemeden kullanmasina izin vermediginiz zaman insanlar daha cok teknoloji yaratmaya baslayacaklardir. Turkiye'de ne var? Sarkici beste yapar, album cikarir, daha piyasaya cikmadan kose basinda korsan CD'si 2 milyona satilmaya baslar. Adam sari lastik'in uzerine "Livestrong" yazar, uzerinden iki gun gecmeden mavisi kirmizisi yesili yari fiyatina satilir.

Devletin yapmasi gereken uretenleri, calisanlari, kanunlara uyanlari korumaktir. Bunu basardigi zaman piyasa mekanizmasi kendiliginden isleyerek teknolojinin uretilmesi saglanacaktir. Devlet once bunu basarsin, ardindan diger yapilmasi gerekenleri tartisiriz; bu basarilmazsa da ne yaparsak yapalim maliyet uzerinden rekabet etmekten baska yolumuz olmayacaktir. Read More!

'Baba'm sağolsun

Son günlerde okuduğum güzel haberlerden bir örnek:

"Emekli olup çalışana iki seçenek

ÇALIŞMA ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, emekli olmuş ama çalışmaya devam edenleri yakın takibe alıyor. Bakanlık, emekli çalışanlar için "Emekli maaşını keselim, prim ödemeye devam et, tekrar emekli olduğunda maaşın yükselsin" veya "Emekli maaşını almaya devam et ama senin için de diğer çalışanlarla eşit oranda prim ödensin" önerisi götürmeye hazırlanıyor. Bu yolla sosyal güvenlik prim tahsilatında 2 milyon kişilik artış olması hedefleniyor."

Yani, haksız bir şekilde, rüşvetle emekli olmuş kişilerin soygununa bir nebze son veriliyor. Emeklilik ne demektir? Emeklilik, kişilerin çalışamayacak duruma gelip ıskartaya ayrılmasıdır. Bu dönemde de çalışırken ödemiş olduğu primlerin karşılığı olarak bir ücret alır. Aslında devletin kısaca "sen yaşlılığında ne yiyip içeciğini düşünemezsin, onun yerine ben senin yerine biriktiriyorum, sonra yaşlılığında sana taksit taksit ödeyeceğim" demesi gibidir. Daha fazla sosyal güvenlik sistemlerinin detaylarına girmeyeceğim, çünkü çok uzun bir konu.

Yukarıdaki haberde hükümetin yapmak istediği, 1990'lı yıllarda "baba"mızın açtığı yarayı bir miktar pansuman etme çabasıdır. Ben olsam belirli bir yaşın altındaki (mesela 65 olabilir) emekli maaşı alan herkesin (malulen/hastalık nedeniyle emekli olanlar hariç) maaşını ödemeyi kim olduğuna bakmadan derhal keserdim. İster halen çalışıyor olsun ister olmasın. Popülist politikacıların (yoksa vatan haini mi desek?) başımıza bela ettiği "genç nüfusla sosyal güvenlik sistemi darboğazı yaşamak" saçmalığının başka türlü çözülmesi imkansız çünkü.

Çalışma Bakanı'nın rakamları ile, senin benim verdiğimiz vergilerden her sene yaklaşık 25 milyar YTL "yan gelip yatan"ların cebine aktarılıyor. Ben de yaklaşık 0.4 liraya alacağım benzine 1 YTL ödüyorum. Bu açıklar olmasaydı bütçe şu anda fazla veriyor olacaktı. Bütçenin fazla vermesinin pek mantığı yok, dolayısı ile toplanan vergiler daha düzgün yerlere harcanabiliyor olacaktı, diye düzelteyim.

AKP sosyal güvenlik reformunu çıkartarak büyük iş yaptı. Tamam, reform hemen çözüm getirmiyor. Artı, bence de çok yumuşak. Ama CHP'nin saçmalamasına ve sendikaların ağlamasına rağmen çıkarıldığı için buna da şükür. AKP bu politikası ile alkışı hakederken CHP de tüm basiretsizliğini yine ortaya koydu.

Ekonomist Blog'da son yazılardan birinde "hükmetin yanında ya da karşısında değiliz" tarzında bir şeyler söylenmişti. Ben açıkça söylüyorum, doğru politikalar uyguladığı sürece hükümetin yanındayım. (Hayır, AKP'li değilim. Onlara oy da vermedim. En son 1987'de oyumu Özal'a vermiştim. 1990'lı yıllarda hiç bir seçimde oy kullanmadım. 2002 seçimlerinde YTP'ye oy verdim. ) Şu anda da doğru şeyler yapılıyor. Ancak müslümanlara yaranacağım diye seçimlere doğru saçmalamazlarsa bu sefer oyumu AKP'ye vereceğim.

Yazıya sakin başlamıştım. 1990'lı yıllar ve Baba aklıma gelince yine sinirlendim. Burada kesiyorum. Read More!

Tekstilcilere Tavsiye

Baris'in yazisina ben de bir kac ekleme yapmak istiyorum. 11 Subat tarihinde ben de Hindistan uzerine bir yazi yazmis ve o yazida Hindistan'daki yeni mezun bilgisayar muhendislerinin aylik maasinin 250 YTL oldugunu soylemistim (yani Turkiye'deki asgari ucretin yarisi kadar). Akabinde ben de Amerika'da kendi basima yapmaya calistigim programlama islerini (senelik $60,000'a adam tutacak halim yok) Hindistan'dan bir programciya havale ettim. Iletisimde biraz gucluk ceksek de bence oldukca faydali bir anlasma oldu.

Neyse yazinin asil konusuna geri donelim. Tekstilcilerimiz icin verecegim onemli bir tavsiye var, cok zengin olabilirler. Yapmalari gereken oncelikle tekstilciler odasinda 5-10 tekstilci ortak hareket etme karari alip Hindistan'da Mumbai, Chennai, Puna gibi gelecekte gayrimenkul fiyatlarinin tavana vuracagi yerlerde gidip yerel yoneticilerle pazarlik yapip cok buyuk miktarlarda araziyi bedavaya alabilirler. Hintliler arazileri bedava dagitirken kosullari buyuk miktarlarda istihdam yaratmaniz. O yuzden 5-10 kisi ortak hareket edin diyorum. Ayrica ayni bolgede yatirim yaptiginiz icin o bolgeyi bir cesit Denizli veya Bursa'ya cevirebilirsiniz; yerel yonetimlere yollari iyilestirmeleri icin, elektrik kesintilerinin olmamasi icin birlikte baski yapip ortak fayda da saglayabilirsiniz. Iscilik maliyetleri de Turkiye'dekinin 10'da biri kadar, istihdam uzerindeki vergiler de cok az.

Turkiye'de aglamayi sizlanmayi birakin ve biran once Cinliler bu pazari ellerine gecirmeden siz gidin Hindistan'a. Daha once de yazmistim, Hindistan 10 sene icerisinde Cinli tekstilcilerin canina okuyacak, Cinli tekstilciler Turkiye'deki tekstilcilerin durumuna dusecekler. Cindeki iscilik maliyetleri Hindistan'in iki kati kadar ama Cin'in altyapisi (yol, liman vs.) cok daha iyi oldugu icin, ve Amerikalilar daha Hindistan'i kesfedemedigi icin yatirimlarin aslan payini Cin aliyor. Ancak gectigimiz gunlerde Bush Hindistan ile nükler isbirligi anlasmasi yapti, ve Kongre de onayladigi taktirde Amerika ile Hindistan arasinda buyuk bir isbirliginin kapilari acilacak. Anlayacaginiz zaman kisitli ve elinizi cabuk tutmaniz gerekiyor.

Daha ben size ne diyeyim, bedavaya stratejik danismanlik yapiyorum. Yoksa buradaki isi gucu birakip Turkiye'ye donup bu islerle mi ugrassam acaba? Read More!

Don meselesi

Geçen hafta sonu Marks & Spencer’dan bir kaç adet don aldım. Hadi gençlerin diliyle boxer diyeyim de ayıp olmasın. Aslında çok marka tutkunu birisi değilimdir. Ama bizim hanıma göre bu donlar daha kaliteliymiş. Bu konularda evde patron odur. Hemen itiraf edeyim: Ben de evde söz geçiremeyince internet üzerinden ahkam kesiyorum. Yalnız belirteyim, donlar bence de oldukça rahat. Belki bütün markalarda aynı durum söz konusudur, bilmiyorum. "Zaten altı üstü don, kalite ne kadar fark edebilir ki?" diyebilirsiniz, haklısınız. Bu arada fiyatları da gayet makul geldi bana. Malum, o kısmı beni de ilgilendiriyor. Reklam amacıyla yazmıyorum, söz konusu işletmeyle aramda organik bir bağ yoktur. Üstelik bu yazıyı okuyunca yollara düşüp don için Marks & Spencer mağazalarına saldıracağınızı düşünmüyorum.

Malum, mesele don olunca yazı yazmak da zorlaşıyor ya neyse...

Eve gelince fark ettim. Aldığım bütün ürünlerin etiketinde Made in China yazıyor. Yurdum doncularına, ya da genelleyelim, tekstilcilerine ihanet etmenin üzüntüsüyle içim burkuldu. Bugün internet üzerinden aşağıdaki haberi okuyunca bu konuda yazmak şart oldu diye düşündüm. Haberin bir kısmını buraya alıyorum ama tamamını okumak isteyenler verdiğim linkten tüm metne ulaşabilirler.

One of Turkey’s leading textile firms, Abalioglu Yarn Company, has decided to say ‘quits,’ and is mulling operations to cheaper pastures like India and China.Owner, Mr Abalioglu who has been active in the textile business since 1940, said, “In recent years, I heard a lot about textile industry of China and India. Eventually, I went there and saw the working conditions with my own eyes. For example; in India, one worker is paid around US $ 800 annually. Electricity and other inputs are alos very economical as compared to rates in Turkey. How could we compete in this situation? We are already into manufacturing intermediate goods, so we can’t create added value for our products.

Özetle; Abalıoğlu artan rekabet koşulları nedeniyle Türkiye’deki üretimine son vermiş. Tesisler de Hindistan’a taşınıyormuş. Ahlarla, vahlarla hemen karalar bağlamadan aşağıdaki haberlere de bir bakalım. Bunlar da sağ tarafta linkini gördüğünüz Ekonomi Tarihi’nden.

18 Aralık 1984: ABD, Türkiye'den gelen giyim eşyalarına yüzde 16.97, giyim dışındaki tüm tekstil ürünlerine yüzde 15.7 oranında ek vergi koydu. Gerekçe ise, malların dampingli olarak satılması şeklinde açıklandı.

22 Ocak 1985: Almanya'da yayınlanan 'Textil Wirtscharf' Dergisi 1983 yılını esas alarak yaptığı sıralamada, Türkiye'yi tekstil devleri arasında gösterdi. çok uluslu tekstil devleri arasında yapılan klasmanda, 1983 yılı cirosu 6 milyar marka ulaşan Hacı Ömer Sabancı Holding, dünya üçüncüsü oldu. 24 ülkeden 316 tekstil firması arasında yapılan sıralamada Sabancı Holding'ten başka 10 Türk firması daha yer aldı. - çukurova Grubu, 1984 yılı ihracatı 280 milyon dolar olarak gerçekleştirildi.

Yaklaşık yirmi yıl öncesinin haberlerini ben yorumlayayım, güncel haberi yorumlamak size kalsın.

Özetle, yirmi yıl kadar önce bizim Amerika’ya, Avrupa’ya çektiğimiz muameleyi bugün Çin ve Hindistan gibi ülkeler bize çekiyor. Ortada sürpriz bir şey yok. Ağlamaya gerek var mı?
Diğer yandan bugün Sabancı Holding’e ya da Çukurova Grubu’na tekstilci desem herhalde çok komik olur. Tekstil üretimi sanayide bir ara dönemdir. Oradan elde ettiğiniz gelir ve karlarla teknoloji odaklı yatırım yaparsanız holdinginiz büyür, rekabet edebileceğiniz daha karlı ve verimli sektörlere geçersiniz, kur ya da kota gibi bir derdiniz de olmaz. İlginçtir, bugün tekstilciler (başta şirketi batmış olan Oğuz Satıcı olmak üzere) "kur, ille de kur" diye mütemadiyen ağlarken TÜSİAD Başkanı Sabancı dalgalı kurla devam edilmesi gerektiğini söylüyor. (Kaynak: Vatan Gazetesi, 13 Nisan 2006, Söz konusu haber gazetenin internet baskısında yer almamaktadır)

Daha fazla yoruma gerek var mı?

Donla başladık, donla bitirelim: Bir tüketici olarak, giydiğiniz donu alırken sizin için donu kimin ürettiği mi önemli, yoksa donun size maliyeti mi?
İkinci soru: Sabancı don mu ihraç etsin otomobil mi?

Not: Bir zamanlar donla ilgili bir espri eski hava durumu spikeri Ersin İmer’i TRT'deki işinden etmişti. Umarım benim “don” yazım fazla tepki çekmez. Read More!

Hindistan Hisseleri Ucuz mu?

Hindistan dunyanin en hizli buyuyen ekonomilerinden bir tanesi. Bundan yaklasik 2 ay once Hindistan piyasasi hakkinda bir kac yazi yazmistim. O gunden bugune Hindistan sirketleri %15'e yakin deger kazandilar. Kisa vadede Hint senetleri pahali gib gorunuyor, Merkez Bankasi da faizleri arttirma yoluna gittigi icin hisselerin kisa vadede artik bu hizda yukselmeyecegini dusunuyorum. Ancak cok fazla dusecegini de tahmin etmiyorum (keske dusse de biz de ucuzundan uzun vadeli kagit alsak). Business Standard gazetesinin haberi:

"India, along with three other emerging markets, grabbed the honours in the first quarter of calendar 2006 with an average 20 per cent returns.

During the quarter, Moscow Times of Russia topped the chart with 22.35 per cent returns, followed by OSE All Share of Norway at 20.81 per cent and Karachi 100 of Pakistan at 20.19 per cent. In comparison, the benchmark BSE Sensex stood at the fourth spot with 20.03 per cent returns.

Among the other major markets, while Japan’s Nikkei rose 5.89 per cent, Hong Kong’s Hang Seng, Nasdaq composite, FTSE 100, and NYSE composite all gained over 6 per cent each. Australia’s S&P/ASX 200, Straits Times of Singapore, ISE National-100 of Turkey and AEX General of the Netherlands gained over 7 per cent each.

The only Asian index to lose ground was South Korea’s KOSPI, which fell around 1.4 per cent. Though the Sensex has hit record highs in the recent weeks, market players do not expect its sizzling run to continue. On April 10, the index closed at 11662.55 after a day of extreme volatility.

Sandip Sabharwal, chief investment officer (equities), Lotus India AMC, feels India would underperform other emerging markets over the next couple of months since it is already overvalued.

“At a forward P/E of 17, the Indian equity market is commanding a higher valuation compared with the average P/E of 10-13 for other emerging markets. So, in that sense, we might see some cool-off,” Sabharwal said."

Read More!

Acısız olur mu?

Serhan Çevik....
Türkiye hakkında uzak ara en iyi yorumları yazıyor.
Ne demiş?

Yazının başlığı Adjustment Pain. Tamamını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

"Agriculture and manufacturing sectors are no longer a silo of low-paying jobs. Along with structural adjustments in manufacturing sectors, employment in the agriculture sector declined by 15.9% in the past four years. As a result, the sector now accounts for 27.0% of total employment, down from 35.2% just a couple of years ago. The adjustment phase may be painful for certain segments of the society, but given Turkey’s extremely low farm productivity, these changes, if proved sustainable, will no doubt bring a new dynamism to the economy. Indeed, we are already seeing early signs of factor reallocation. Non-farm employment, for example, increased by 17.1% and led to a marked drop in the non-farm unemployment rate from 15.1% to 13.7% last year. In other words, the economy is creating jobs, but the composition is changing in line with the changes in Turkey’s economic structure away from low-skilled, low-paying jobs. This is why, in order to raise the demand for labour, the authorities need to introduce reforms that would reduce the productivity-adjusted cost of labour relative to the cost of capital in Turkey and to the cost of labour in other countries."

Değişim ve sosyal maliyet konularında kat edecek daha çok mesafemiz var. Read More!

Granger Causality Nedir: Nedensellik

Büyüme rakamlarını çok önemsiyorum. Çünkü ekonomide büyüme rakamları uygulanan politikaların doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koyan bir karne hükmündedir. Uygulanan para politikasının sonuçlarını, faiz-yatırım ilişkisini, devletin yaptığı harcamaların seyrini bu rakamlardan görebilirsiniz. Bunun için sanıldığının aksine fazla ekonomi teorisine, bilgisine ihtiyacınız yoktur. Kabaca, "Üretim eşittir tüketim", ya da "ne üretildiyse o harcanmıştır" dersiniz eşitliğin iki tarafını incelersiniz. Üretim tarafında hangi sektör ne kadar üretmiş detaylı olarak açıklanmaktadır. Harcama tarafında tüketimi kimlerin yaptığı, özel-kamu ayrımı, yatırıma ne harcandığı, bu yatırımı kimlerin yaptığını görebilirsiniz. Ama görmek istemeyene hepsi boş tabiki. Babamın kulakları çınlasın, sürekli tekrar eder: "Ay yok diyen gözsüze var desen ne kar eder?"

Türkiye'nin yakaladığı hızlı büyüme trendini ideoloji, cehalet, çapsızlık, at gözlüğü, şu ya da bu nedenle farklı nedenlere tahvil edenlere, her ne kadar akademik birikimlerine, konumlarına saygı duysam da, katlanamıyorum. Evet, Erinç Yeldan bu ülkenin yetiştirdiği en önemli akademisyenlerden, iktisatçılardan (Iktisat nedir) biridir. Ancak safsata sayın Yeldan da söylese, Başbakan da söylese, ben de söylesem safsatadır. "Biased" yorumlar, hipotezler yorum, hipotez değil propoagandadır. Burada teorik bir yanlışlık, ekonomi bilgisi bazında bir yanılgı değil bir etik sorunu vardır.

Özelleştirmeye, özel sektöre karşı olabilirsiniz. Ancak bu fikirleri savunurken özel bir üniversitede çalışma tercihinizi de açıklamanız gerekir. Bu tıpkı Madonna'nın Amerikan karşıtı olması gibi bir çelişkidir. Ya da "dünyanın dört bir yanından küreselleşme karşıtlarının internet üzerinden bir araya gelmeleri", ya da internet üzerinden küreselleşme karşıtı söylemlerde bulunmak gibi. Ben tarih kitaplarına baktım ama ilgili birşey bulamadım: 17. ve 18. yüzyıllarda "anti-gravitation" taraftarları var mıydı acaba? Bilgisi olanlar bu konuda beni aydınlatırsa sevinirim.

Gelelim yeniden ekonomiye: Türkiye'nin peşpeşe on altı çeyrek pozitif büyümesi, hem de ortalama trendin hayli hayli üstünde oranlarda büyümesi, bu süreçte izlenen politikaların doğal bir sonucudur. İzlenen politikalardan kastım, sıkı para, sıkı maliye ve sürdürülen yapısal reformlardır. Bunlar sır değildir. Para politikasını Merkez Bankası'ndan, maliye politikasını bütçe rakamlarından, yapısal reformları da AB sürecinden izleyebilirsiniz. İddiam (ya da iddiamız) şudur ki bu üç ayakta aksama olmadığı sürece Türkiye yüzde 5 değil, yüzde 7'nin üzerinde büyümeye devam edecektir. Riskler yok mudur? Vardır. Ama teoride "reform fatigue" olarak adlandırılan süreçlerin yaşanması normaldir, gelip geçici olması beklenir. Her üç ayağı da yakından izleyen biri olarak henüz tehlike arzedecek bir bozulma görmüyorum. Olsaydı National Bank of Greece yöneticilerine ve danışmanlarına aptal dememiz lazımdı. Onların bu üç ayağı da benden daha sıkı izlediklerini düşünüyorum.

Ne görüyoruz? Bütçe açığı rekor düzeylere düşmüş durumda. Bunun ekonomik yansıması tabiki olumlu olacak. Hele iktidar "denk bütçe" ile seçime gitmenin tadını bir kez alırsa çok da uzak olmayan bir gelecekte Türkiye'nin hangi noktalara geleceğini hep beraber göreceğiz. Hemen not edeyim. Şu anda Türkiye'nin önündeki esas tehlike seçim barajıdır. Yüzde 10 barajı çok yüksektir. 2007 seçimlerinde barajı geçen tek partinin AKP olma olasılığı oldukça yüksektir. Bu da aslında toplumsal dinamikler gereği CHP, Cumhuriyet gazetesi ve militarizm sevdalıların ekmeğine yağ sürmektedir. Ama darbe sevdalıları sevinmesinler, AB sürecine endekslenmiş bir Türkiye'de 'Asr-ı Saadet'e geri dönme hayalleri gerçekleşmeyebilir. "Tehlikenin farkında mısınız?" Yok, şöyle yazacaktık: "?zınısım adnıkraf ninekilheT"

Bu konuda tahminim, AB'nin bu kadar yüksek bir seçim barajı ile seçime gidilmesine izin vermeyeceğidir. Buna bazıları istediğimiz gibi seçime gideriz AB ne karışır diyebilir. Bu "AB'ye evet, ama ulusal bağımsızlıktan ödün vermeden"ci komedyenlere bir çift lafım var. Ya bizi salak yerine koyuyorsunuz ya ne dediğinizi bilmiyorsunuz. Çünkü, AB tam anlamıyla "ulusal bağımsızlık"tan ödün vererek birlikte yaşama, beraber hareket etme üzerine tesis edilmiş bir birliktir.

Konuyu sık sık dağıttığımın, bir kaç yazıyı tek yazıda birleştirdiğimin farkındayım, sıkılan da okumasın, gitsin 'Aliye' falan izlesin, ya da sezon sonu geldi güzel maçlar var. Ama tekrar büyüme konusuna geri dönüyorum.

Onca eleştirinin aksine, son dört yılda aslında tam da istenenler olmaktadır:
1. Kamu yatırımları düşük kalmakta, yatırımları özel sektör yapmaktadır. İstenen de devletin patates yetiştirip pantolon dikmeyi bırakıp işini gücünü yapmasıdır. Yapılan da budur.
2.Tarım nüfusunu azaltmamız gerekmektedir, tarım nüfusu azalmaktadır.
3.Sanayi ve hizmetler sektörünün istihdam yaratması gerekmektedir, yılda ortalama bir milyon yeni istihdam yaratılmaktadır.
4. Her sektörde verimlilik artışı şarttır. Verimlilik, nasıl hesaplarsanız hesaplayın, nereden ölçerseniz ölçün artmaktadır.
5. Verimlilik sorunu olan sektörlerin ölmesi gerekmektedir, tekstil can çekişmektedir. Türkiye'nin "nalbantların çocukları aç kalacak" endişesiyle "nalbantçılığı" koruyacak, gereksiz yere at, katır, eşek besleyecek hali yoktur. Nalbant ne demek diye soran varsa verdiğim örnek tam yerine oturmuştur.

Gelelim sermaye hareketlerine.
Ekonomik büyümeyi sermaye girişleri ile açıklayan senaryo benim daha önce yazdığım 'Trabzonspor-led growth' senaryosu ile eşdeğerdir, komiktir, güdüktür, zavallıdır. Sebep-sonuç ilişkisinden bihaberdir. Sermaye girişi diye genel bir ifade kullanarak kestirip atmak ya cehaletten ya da kötü niyetten, yukarıda bahsettiğim 'biased' görüş niyetindendir. Bizim de bunu yutmamız beklenmektedir. Kısa kesip, bu arkadaşların Çin'e giren yabancı sermaye rakamlarına bakmalarını tavsiye edeceğim.

Efendim, bu yabancı sermaye denen şeyin sıcağı vardır soğuğu vardır, hırlısı vardır hırsızı vardır, hadi biraz akademik gözüksün, 'risk-averse'i vardır, 'risk-lover'i vardır. Mesela şöyle bir soru sorsam; bu yabancı sermaye madem 'yüksek getiri'yi pek seviyor, reel faizlerin rekor seviyede yüksek olduğu yıllarda nerelerdeydiler acaba? Niye gelip faizleri düşürmediler, biz de büyüyemedik, ikide bir tosladık duvara? Ne garip ki o zamanlar ortalıkta yoktular ama Türkiye'de reel faizler tarihinin en düşük seviyelerine inince hababam akmaktalar. Asıl mesele tam tersi olmasın: Acaba bir kaç paragraf üstte yaptığımız analizi onlar da yapabiliyor, yüksek büyüme trendini görüyor olmasınlar?

Büsbütün hışır olmayan herkes bilir ki, ithalat GSMH hesabı üzerinde negatif etki yapar. Yine az çok bilgi sahibi kişiler bilir ki Türkiye'de yüksek ithalat, dolayısıyla yüksek cari açık, ekonomik büyümenin sonucudur, sebebi değil. Rakamlara kıçından bakmazsanız, Türkiye'nin net tüketim malı ihracatçısı, net yatırım ve ara malları ithalatçısı olduğunu görürsünüz, ihracat yapmak için de ithalat yapmak durumunda olduğunuzu bilirsiniz. İthalat artıyor diye felaket tellalığı yapanlar, "bilgisayar almayalım bizim sekreter daktilo ile işimizi görür" basitliğindedirler. "Döviz kuru çok düşük, azıcık yükseltelim, birazcık enflasyondan zarar gelmez" diyenlerin ya tuzu kurudur, ya da gelir dağılımında bozulmaktan fayda sağlamaktadırlar. Aslında tam olarak 2001 yılını istemektedirler. Hani şu Trabzonspor'un düşmekten son anda kurtulduğu yıl: Cari işlemler dengesi fazla vermiş, döviz kuru yukarıda, azıcık(!) enflasyon da var, ne güzeldi o günler!

Dürüstçe şu soruma cevap istiyorum: Şimdi cari fazla veriyor olsaydık, bu sefer de "ulusal sermayemiz dışarı kaçıyor" diyecek miydiniz?

Efendim, bu cari açık ve sermaye girişi meselesi sizi biraz aşıyor sanırım. Ödemeler dengesi adı üstünde denkliktir. Denklik nedir? İlkokuldan biliyoruz. Sağ ve sol taraf birbirine eşittir. Eğer cari açık veriyorsanız ya sermaye girişi olacak ya da sermayeden yiyeceksiniz, yani rezervlerinizden karşılayacaksınız. Bunlardan ikincisi sürdürülemez. Rezervler değişmedi varsayalım (kaldı ki rezervler artıyor), ne kadar cari açık veriyorsanız o kadar sermaye girişi olur. Yani üretim, ihracat yapmak istiyorsanız, ya da verimlilik artsın, sekreter kızımız daktiloya mahkum kalmasın diyorsanız, ithalat yapacak, bu ithalatı da "bir şekilde" finanse edeceksiniz. Bir şekilde dediğime bakmayın. Aslında iki şekilde: Ya başkaları gelip sizin için doğrudan yatırım yapacak (FDI), ya da borçlanacaksınız. Sıcak para, yani yabancıların gelip borsadan hisse senedi alması (spekülatif veya kalıcı), ya da ikincil piyasada hazine bonosu da bir nevi borçlanmadır, vadesi belirsizdir.

Neticede, her iki şekilde de asıl hikaye aynıdır: Başkalarının tasarruflarını kullanmak. İçeride tasarrufunuz yoksa buna mecbursunuz. Yok, madem tasarrufum yok yatırım da yapmayalım diyorsanız o başka. O zaman da pek sevdiğiniz "iş, aş, fakirlik, gelir dağılımı" sorunlarına çözümünüz beklenmektedir.

Eğer finansman tamamen FDI ise dert etmenize gerek yoktur. Sıkça söylendiği şekliyle, adamın yaptığı binayı yükleyip götürecek hali yok. Ya da Türk Telekom'u, Garanti Bankası'nı satmaya kalksa en az bir sene sürer. Borsada satıp çıkmaya benzemez.

Borçlanma konusu ise biraz karışık. Kimin borçlandığı önemlidir. Bizim alışkın olduğumuz model ulu devletimizin borçlanması, borçlanamazsa IMF'den para dilenmesidir. Geçmişte yapılan budur. Şimdi ne yapıldığını görmek istiyorsanız TCMB'nin sitesine gidin orada yazıyor.

Özel sektörün borçlanması ise beni ilgilendirmez. Borcu alan düşünsün, çünkü ödeyecek olan o. Ödeyemezse bankasına, fabrikasına, şirketine, işletmesine, malına mülküne el konur, haciz gelir alacaklıya verilir (Sermaye düşmanı arkadaşlar pek sevinirler sanırım). Yani hoş olmasa da, bir nevi "de facto FDI".

Demek ki neymiş?

Sermaye girişleri ve büyüme oranlarını bir grafikte birleştirip anadan üryan Arşimed misali "Buldum! Buldum" diye ortalığa çıkılmayacakmış. Yağmur yağması ile şemsiye açılması arasında ilişki var diyerek bulutsuz havada "bak şimdi şemsiyemi açacağım, yağmur yağacak" denilmeyecekmiş. Şimdi "speculative-led growth", "jobless growth" meraklıları literatürden biraz da "productivity-led growth", hadi biraz cafcaflı olsun, "determinants of growth and the role of structural reforms" konularını araştırsınlar.

Farkında mısınız her yazımdan bir "further research area" çıkıyor. Read More!

Osminyum, Osmium Gerçekleri

Izlenimler bir geyigi haber yapmis, ekonomik boyutunu da biz tartisalim dedik. Osminyum diye bir maden varmis, cok degerliymis, en buyuk rezervleri de bizdeymis, satip zengin olabilirmisiz. Once gercekten boyle bir maden var mi, degerli mi diye arastirdik. Wikipedia gercekten boyle bir maden oldugunu, graminin da cok pahali oldugunu, ve en buyuk rezervlerin de Turkiye de oldugunu soyluyor. Demek ki tamamen yalan bir haber degil bu. Ancak bu madenin kullanim alanlari hakkinda sunu soyluyor:

"Because of the extreme toxicity of its oxide, osmium is rarely used in its pure state, and is instead often alloyed with other metals that are used in high wear applications. Osmium alloys are very hard and along with other platinum group metals is almost entirely used in alloys employed in the tips of fountain pens, phonograph needles, instrument pivots, and electrical contacts. Osmium tetroxide has been used in fingerprint detection and in staining fatty tissue for microscope slides. As a strong oxidant it cross-links lipids thus fixing biological membranes in place. Futhermore osmium atoms are extremely electron dense making OsO4 an important stain for transmission electron microscopy(TEM) studies of a wide range of biological materials. An alloy of 90% platinum and 10% osmium (90/10) is used in surgical implants such as pacemakers and replacement pulmonary valves. The tetroxide (and a related compound, potassium osmate) are important oxidants for chemical synthesis, despite being very poisonous. In 1901 an Austrian chemist - Auer von Welsbach - developed the Oslamp with a filament made of Osmium. After only a few years, osmium was replaced by the more stable metal tungsten (originally known as Wolfram). Tungsten has the highest melting point of any metal and using it in light bulbs increases the luminous efficacy and life of incandescent lamps."

Ingilizce bilmeyenler icin soyleyelim, Osminyum'un oksidi cok zehirlibir maddeymis ve bu yuzden endustride nadiren saf olarak kullaniliyormus. Kullanim alanlari sinirli ve genelde diger madenlerle karistirilarak kullaniliyormus. Ayrica baska kaynaklardan bu madeni cikarma maliyetinin cok yuksek oldugunu da okudum. Gorunen o ki, hemen hemen kimse bu madeni kullanmiyor, kullanmak isteyen olursa da hayvan gibi bir fiyat odemesi gerekiyor. Colde susuzluktan olmek uzere olan adama kac liraya su satarsiniz? Osmium da iste bu fiyattan satiliyor. Simdi siz cikip da bizde 100,000,000,000 gram Osmium rezervi varmis, bunun grami $100,000 ise bu rezervlerin degeri 1 katrilyon dolardir demeniz sacma olur. Siz piyasaya sundugunuz miktari arttirdikca bu malin fiyati duser. Zaten cok talep de yok. Bunu isleyecek teknoloji de yok, uretmeye gerek de yok. Ha, soylemeyi unuttum iridium osmium'a benzer ozelliklere sahipmis ve endustride daha cok tercih ediliyormus.

Geyikcilerin soyledikleri suna benziyor, silikonun grami $10, silikon kumdan yapiliyor, Turkiye'de de kumdan bol ne var? Cevap veriyorum: Turkiye'de bundan bol geyik var, hem de dalli budakli geyik. Read More!

Denetim Nasil Yapilir?

Insanlar genelde rasyoneldirler. Hepsi rasyonel degildir ama cogu oyledir, odullere ve cezalara tahmin edilebilir sekilde tepki verirler. Nasil tepki verirler?
Bu sorunun cevabi ekonomi literaturinde (Choice under uncertainty, Kahneman(yandaki resim)) acikca analiz edilmistir. Yasalari cigneyen birisi bunu bir cikar saglamak icin yapar; yasalari cigneyip cignememe karari verirken getiriye bakar, yakalanma olasiligina ve alacagi cezanin siddetine bakar. Insanlarin suc islemesini onlemek istiyorsaniz iki noktaya dikkat etmeniz lazim: yakalanma olasiligini arttirmaniz ve yakalanma durumunda cezalari arttirmaniz gerekir.
Avrupa’nin ve Amerika’nin bazi yerlerinde trenlere veya otobuslere bindiginiz zaman sofor’e bilet gostermek zorunda degilsinizdir. Ote yandan, Insanlarin para vermeden seyahat etmesini onlemek icin rastgele bilet kontrolu yapilir ve biletsiz yakalananlara belli bir miktar ceza verilir. Diyelim ki bilet fiyati $1 olsun, ve denetimlerde yakalanma olasiligi %1 olsun. Detaya girmeden insanlarin risk-notr oldugunu varsayalim. Bu durumda eger ceza miktari $100’in altinda ise mantikli davranis hic bir zaman bilet almamaktir. Insanlarin bilet almalarini saglamak icin ya yakalanma olasiligini arttirmaniz gereklidir ya da ceza miktarini (ya da ikisini birden).

Ekonomideki kayitdisiligin onune gecmenin veya insanlarin kurallara uymasini saglamanin yolu da budur. Yakalanma olasiligini ve cezalari arttirmamiz gereklidir. Oysa Turkiye’de son yillarda vergiler arttirilarak yasadisi davranis getirisi dolayli olarak arttiriliyor ve bir bakima bu davranis bicimi tesvik ediliyordu. Rahsan Ecevit’in zorlattigi ”Genel Af” ise potansiyel cezalarin azaltildigi mesajini veriyordu. Bu kosullar altinda sehirlerimizde kapkac, hirsizlik, ve hatta cinayet siradan olaylar halini aldilar. Dalga geciyorum zannedeceksiniz ama ekonomik teori cozumun ”sallandiracaksiniz bunlarin birkacini, gor bakalim bir daha yapabiliyorlar mi” oldugunu soyluyor.


Yakalanma olasiligini arttirmanin bir yolu denetimlerin arttirilmasidir, ancak bunun bize bir maliyeti vardir ve %100 denetim yapmak ta hem fiziksel hem de ekonomik olarak uygulanabilir olmayabilir. Diger bir cozum ise ispiyonculuktur. Hukumet akaryakit kacakciligini onlemek icin boyle bir cozum dusunmenkte (Aksam’in haberi).


Suclular icin en iyi strateji ise yakalanma olasiliginin dusurulmesidir, bunu saglamanin en gozde yolu ise polise veya diger kamu gorevlilerine rusvet vermektir. Goruldugu uzere cezalarin ve denetimlerin arttigi bir durumda rusvetin artmasini beklemek cok dogaldir. O yuzden bu konuda bir sistem tasarlarken bu noktaya da dikkat etmek gerekir.


Diger bir cozum noktasi ise suc isleyenlerin potansiyel kazanclarini azaltmaktir. Liberal ekonomistler genelde bu noktayi savunurlar: vergileri azaltin, uyusturucu maddeleri serbest birakin, vs.

Siz ne dusunuyorsunuz? Read More!

Bazı horozlar öttükleri için güneş doğuyor zannederler

Kim demiş bir önceki yazıda iddia ettiğim tezin teorik altyapısı yok diye?

"Efendim, herkesin malumudur, Trabzonspor Karadeniz bölgemizin sembol takımıdır. Diğer Anadolu klüplerine nazaran üç büyük İstanbul takımına daha fazla kafa tuttuğu için de seveni daha fazladır. Bu nedenle taraftar kitlesi azımsanmayacak ölçüdedir. Diğer yandan, yine herkesin malumudur ki Karadeniz bölgesi İstanbul'a yoğun bir göç vermiştir. İstanbul'da az çok kiralık evde oturanlar bilir ki evsahibi Hacı Amcaların ekseriyeti Karadenizlidir. İfade etmek istediğim nokta, bu vatandaşlarımızın birikimlerinin yüklü ve bir o kadar da kıymetli olduğudur.
Efendim, olay şudur ki; Trabzonspor'un ligde aldığı sonuçlar 'geniş kitleler'in moral motivasyonu üzerinde çok etkilidir. Malum, moral motivasyon da başta tüketim olmak üzere diğer harcamalar üzerinde pozitif yönlü etki yapar. Buna ister 'boom' deyin ister 'bubble', öyle işte.

Bir önceki yazımda da ortaya koydum. 2001 yılında Trabzonspor 1. ligden düşmekten son anda kurtulmuş. Trabzonspor'un puanı 40, ligden düşen Rizespor'un puanı 37. Tamı tamına 49 gol atıp 60 gol yemiş, averaj eksi 11. Bu moralle insan tüketim mi yapar. İç talepte müthiş bir daralma, zincirleme etki ile bütün ekonomi üzerinde daraltıcı bir etkisi olmuş.
Ama 2004 senesinde Trabzonspor ligi şampiyon olan Fenerbahçe'nin sadece dört puan gerisinde ikinci olarak tamamlamış. Bu moralle, laz uşakları da çıkarmışlar yastık altındaki, sandıklardaki birikimlerini, har vurup harman savurmuşlar. Sonucu biliyorsunuz, ekonomi daha önce görülmemiş bir şekilde yüzde 10 civarında büyüdü. Ekonomik büyüme işsizliği düşürmedi diyorlar. Trabzonspor şampiyon olsaydı da görseydiniz işsizlik oranlarını.
Nitekim 2005 ve 2006'da tekstil sektöründeki sıkıntının önemli bir kısmı da Trabzonspor'un -malum olduğu üzere- bu sezon aldığı istikrarsız sonuçlardan dolayı kaşkol satışlarının düşmesinden kaynaklanmakadır."


Tabi bir kaç sorun var. Neden Trabzonspor da Fenerbahçe değil, onun taraftarı daha çok denebilir. Üstelik Fener uzun zamandır iyi durumda. Ya da Trabzonspor'un üst üste bir kaç sene şampiyon olması durumunda 'spekülatif büyüme'nin (speculative-led growth mu diyorduk?) sustainable olup olmadığı sorgulanabilir. Ekonomistin görevi bunları cevaplamaktır. Bu soruları ilgilenen akademi mensuplarına 'further research area' olarak bırakıyorum. Bi el atın şu meseleyi çözelim.

Ben çok eğleniyorum, ya siz? Read More!

Ekonometrik Analiz

Regresyon yapmak her babayigidin harci degil. Isi bilmek lazim. Isi bilmek ise sadece ekonometrik teknigi bilmek demek degildir, analistin ekonomi teorisinin saglam olmasi da lazimdir. Baris, Erinc Yeldan'in yaptigi spekulatif sermaye akisi ve ekonomik buyume arasindaki iliskiyi inceleyen analizi asagida elestirmis, konuya bir yorum da ben getireyim.

Baris, ozetle, iki degisken arasinda korrelasyon olmasi bunlardan birinin digerinin nedeni oldugu sonucunu cikarmaz demis. Ancak spekulatif sermaye akisi ile ekonomik buyume arasinda teorik olarak da bir baglanti var gibi. Erinc Yeldan'in hipotezine gore disaridan giren sermaye ulke icerisinde varlik fiyatlarini yukseltip faizleri dusurerek ekonomik buyumeyi normalde olmasi gerekenden daha yuksek bir seviyeye cikarmaktadir. Kimisi buna hormonlu buyume, kimisi balon gibi isimler takmaktadir. Yanlis bir iliski degil ortaya atilan, ama dogru da degil. Eksik. Burada acikca soylenmeyen varsayim spekulatif sermayenin rastgele bir bicimde girip ciktigidir, yani bagimsiz bir degisken oldugudur. Belki, uluslararasi likidite bollugu ile spekulatif sermaye arasinda bir baglanti kurmustur bilmiyorum (kuranlar var) ama farketmez o da yanlis. Erinc Yeldan'in hipotezinin zayif oldugu nokta da burasi.

Is uluslararasi sermaye bollugu ile baglantili olsaydi, biz 2001 krizine girdigimiz zaman uluslararasi para musluklari sonuna kadar aciliyordu. Para musluklari acilirken Turkiye'ye daha fazla sermaye girmesi gerekmez miydi? Aksine para cikisi gerceklesmis. Bu, dikkatli analistlere Turkiye'ye giren spekulatif sermaye miktarinin bagimsiz bir degisken olmadigini ima ediyor. Biz aylardir ne diyoruz burada? Iceriye giren spekulatif sermaye bir neden degil bir sonuctur. Sermayenin akisini net getiri beklentileri belirler; net getiri ise Turkiye'de beklenen risk-notr getiri (risk adjusted expected return) eksi sermayenin maliyetidir. Erinc Yeldan sadece sermayenin maliyetine bakip bir hipotez ortaya atmis, bariz bir sekilde eksik bir hipotez.

Bizim dedigimiz ise su: hukumetin kati mali disiplini ve TCMB'nin kati para politikasi ulkenin algilanan riskini azaltmis, yani bir bakima yatirimcilarin ulkeye olan guvenini arttirmistir. Bu yuzden de sermaye akisi (hem spekulatif hem de uzun vadeli) son yillarda artiya donmustur. Bu sermaye akisinin buyumeye etkisi tartismasiz bir sekilde olumlu olmustur. Bati'da merkez bankalarinin faizleri arttirma egilimleri sermayenin maliyetini arttiracaktir, kuskusuz bunun bizim buyumemize etkileri olumsuz olacaktir ama AKP gecmisteki politikalarina devam ettikce ulkeye guven artmaya devam edecek ve bu olumsuz faktoru dengeleyecektir. Erinc Yeldan'in kacirdigi nokta burasi. Eee, bu noktayi kacirirsan bu gunlerdeki gelismelerden cikaracagin sonuc onunki gibi karamsar bir sonuc olacaktir. Biz bosuna Unakitan'i desteklemiyoruz, Turkiye'nin onunu acan maliye ve para politikasidir, bu politikalarda kararli bir sekilde devam ettigimiz surece karsimiza cikan olumsuzluklari zorlanmadan asacagiz.

Bakin, Erinc Yeldan'la bircok noktada ayni seyleri soyluyoruz, ancak farklilik gosterdigimiz bir nokta var ve sonuclarimiz birbirinin ziddi. Zaman kimin hakli oldugunu gosterecek (burada aslinda ustu kapali bir sekilde zaman beni hakli cikaracak diyorum ama tabii ki tahmin yaparken mutevazi olmak zorundasiniz). Read More!

Trabzonspor and GNP growth

Figure below depicts the dependence of growth on the scoring performance of Trabzonspor. On the left-hand side of figure, we numerate the scoring and conceding performance of Trabzonspor. The scoring performance of Trabzonspor is expressed as the ratio of conceded goals per game to the overall average per sum of points achived in the soccer season. On the right-hand side we have the growth rate of the GDP. The Figure discloses the dependence of the growth rate cycles to the up- and down-performance of Trabzonspor very clearly. At times of better defense play by Trabzonspor, as in 2000 and in 2003 and 2004, GDP growth was rapid. Declines in the growth rate are directly related to the poor defensive play of Trabzonspor as in 2001.

Image Hosted by ImageShack.us

Thus, the figure closely depicts the overall dependence of the GDP growth on the performance of Trabzonspor defenders. In this sense, it would only be proper to characterize the ongoing Turkish growth patterns as being driven by speculative goals conceded by the opponent teams.

Isn't this interesting, and convincing?
No?

Then, try this:

"Figure 1 depicts the dependence of growth on the financial capital flows. On the left-hand side of Figure 1, we numerate the financial capital inflows in quarterly periods. The financial capital flows are expressed as the sum of the finance account and the net errors and omissions terms of the balance of payments statistics. On the right-hand side we have the growth rate of the GDP. The Figure discloses the dependence of the growth rate cycles to the in- and out-flows of financial capital very clearly. At times of heavy inflows of foreign finance capital, as in third quarter of 2000 and second and third quarters of 2004, GDP growth was rapid. Declines in the growth rate are directly related to the outflows of foreign finance capital as in 2001.

Image Hosted by ImageShack.us


Thus, the Figure closely depicts the overall dependence of the GDP growth on the direction of the flows of foreign finance capital. In this sense, it would only be proper to characterize the ongoing Turkish growth patterns as being driven by speculative finance.
" [Erinç Yeldan, Turkish Macroeconomics under the IMF Program: Strangulation of the Twin-Targets, Lopsided Growth and Persistent Fragilities]


When I was typing down this piece, Trabzonspor was playing against Genclerbirligi. As of this weekend, it is the 29th day of the Super League in the 2005-2006 soccer season. My model suggests that Trabzonspor should win all the six games left and score 23 goals without conceding any. If that will not be the case, I will claim and inform the soccer federation that Trabzonspor's games are fixed. I am absolutely sure and I have no doubts that my model is correct, and also accurate. Because I am an "independent" economist.

Our advice: The economy administration, and the Central Bank of course, should assist Trabzonspor financially for signing contracts with first-class defenders next season in order to boost the GNP growth in 2006 and 2007. Read More!