Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

‘’Bunların döneminde ekmeği karneyle alıyorduk’’

Ya da o dönemin deyimiyle tayınlama denilen olay.

Eleştirmeden-savunmadan önce popüler söylemleri ve siyasi çıkar için kullanılma durumlarını önbelleğimizden temizliyoruz. Çünkü objektif olmak ilk seçenek, sonra da dönem ve durum analizi yapmak gerek.







‘Haddime değil ama..’ diyerek başlıyorum:

1 Eylül 1939, İkinci Dünya Savaşı başladı. Türkiye iki taraftan da gelen baskılara rağmen bu savaşa dâhil olmadı. (Ancak 23 Şubat 1945 yılında fiilen olmasa da İtilaf cephesine savaş ilan ederek politik yerini belli etti).

Atatürk’ün daha başlamadan önce bu savaşı tahmin etmesi ve önlemleri ona göre almaya çalışmasına rağmen 1938 yılında vefat etmesi, savaş öncesinde Türkiye’ye zaten her yönden olumsuz yönden etkileyen bir duruma sokmuştu. TBMM, Atatürk ile benzer görüşlere sahip olan İsmet İnönü’yü 2. Cumhurbaşkanı olarak seçti.

Sene 1940, 2. Dünya Savaşı’nın tarafların dışındakilere etkilerini yavaş yavaş göstermeye başladığı yıllar. Bu savaşa girmesek de dışa açık bütün ülkeler gibi Türkiye de sosyoekonomik olarak darbe yedi.
Savaştan önce Türkiye’nin almış olduğu ‘silahlı tarafsızlık’ kararı ekonomik olarak ülkenin gelişimine büyük darbe vurmuştu. Bu politika çerçevesinde 18 milyon civarı olan nüfusun 900.000’i silah altına alındı. Bu durumun üretime olan katkısının ortadan kalkmasına ilave olarak beslenme ve barınma gibi ihtiyaçlarının da ortaya çıkması ile ülkeye olan ekonomik yük hayli arttı. Askeri harcamalara bütçenin %60’ı gibi çok yüksek bir oran ayrıldı. Bu harcamaları kaldırması olası olmayan Türkiye emisyon dediğimiz para basma olayına girdi. Bunun sonucu da kaçınılmaz son olan enflasyon oldu.

1938 yılını baz alırsak 1943 yılına geldiğimizde enflasyon %357 oranında artmıştı. Tarım %29, sanayi %22,3, diğer sektörler %22,1, GSMH %24,9 ve kişi başı gelir düzeyi %30,7 oranında azaldı. Üretimin 4’te 1’i kayboldu.

Bu olumsuzluklar baş göstermeden hemen önce 1940 yılında Milli Koruma Kanunu çıkartılarak devletin bir takım önlemler alması bu oranlarla karşılaşılmasını engelleyemese de olası daha vahim bir senaryoyu engellemişti.

Son bir kez daha özet geçersek:
- 2. Dünya Savaşına katılmamamıza rağmen aldığımız önlemler ekonomik açıdan ülkeye ciddi darbeler vurdu.
- Askeri yatırımlar dolaylı olarak diğer sektörleri de etkiledi.
- 1923 yılında alınan radikal ekonomik kararların 1929 Buhranı’nda sekteye uğramasından sonra tekrar toparlanan iç üretim ve dış ekonomik ilişkiler 1939 yılından sonra büyük bir sekteye uğradı.

Şimdi yazının başına gelebiliriz:

İç üretimin ve ithalatın dış konjonktürden etkilenmesi sonucu normal fiyat mekanizmalarıyla arzı arttırmanın mümkün olmaması ve/veya mevcut arzı koruyamaması tayınlama denilen uygulamayı başlattı. Bu uygulamaya kısa açıklama olarak ‘talep edenler arasında, arzı belli bir kritere göre paylaştırılması’ diyebiliriz. Yani herkes ihtiyacı olan şeyleri istediği kadar değil belli bir miktar kadar alabilecek. Ve bunu belirlemek için karne kullanılacak. Bu uygulama 13 Ocak 1942 tarihinde başladı. Hanedeki kişi sayısı kadar karne verildi. Örneğin kişi başı günlük 375 gr. ekmek alınabiliyordu.

Ve gelelim bu yazının nedenine;

Günümüzde ‘bunlar’ denilerek kendilerinin karşı cephesi olarak belirtilen ve dönemin hükümetini eleştirerek kutuplaşma siyasetiyle çıkar sağlamak amacıyla siyasi propaganda aracı olarak kullanılan tayınlama uygulamasının sadece siyasi beceriksizlik olarak görülmesinin/gösterilmesinin yanlış olduğunu, bu uygulama öncesi uygulanmak istenen ve kısmen uygulanan ekonomi politikalarının dış nedenler dolayısıyla sekteye uğraması ve bunun sonucunda dönemin hükümetinin hakedilenden daha ağır şekilde iç siyasette cezalandırılmasının yanlış olduğunu, ayrıca karne uygulamasının dönemin şartlarında mecbur kalınarak uygulanması ve benzer zamanlarda İngiltere ve Japonya’nın da bu uygulamaya başvurmasının bu mecburiyete kanıt olduğunu düşünüyorum.

Asıl sorulması gereken;

1923 yılından 1944 yılına kadar ayağa kalkmaya ve ayaklarının üstünde durmaya çalışan Türkiye’nin bu kısa aralıkta etkisi uzun yıllar süren 2 büyük kriz(1929 Büyük Buhran ve 1939-1945 2. Dünya Savaşı) yaşamasına rağmen kendi başına ekonomik olarak direnirken, 1944 Bretton Woods’tan sonra kurulan İMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların etkisine girerek ve 1946 Marshall Planı ile değişen ekonomik duruşunun ve girilen liberal akımın ülkeye nasıl bir etkisi olduğudur.(Bu yazıyı da Menderes’in Develeri adıyla önümüzdeki günlerde hazırlamayı düşünüyorum.)
Read More!

İMF’ye Borcun Sıfırlanması ve Dış Borç Durumu

    Türkiye, IMF’ye olan kredi borcunun 421 milyon dolarlık son taksitini 14 Mayıs'ta ödeyerek 19 yıl sonra ilk kez IMF’ye olan borcunu sıfırlamış oldu.
    
    Borcun sıfırlanmasının makro-ekonomik etkisinden ziyade psikolojik olarak Türk Halkı’nda bıraktığı etkiye baktığımızda ise sosyal medyadaki tepkilere ve haber sitelerindeki haberi sunuş şekillerinden yola çıkarak  son derece olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun nedenini sorgulamak için 52 yıllık IMF-Türkiye tarihine bakmamız gerekiyor.


    IMF-Türkiye Stand-By Anlaşmaları :


   

     Stand-by İngilizce ‘desteklemek’ anlamına gelmektedir ve IMF ile yapılan bir anlaşma türü olup IMF’nin ülkelerin ödemeler dengesinin ihtiyaçları için ayırdığı fonun terimsel karşılığıdır. 

    SDR ise 1970'te uluslararası likitideyi arttırmak için IMF tarafından yaratılan özel bir uluslararası rezerv aracıdır.




     IMF’den ilk borcu 1 Ocak 1961 yılında alan Türkiye bugüne kadar IMF ile 19 stand-by anlaşması yaptı.
   
    1 Ocak 1961 tarihinde IMF ile ilk stand-by anlaşması imzalandı. Türkiye'nin çektiği kredi tutarı 37.5 milyon SDR olarak gerçekleşirken kaynağın ancak  yarıya  yakını kullanıldı.
    
    1961 yılından 1978 yılına kadar her sene düzenlenen stand-by anlaşmaları genelde kısa solukluydu.
   
    1970'li yılların başından 1978 yılına kadar yaşanan durgunluk sonrası ard arda gelen 73 Petrol Krizi ve 74 Kıbrıs Barış Harekatı ve uygulanan ambargo sonucu zorlanan ekonomi nedeniyle 1978 yılında IMF ile ikinci stand-by anlaşması için imza atmak mecburiyet olmuştu.
    
    Cumhuriyet tarihinin en yüksek stand-by anlaşması ise Şubat 2002'de yapılan 12.821 milyon SDR’lik kredi anlaşması oldu. Bu anlaşmalar sonucu 2004 yılının temmuz ayı sonuna geldiğimizde IMF’ye olan toplam borç 21.6 milyar $’ı bulmuştu.
    
    Tüm bu anlaşmaların siyasi propaganda haline dönüşmesi ise çok geç olmadı. 60 Darbesinin hemen ertesinde başlayan borç alımı zaten bu nedenle siyasi malzeme olmaya çok müsait bir konumdaydı. Hem muhalefet hem iktidarın dönem dönem bu malzemeden yararlanması ise halkın bilinçaltında İMF'ye nefret olarak kaldı.
    
    Tabi ki bu borçlarla yapılan altyapı çalışmalarının, kurulan fabrikaların ve ödenen diğer borçların kısmen olumlu etkisi olduğunu belirtmekte fayda var. Kısmen dememin nedeni alınan borçların verimli kullanılamaması ve hatta bir kısmının hiç kullanılamaması sonucu gereksiz borç yükünün altına girmiş olmamızdandır.
    
    10 Mayıs 2008’de yapılan son stand-by anlaşmamızdan kalan 10 milyar $’lık kredi borcundan kalan 421 milyon $’lık son taksitin de ödenmesiyle 19 yıl sonra ilk kez borç sıfırlanmış oldu.
    
    52 yıllık bu süreç’in Türk Halkı’nda bıraktığı, deyim yerindeyse ‘bıkkınlığın’ son bulması yurtta geniş çaplı bir sevinçle karşılandı. Öyle ki yurdumuzun güzel insanlarından bir kesim İMF'nin cenaze namazını bile kıldı.
    
    Ancak IMF’ye olan borcun sona ermesi maalesef dış borcumuzun azaldığı anlamına gelmemektedir.
    
    Bu durumu Hazine Müsteşarlığı’nca yayımlanan ve TCMB tarafından izlenen Türkiye brüt borç stoku ve verilerinden görebiliriz:















    
    Bu tablodaki verilere göre; Türkiye’nin kamu ve özel sektör dış borç stokları çoğunlukla artan trendler sergilemiştir.
    
    Brüt dış borç stoğumuzun GSYİH’ye oranına baktığımızda ise IMF’den Cumhuriyet tarihimizin en yüksek kredisini aldığımız 2002 yılında  %56.2 ile en yüksek seviyeylerde olduğunu görüyoruz.
    
    Bu durum her ne kadar IMF’den aldığımız borç ile dış borç stoğumuzun GSYİH’ya oranı arasında bir paralellik olduğunu gösterse de ilerleyen yıllara baktığımızda IMF’den aldığımız borcun azalmasına rağmen dış borç stoğumuzda artış ağırlıklı değişimler olmuştur. Bu artışlar özellikle özel sektör ve kamu sektöründe meydana gelmiştir.

    Sonuç olarak; İMF'ye borcu sıfırlayıp Dünya Bankası'ndan 20 yıl vadeli borç almaya bir kredi kartıyla diğer bir kredi kartını ödemeye çalışmanın devlet boyutundaki hali dersek pek de yanlış olmayacak ve bu durumun göz boyama aracı olarak siyaset sahnesindeki tazeliğini koruyacağını düşünüyorum.



    NOT: Bu yazı benim hayatımda yazdığım ilk yazı ve dolayısıyla ilk teknik analiz olduğu için insaflı davranmanızı rica eder her türlü eleştiriye açık hatta ihtiyacım olduğunu belirtmek isterim. :)
Read More!

Muhteşem Sayı

Hıncal Uluç bugünkü yazısında Kanuni'nin çocukları hakkında okurlarını bilgilendirmiş:


Kanuni'nin oğulları..
Yılmaz Öztuna, kaleme aldığı Osmanlı tarihinde Kanuni'nin erkek evlâd sayısını onbeş olarak göstermektedir. Bunların dördü, Mehmed, Selim, Bayezid, Cihangir ve Abdullah, Hürrem'dendir.
Mehmet, Selim, Bayezid, Cihangir ve Abdullah 5 kişi ediyor sayın Uluç. Bir daha sayın isterseniz.
Gelelim 15 olan erkek evlat sayısına:

Tüm şehzadelere bir göz atalım.
Hep beraber sayalım:

1512'de doğup, 1521'de 9 yaşında ölen Mahmud
Bir
1515'de doğan ve Konya Ereğli'de 6 Kasım 1553'te babası tarafından boğdurulan, Mustafa
İki
Amasya'da 1526'da doğup, Bursa'da 1533'te boğdurulan Mehmed
Üç
sadece ölüm tarihi bilinen Ahmed
Dört
1521'de İstanbul'da doğup, 22 yaşında 1543'te Manisa'da çiçek hastalığından ölen Mehmed
Beş
bebekken ölen Abdullah
Altı
1524'de doğan ve 2. Selim unvanıyla tahta çıkan Selim
Yedi
1525'de doğup 1562'de öldürttürülen Bayezid
Sekiz
1543'te Kütahya'da doğup, 1562'de boğdurulan Orhan
Dokuz
1545 doğup, 17 yaşında 1562'de boğdurulan Osman
On
14 yaşında öldürülen Abdullah
Onbir
3 yaşında Bursa'da boğdurulan Mehmed
Oniki
İstanbul'da 1531'de doğup, ağabeyi veliaht Mustafa'nın idamında geçirdiği şoka bağlı olarak vak'adan 21 gün sonra 27 Kasım l553'te vefat eden Cihangir
Onüç
1554'de doğup, sekiz yaşında 1562'de vefat ettiği bilinen Orhan..
Ondört

Hürrem Sultan
Bu da bir eksik çıktı iyi mi? Şehzade Mustafa'nın 7 yaşındayken boğdurulan oğlu (Kanuni'nin torunu) Mehmet'in de bu listeye karışmış olma ihtimaline hiç girmeyelim. Bence bir eksik iyidir. İlk listedekilerden birini alıp ikinciye eklersek denkleşir. Mandık olarak...

What is Insider Trading Anomaly
Recent Academic Studies on Insider Trading
How to Profit Legally From Illegal Insider Trading
Insider Trading Returns Read More!

Zamanın Ötesinde

Yaşadığımız dünyadaki köşe yazılarını bitirdik; bu yazıda paralel evrendeki köşe yazarlarından alıntılar yapacağız.

Ertuğrul Özkök 22 Ocak 2010 tarihli yazısında paralel evrenden bildiriyor:

Murat Bardakçı, 31 Haziran 2001 günü Hürriyet’te yayımlanan çok ilginç yazısında, Eyüp Mezarlığı için “Nakşi tarlası” deyiminin kullanıldığını söylüyor.

31 Haziran günü yayınlandığına göre bence okumaya değer bir yazıdır çünkü bizim yaşadığımız evrende Haziran sadece 30 gün.

Hıncal Uluç'un paralel evrenden hukuk felsefesi dersleri verdiği 11 Ocak 2000 tarihli yazıdan alıntı:

Uygar batı "Sokakta başıboş hayvan olmaz" ilkesini hiçbir ödün vermeden, en katı şekilde uygularken, bizim Çevre Bakanlığımız, 31 nisan 1998'de valiliklere şu çağdışı, insanlık dışı tebliği göndermiştir:

Sayın Uluç ne dese haklı. Çevre bakanı sadece hukukun ilkelerini değil fizik kurallarını bile ihlal edebiliyor ne yazık ki! Neyse ki sayın Uluç bu işleri çok iyi biliyor, çok yakından takip ediyor.

Altan Öymen'in 27 Aralık 2008 tarihli yazısından alıntı:

Anayasa Mahkemesi, bu itirazı inceledi. 31 Kasım günü kararını verdi.

Karar verme süreci çok zorlu geçmiş olmalı. Baksanıza, günleri bile şaşırmışlar.

Özdemir İnce'nin 13 Ekim 2010 tarihli yazısından alıntı:

Değerli okurlar, 26 Aralık 2007; 22, 23, 29 Ocak 2008; 2, 8, 9, 23, 30 Şubat 2008 ve 5 Mart 2008 tarihli yazılarımda yabancı dillerden de örnekler vererek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örnek olarak aldığı, Nur Suresi’nin 31. ayetinin Türkçeye yanlış çevrilmiş olduğunu kanıtladım.

Sayın diyanet yetkilileri, lütfen değerli yazarımıza bu kadar çok mesai yaptırmayın. İyi gelmiyor.

Nuray Mert'in 19 Ocak 2010 tarihli yazısından alıntı:

Bakın, Berlin Duvarı’nın yıkışılının 20. yıldönümü münasebetiyle, yazılıp çizilenler arasında, Financial Times’ın Gorbaçov portresi yazısı bile, onu pek de olumlu bir çerçevede değerlendirmiyor (14 Kasım 2009). Bu yazıda, Gorbaçov, ne yaptığının farkında olmayan bir adam olarak değerlendirilmiş. Yine aynı münasebetle, The Guardian’da yayımlanan kendi yazısı da, mahçup bir kapitalizmin geldiği yer eleştirisi olmuş (31 Kasım 2009).

31 Kasım tarihi için bile gazetesine yazı yetiştirebildiğine göre Gorbaçov en azından çalışkan bir adammış bence.

Yıldıray Oğur'un 16 Mayıs 2010 tarihli yazısından:

27 Mayıs’ın 50. yıldönümünde ordu, devlet, darbecilerle birlikte hareket eden CHP ve darbenin PR’ını yapmış dönemin gazeteleri başta Menderes, Polatkan ve Zorlu ailelerinden ve Yassıada mağdurlarından özür dilemelidir.
Ne için mi mesela bunun için:

31 Kasım 1960 Pazartesi (*)

Yer: Yassıada

Saat: 13.30


Askeri darbe tabi bu. Kasım ayına "31 gün olunacaak, ol!" demiştir, Kasım 31 gün oluvermiştir. Emir demiri keser.

Halil Berktay'ın 21 Ocak 2010 tarihli yazısından alıntı:

31 Kasım’daki “Kemalizm ve Türkiye Solu” panelinde de söylemiştim sanırım : siyasette anlaşıyoruz da, teoride çok zor anlaşırız, yani hiç anlaşamayız demek lâzım.

Ben o paneli nasıl da kaçırdım! Ajandama not almıştım halbuki. Yoksa alamamış mıydım?

Yüksel Aytuğ'un 1 Mart 2007 tarihli yazısından alıntı:

Her yıl Oscar haftasında yılın televizyon yıldızlarına verdiğimiz Yakından Kumanda Oscar Ödülleri bu yıl da sahiplerini buldu. Ödül töreni 29 Şubat 2007 günü Haymana Antik Tiyatro'da yapılacak ve CNN International'dan naklen yayınlanacak...

Şimdi gel de CNN International'a hayran olma. Adamlar paralel evrenden bile naklen yayın yapıyor!

Orhan Miroğlu'nun 29 Nisan 2009 tarihli yazısından alıntıyla kapatalım:

Atatürk’ün Heper’in kitabında da yer alan 31 Şubat 1931 tarihli Adana konuşması şöyle:

What is Insider Trading Anomaly
Recent Academic Studies on Insider Trading
How to Profit Legally From Illegal Insider Trading
Insider Trading in Germany
Inside Information About the Massive Insider Trading Probe
Insider Trading Returns
Definition of Insider Trading Read More!

Hisse Senedi Balonları ve Isaac Newton

Hisse senedi balonları bir hissenin fiyatının gerçek değerinden çok daha fazla değer kazanması durumuna denir. Birçok balonun balon olduğu ancak balon patladıktan sonra geçmişe bakarak anlaşılabilir. Fakat bazı fiyat değişimlerinin gerçek değeri yansıtmadığı birçok kişi tarafından farkedilmiş olsa bile, yatırımcılar kısa sürede çok para kazanma umuduyla bu hisselerde alım yapmaya devam edebilir. Bu taktiğin mantığı, rallinin devam edeceğine güvenerek gelecekte hisseyi sizden daha “aptal” birisine satma umuduyla spekülasyon yapmaktır. (Greater Fool Theory)

Örneğin, geçen sene şampiyonluk hikayeleriyle BJKAS'ta oluşturulan balon sırasında büyük bir ihtimalle birçok kişi bu şekilde spekülasyon yaptı. BJKAS'taki artışın gerçeği yanstımadığı hemen hemen her yerde yazılmış olmasına rağmen -yıllık bazda fiyat kazanç oranı 6000'leri bulmuştu!-, herkes bu artıştan pay kapmak istedi. Balon patlamadan önce kendilerinden daha aptal birilerini bulabilenler kar ettiler, bulamayanlar ise zarar.

Pekiyi acaba bizim gibi küçük yatırımcılar her zaman kendimizden daha aptal veya iyimser birisini bulabilir miyiz? Bence bu sorunun cevabı gelmiş geçmiş en zeki insanlardan biri olarak kabul edilen Isaac Newton’un yatırım maceralarında gizli.

Yaklaşık 300 sene önce Güney Denizi Şirketi, Güney Amerika kolonileri arasında yapılacak ticaretin monopol haklarına sahip olacak şekilde İngiliz devletinin yardımıyla kuruluyor. Güney Amerika’da bulunduğuna inanılan yüksek miktardaki altın, gümüş gibi değerli madenlerin varlığı şirketin hisselerine büyük ilgi duyulmasına neden oluyor. Şirketin gerçekte çok fazla bir karı olmamasına rağmen, şirketin yöneticileri hem önemli insanlarla ilişkilerini kullanarak hem de kendi hisselerini önce satıp sonra tekrar alma yoluyla manipulasyon yapıyorlar. 1720 yılınının Ocak ayından Ağuston ayına kadar geçen sürede hisselerinin fiyatı 128 pound’dan 1000 pound’a kadar çıkıyor.

Şirketin ticari gelirlerinden tamamen bağımsız olarak yaşanan bu artış, şirketin karlılığı hakkında yakından bilgi sahibi olan kişilerin elindeki senetleri satmaya başlamasıyla sonlanıyor. Balonun patlaması sadece birçok insanın yatırımlarını kaybetmesine neden olmuyor, birçok insan da borç alarak zengin olma umuduyla hisse senedi aldığı için işyerlerini ve evlerini kaybediyorlar. Yaşananlar tüm İngiltere’yi etkiliyor. 300 sene önce yaşanan bu olaylar, bugün tarihin ilk hisse senedi balonlarından biri olarak kabul ediliyor.

Fizik ve matematik(bkz: türev nedir?) alanına katkılarıyla tanınan Isaac Newton’da o dönem şirketin hisse senetlerine yatırım yapmış. İlk yatırımında kar eden Newton, daha sonra hisselerin aşırı değer kazanmasıyla daha fazla kar etme umuduyla büyük alımlar yapmış. Fakat geriye dönüp bakıldığında bu alımların, fiyatların tepe noktasına eriştiğinde yapıldığı görülüyor. Balon patladığında Newton’un hisseleri %90 oranında değer kaybetmiş. Newton’un o dönemin parasıyla 20 bin pound kaybettiği tahmin ediliyormuş. Bugünün parasıyla bu rakam, 4 ila 5 milyon dolar arası bir paraya denk geliyormuş. [1]

Kütle çekimi teorisini geliştiren Newton, bu olaylardan sonra “Gökteki ilahi cisimlerin hareketlerini hesap edebiliyorum; insanların çılgınlığını değil. ” demiş. Büyük bir ihtimalle tüm insanlar gibi kısa yoldan servetini katlama hırsına yenik düşen Newton, bu kayıplar sonrasında tam olarak uslanmamış. Tarihi kayıtlar Newton’un hisse senetlerinde spekülasyon yapmaya devam ettiğini ve daha sonra kaybettikleri kadar olmasa da küçümsenmeyecek karlar ettiğini gösteriyormuş.
Newton’un hikayesi günlük hayatta veya işimizde ne kadar başarılı olursak olalım, sadece zekamızın bizi klasik yatırımcı hatalarından koruyamayacağını gösteriyor. Sürü psikolojisine güvenerek spekülasyon yapmanın çok riskli olduğunu bilmek zorundayız. Isaac Newton gibi bir deha bile elindeki hisseleri zamanında satmak için kendinden daha aptal birisini bulamadıysa, biz nasıl her zaman bulabiliriz ki!
Read More!

Amerika Neden Zengin Türkiye Değil

Amerika neden zengin Türkiye değil diye merak eden çok fazla insanımız olduğunu zannetmiyorum. Herkesin kafasında saplantı haline gelmiş bir önyargı var bu konuda zaten. Ben bu yazıda henüz zehirlenmemiş taze beyinlere hitap etmek istiyorum. Bu yazıyı okumadan önce Ismet Inönü ve 2. Dünya Savaşı Yılları başlıklı yazıyı okursanız daha iyi olur. Bu konuda bir liste sunacağım, siz de maddeler ekleyebilirsiniz daha sonra:

1. Avrupalıların yoksul ülkeleri sömürerek zenginleştiğine dair inanışlar yaygın, bir bakıma da doğru. Adamlar teknolojik üstünlüklerini kullanarak sömürgeler elde etmişler ve adı üstünde sömürmüşler. Zenginliğin gerçek sebebi teknolojik üstünlükleri midir, yoksa sömürgeler midir sorusuna dürüst cevap verebilecek insan sayısı ise çok değildir. Çoğu insan Amerikalıların da zenginleşmek için Avrupalılar gibi benzer bir yol izlediğini düşünür. Tam olarak doğru değil bu. Amerika Avrupalıların yeni bir kıtayı kolonileştirmesiyle başlayan bir devlet. Yapılan Amerika’nın yerlileri olan Kızılderililerin elinden topraklarının alınmasıdır. Bunu yaparken Fransızların biyolojik silah (su cicegi viruslu battaniyelerin kizilderililere "hediye" olarak verilmesi) kullanarak 2 milyon kızılderiliyi katlettiklerini çoğu insan bilmez mesela. Ondan sonra da parlamentolarında Ermeni soykırımı tasarısını onaylar bu şerefsizler.

2. Fransızlar Amerika’nın ortabatısında Louisiana adı verilen bölgeyi Amerika devletine satarak Amerika kıtasından çekilmiş ve Büyük Amerikan Devletinin oluşmasına en büyük katkıyı sağlamıştır. Bu bölgenin şimdiki Louisiana eyaleti olduğunu zannetmeyin, Amerika’nın neredeyse üçte birini oluşturan ve verimli topraklara sahip çok büyük bir bölgedir bu (haritaya bakin). Bunun batısında ise Meksikalılar, yerliler ve Pasifik Okyanusu yer alıyor. Amerika ayrıca Alaska’yı da Ruslardan satın alarak hem değerli topraklara kavuşmuşlar hem de Rusya gibi büyük bir devleti kıtalarından uzaklaşmışlardır.

3. Amerika kendi topraklarını güvence altına aldıktan sonra elindeki geniş topraklarda bir yandan tarım yaparken ülkenin kuzeydoğusunda yer alan eyaletler endüstri devrimini gerçekleştiriyordu. Osmanlı padişahı dışarıdan aldığı borç para ile yatırım yapacağına Dolmabahçe Sarayını 35 ton altin harcayarak inşaa ettirirken Amerikalılar sanayiye, bilime, teknolojiye yatırım yapan, Avrupa’ya yetişmeye çalışan bir ülke idi.

4. Türkiye ise daha borç para almanın ne demek olduğunu bilmeyen 15 yaşında babası tarafından eline kredi kartı tutuşturulmuş aklı bir karış havada delikanlı gibi davranarak kendisini hüsrana yollayacak bir yolda ilerliyordu. Borç para alarak kendinize saray yapmazsınız, savaş gemisi veya silah da almazsınız. Borç para alarak yatırım yaparsınız, yaptığınız yatırımın da senelik getirisinin borcun faizinden kat kat yüksek olmasına bakarsınız. Bu ilke 150 sene önce geçerli olduğu gibi bugün de geçerli. Bunları bilmeyen ve borç batağına batan insanlardan ise ülkemizde her köşe başında var.


5. Yukarıya koyduğum şu grafiğe bir bakın ve Atatürk döneminde ve sonrasında nasıl bir performans gösterdiğimize bir bakın. Sonra da bunu Amerika’nın performansı ile karşılaştırın. Atatürk zamanında Amerika’ya neredeyse 3 kat fark atmışız. Yani yakalama yönünde genellikle doğru adımları atmışız, sonrasında ise ekonomimiz üçte bir küçülmüş ve Amerika da attığımız farkı kapatmış ve bizi geçmiş. Amerika’nın gerçek üstünlüğü de burada başlıyor. Almanya iki dünya savaşını başlatarak kendisini değil bizi perişan etmiş. Geri kalmamız Almanya’nın değil tabii ki bizim cehaletimizin bir sonucu.

6. Avrupa ekonomileri savaş süresince birbirlerini yok ederek gerilerken Amerika savaşın başlamasıyla önce tedarikçi rolüne soyunmuş, sonrasında ise savaşa girerek muazzam hızlarda büyümüş. Işin ilginç tarafı savaş sırasında elde ettiği kazançları savaş sonrasında korumuş, Almanlarla daha verimli savaşmak için teknoloji geliştirmişler, bu teknolojiler de savaştan sonra ekonomilerinin üstünlüğünü korumasına yardımcı olmuş. Biz ise savaş süresince daha iyi savaşmak için teknolojiye ve üretime ağırlık vereceğimize, ekonomiyi %35 küçültmüşüz.

Savaştan sonrasını biliyorsunuz. Başkalarının toprağında savaşan Amerika 1938 yılına kıyasla ekonomisini ikiye katlayarak çıkmış ve dünya üretiminin %40’ını yapan bir dev olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye ise teknolojiden uzak, devletin koruma şemsiyesi altında çalışan “çok özel” sektörle ve devlet ekonomik şirketleri, ya da o zamanki adıyla Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) denilen tekellerle büyümeye çalışmış. Hiç bir devirde bilimin, teknolojinin, rekabetin ve çok çalışmanın önemini tam olarak kavramamışız. Türk Öğren Çalış Geliş diyeceğimize Meliha Okur’un Moğolistan’a göçü teşvik eden “Kırk dönüm bostan, yan gel yat Osman” sözünü düstur almışız. Read More!

Turkiye Cumhuriyeti’nin Savcilarini Goreve Cagiriyorum!

Bugune kadar blog ortaminda fazlaca yer vermesem de, Basbakan’in ozellikle de malum medyanin bilincli ve kasitli tutumu karsisinda, sinirlerine hakim olamayip muvazenesiz tepkiler vermesini kendimce elestirmis, hatta Basbakan’i suclamisimdir.

Amma ve lakin bu sefer benzer bir tepkiyi, hatta daha fazlasini ben verecegim. Zira “Turkiye’nin Gazetesi” olarak nam yapmis olan ‘sey’de tam bir fecaatle karsilastim. Hayir bu ‘sey’i alip okudugumdan felan degil. Cok uzun zamandir bu ‘sey’i temizlik yaparken yere serme amacli bile kullanmiyorum. Sanirim en son evime girdiginde, evimin duvarlarini boyayan ustalar parkelerin uzerine sermisti.

Simdi buradan Cumhuriyet’in bagimsiz savcilarina sesleniyorum.

Asagidaki satirlarin yazari, Turk Ceza Kanunu’nun o meshur 301. maddesine gore suc islemis olmuyor mu?



“ Toplam 36 Padişah çıkarmış Osmanlı hanedanından Fatih Sulan Mehmet'i, hadi kılıçlarının hakkını vermek için Yavuz Sultan Selim ile bir de Kanuni Sultan Süleyman'ı ayırırsanız geriye kalan 33 Padişah'tan hangisini saygıyla, hayranlıkla, ileri görüşlülükle anacaksınız?

Manipülasyon Nedir   Küresel ısınma Karikatürleri  Türk Bilim Adamı  Liderlik Nedir?    Türkiyede Ödenen Vergiler, Vergi Türleri  Enformasyon Nedir    Slogan Nedir    Enflasyon Nedir    Nükleer Santraller  Devlet Nedir


Kurucu tebaasını yani Türk halkını ezen ve azınlıklara ezdiren başka bir hanedan biliyor musunuz?


Tüm tarihinin üçte birini zilletle geçiren hangi hanedana özlem duyulabilir?


Hadi askeri alandaki yenilgilerini sineye çekmeye çalışalım. Tüm Osmanlı tarihinin medeniyete katkı anlamında ortaya koyduğu -Mimar Sinan'ın hepimizin göğsünü kabartan muhteşem eserleri dışında- ne vardır da biz bilmiyoruz?


Koskoca 600 yılı bir tek Sinan'la açıklayabilir miyiz? ”

Sayin savcilar! Geregini yapin ya da bir izah getirin lutfen.

Tamam biliyorum, yasa degisiklige ugradi. Ama yukaridaki satirlar, Turk Milleti’ni alenen asagilamak kapsamina girmiyor mu? Ama pesinen soyleyeyim; tarifini yapmakta zorlandiginiz ‘Turk Milleti’ kavraminin icinde 600 yillik Osmanli yok da yalnizca 1923 sonrasi, hadi bir de olsa olsa bundan bir kac bin yil onceki Orta Asya cografyasi var ise, soz konusu suc duyurusunu dikkate almamanizi rica edecegim. Fakaaat... o zaman da 1915’de yapilanlari, hem de donemin Osmanli hukumetinin kendi vatandaslarina yaptiklarini elestirmenin nasil oluyor da bu ceza yasasi kapsamina girdigini izah etmeniz gerekecek.

Simdi gelelim yukaridaki zavalli satirlarin yazari zircahil beyefendiye. Bu zatin ayni zamanda, ulkemde kerameti kendinden menkul, Basin Konseyi’nin de baskani sifatini tasidigini ayrica hatirlatmak isterim.

Zannimca fikre fikir ile, tahkire tahkirle mukabele etmek lazimdir.

Bre mendebur adam! Cehalet ve hamakatin hiyanet curetiyle karistirilmis hali. Ne yapmali simdi seni?

Umarim, bir Osmanli Pasasi olarak Osmanli'nin kurumlarinda yetistirilmis olan Mustafa Kemal Ataturk bir gece ruyana girer, o ablak suratina bir Osmanli tokati yerlestiriverir de “koskoca 600 yili” neyle aciklayabiliriz, bir guzel ogretir sana. Read More!

Kafanıza saksı mı düştü?

Gazeteci Faruk Bildirici yeni bir kitap yazmış. Bir ermeni vatandaşımızın büyüklerinden dinlediği anıları anlatıyor. Bugünkü Hürriyet'te kitabın tanıtımı var. Daha ilk paragrafları okumamla şaştım kaldım doğrusu. Resmi söyleme uymayan bu cümleler Hürriyet'in editörlerinin gözünden nasıl kaçmış anlayamadım. Herhalde kafalarına saksı falan düştü. Bakalım bu yazıya nasıl tepkiler gelecek. 1915'te neler olmuş samimi olarak merak edenlerdenseniz siz de bu yazıya bir göz atın derim. Read More!

Ezber bozumu-2

Bu da Engin Ardic'tan gelsin:
Atatürk demokrat değildi, otoriterdi.
Kurduğu rejim "bürokrasinin toplum üzerinde vesayeti" rejimidir, İnönü tarafından da pekiştirilmiştir, adamlar asıllarına aykırı bir iş yapmıyorlar!
Aslında bu bürokrasi de gökten zembille inmedi, Atatürk, Osmanlı'nın bürokrat vesayetini "radikalize" etti. Ona çağdaş bir görünüm kazandırdı. "Toplumun ağabeyi olan bürokrat" kimliğini, Hilmi Yavuz'un pek seveceği deyimle, "temellendirip yeniden üretti" ...
Yani, kökleri çok derinlerdedir "demokrat olmayan" vatandaşların...



Read More!

Ne biçim bir memlekettir ulan bu?

Ahmet Altan:
"Bu ülkede bunun söylenilmesinden hoşlanılmıyor biliyorum ama yeryüzünün en büyük acılarından birini çektiler.
Sakın “onlar da bizi öldürdü” demeyin.
Bunu söylemek gerçekten ayıp.
Rus sınırındaki Ermeni çetecilerle Bursa’daki Ermeni kadının, Adana’daki yaşlı adamın, Sivas’taki bebeğin ne ilgisi var...
Ermeni olmaktan başka?
İttihatçılar insafsız bir soykırım gerçekleştirdiler."

Engin Ardıç:
"Milli Savunma Bakanlığı'nın 1998 yılında yayınladığı resmi istatistiklere göre, kurtuluş savaşımızda "1 milyon şehit, 220 bin kayıp ve esir" vermemiş miydik yahu? Google'a sordum, böyle çıktı. Çoluk çocuk da bu rakamlar üzerine "blog" döktürüyor bilir bilmez... Sakın Birinci Dünya Savaşı'yla karıştırıyor olmayınız koçlar?
Bir başka kaynak da şehit sayısını 9 bin 167 olarak çok kesin, çok net veriyor ve bunda çok ısrarlı. Şehitlerimizin illere göre de dökümünü yapmış.
Kim yalan söylüyor? Haşa sümme haşa Atatürk söylemeyeceğine göre?
Döndüm baktım, birçok ahmak tarafından hala "kurtuluş savaşımızın muharebelerinden biri" sanılan Çanakkale çarpışmalarına...
Üç yüz bin, dört yüz bin falan derlerdi değil mi, şehitlerimizi? Resmi kaynaklarda hatta "253 bin" gibi kesin ve ciddi bir rakam da geçiyordu.
48 bin 148 çıktı.
Ne biçim bir memlekettir ulan bu?"

İyi ki bu memlekette Altan ve Ardıç gibi cesur kalemler de var.
Read More!