Devlet Destegi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet Destegi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Biyoyakıt atmosfere daha az sera gazı salar mı dendi?

Bu blogda 5-6 sene önce biyo yakıt denilen güya çevreci embesilliğin nasıl da çevrecilerin bugüne kadar icat ettiği en büyük çevre katliamı olduğu çeşitli yazılarda belirtilmişti. (bkz. Ethanol, Biyoyakıt). O yazılardan birinde ekodok "biyoyakıt üretimi, atmosfere daha az gaz salınımına imkan verdiği için, hükümetler tarafından sağlanan sübvansiyonlar sayesinde sürdürülebiliyor" yazmıştı. İşte o sübvansıyonları, yakıt üreten sirketlere biyoyakıt kotasını ve suratında salak bir sırıtışla çevreci birşey yaptığını sanarak deposuna biyoyakıt koyanları teker teker alıp bugün Singapur'un merkezine koyabilmeyi çok isterdim.

Dün yüksekçe bir binadan hemen 500 metre ötedeki devasa gökdelene doğru bakıyordum. Gökdeleni görebilmek mümkün değil. Havada odun kokan, sağlık için oldukça tehlikeli, berbat bir duman vardı. Bugün durum daha kötü. Havadaki parçacık miktarı "zehirli" kategorisine vardı varacak.

Bu berbat duman hemen güney batıdaki devasa orman yangınlarından geliyor. Marmara Denizi genişliğinde, Bursa'dan Antalya'ya kadar derinlikte kocaman bir alanda yangın olduğunu ve de bu nedenle İstanbul'da Galata Kulesinden baktığınızda Yeni Camii'yi göremediğinizi düşünün!

Bu durum, devlet desteğinin istenmeyen yan etkilerine en güzel örneklerinden biri.

Efendim Endonezya'lı palmiye yağı üreticileri yağmur ormanlarını yakarak tarla açma konusunda her zaman oldukça hızlılardı ama özellikle günümüzde biyoyakıt denilen zımbırtının yarattığı devasa talep sayesinde işin tamamen suyunu çıkarmış vaziyetteler. Bu talep öyle serbest piyasa talebi falan da değil. Palmiye yağı üretimini körükleyen talep, Batıda devletlerin koyduğu yapay kotalardan kaynaklanıyor. Yoksa yemeklik yağdan yakıt yapmak ekonomik birşey değil.

Endonezya ve bazı diğer tropik kuşak ülkelerinde yakılan ormanlar öyle sıradan ormanlar değil. Çoğu 10 milyonlarca yıllık, tabanlarında devasa miktarda karbondiyoksit hapseden tarih öncesinden kalma yağmur ormanları (Endonezya bu nedenle dünyanın en büyük üçünücü karbon diyoksit kirleticisi). Yani deponuza koyduğunuz her litre biyoyakıt ile deposuna fosil yakıtı koyan bir sürücünün atmosfere saldığından kat be kat daha fazla miktarda karbondiyoksit ve bilimum zehir salıyorsunuz doğaya. Ha o zehri orada değil de burada salıyorsunuz: Gözden ırak, gönülden ırak. Bonus olarak da dünya mirası, milyonlarca yıllık, orangutan'dan kaplana türlü türlü hayvan ve zengin bir bitki örtüsü barındıran yağmur ormanlarının katledilmesine katkıda bulunuyorsunuz.

Marina Bay Sands Otelinin tepesindeki havuzdan Singapur şehir merkezi. Havadaki sis değil, buram
buram odun kokan bir duman. Kaynağı ise özellikle biyodizel talebi ile iyice revaçta olan
palmiye yağı için yanan tarihi yağmur ormanları.
Ha benim depoma koyduğum yakıt Endonezya'dan değil, halis Almanyamın ayçiçeğimden, canım Amerikamın mısırından diyen olursa da iyi bir sopalayın. Midelere yemeklik yağ olarak gireceğine senin depona giden yağın boşluğunu ne dolduruyor sanırsın? Palmiye yağı!

Ben Batı'nın en çok da bu tür iki yüzlülüğüne hayranım (!) Hayır Avrupa'da ne zaman Singapur'da yaşadığımı söylesem biri mutlaka "aman Singapur'dasın, sakın köpekbalığı yüzgeci çorbası yeme, köpekbalığı nesli, sadece yüzgeci kesip balığın gerisini suya atan vahşi uzak doğulular, vs. vs." Tamam abi anladık da bunu bana ton balığı yerken söyleme bari. Senin o yediğin ton balığını avlayanlar, yüzgeci için köpekbalığı avlayanlardan daha az köpekbalığı katletmiyor ki!

Aynı şey kaplanlar için de geçerli mesela. Efendim Çinliler barbar, sırf iyileştirici etkisi falan olduğu için kaplanın her tarafını yiyip içiyorlar, kaplanları öldürüyorlar, falan da filan. Doğru, hiç hazzetmem bu barbarlıktan. Ama adamlar senin depona koyduğun biyoyakıttan daha çok kaplan katletmiyor ki. Sumatra Adasında, Malezya'da, Borneo Adasında kaplanlara yaşayacak alan kalmadı sayenizde.
Read More!

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR (!)

Türkiye’nin ,maalesef diğer bir çok sektörde de olduğu gibi, elle tutulur bir tarım politikası hiç ol(a)mamıştır. Bu açığını da yerli yersiz her yere yazılan “köylü milletin efendisidir” sözüyle örtmeye çalışmıştır. Temel problem de burada yatıyor heralde...Çiftçi yerine köylü demekte…

Osmanlı ekonomisi tekelleşmeye karşı olduğu için elle tutulur bir burjuva sınıfı yaratamamıştır. Cumhuriyet sonrası ise devlet otoritesi yordamıyla oluşturulan burjuva sınıf zenginliğin denetim ve paylaşımını elinde tutmuştur. Kaynakların denetimi için ultra korumacı reflekslerle hareket eden bu hakim sınıf için en önemli nokta “rekabetsiz” bir ortam oluşturmaktan geçmiştir.

Zira halkın büyük kısmının kentlerin dışında tutulması, kendi yağları ile kavrulmaya mecbur kalmaları ve dolayısı ile rekabetin dışında olmaları onları “çiftçi” değil köylü yapmaktadır. Çiftçi üretimin bir parçasıdır ve dolayısı ile söz sahibi olmak ister fakat köylü yönetilendir.

Aşağıdaki tablo son on yıl içerisinde tarımsal istihdamın toplam istihdam içerisindeki payını gösteriyor.


Tablo1 (Ref. TUIK)

Tablodan da görüldüğü gibi son on yıl içerisinde tarımsal istihdamın toplam istihdam içerisindeki oranı %38’lerden %25’lere kadar gerilemiş durumda ki bu yeterli olmamakla beraber doğru istikamette olduğumuzu gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde bu oran çok daha düşüktür. (%5’ler civarında).

Buradaki diğer nokta ise esasında ciddi bir miktar işgücünü köylerde tutarak istatistiklere yansımayan fakat gerçekte var olan büyük bir gizli işsiz ordusunu yıllarca taşımışız.
Bu gerçek son yıllardaki istihdam oranı sanayi ve hizmet sektörü lehine değiştikçe karşımıza artan işsizlik olarak çıkmış. Yani halının altına süpürdüğümüz pislikler halıyı kaldırınca ortaya çıkmış.

Peki bu kağıt üzerinde çiftçi görünen fakat gerçekte “gizli işsiz ve köylü” istihdam ile milli gelire nasıl bir katkı vermişiz? Aşağıda ki tablo son on yıl içerisinde tarımsal üretimin milli gelire oranını göstermektedir.


Tablo2 (Ref. TUIK)

Tablo 1 ve Tablo 2’yi birlikte yorumlarsak 2001 yılında istihdamın %38’i tarım sektöründeyken bu istihdamın milli gelire katkısı %8,8 kadarmış ve işin tuhaf yanı aynı sene bütçe faiz giderlerinin milli gelire oranı %17,1 oranındaymış (Tablo 3). Yani istihdamın %38’inin ürettiği gelir faiz giderlerimizi bile karşılayamıyormuş.


Tablo3 (Ref. TUIK)

İşte bir ülkenin kaymağını yemek tam olarak bu olsa gerek.
Yıllarca “Gelmeyin ve rekabet etmeyin” düşüncesiyle büyük bir nüfusu köylerde tuttmuşuz, popülist politikalarla piyasa gereksinimlerini hiçe sayarak ne ekerlerse eksinler almayı taahhüt etmişiz, almışız ve bütçeyi delik deşik etmişiz.
Bu tam olarak bir oligarşidir, azınlığın iktidarı…Peki böyle bir iktidarı nasıl devam ettirebilirsiniz? Ona kutsallık atfederek…
”Köylü milletin efendisidir.”

Neyse ki rakamlar son yıllarda istikametimizi düzelttiğimizi gösteriyor. Aşağıdaki son tablo bu süre içerisinde kişibaşı tarım gelirini göstermektedir. Tarımsal istihdam azalırken kişibaşı tarımsal gelirimiz düzenli olarak artmış. Yani daha verimli bir üretim söz konusu…


Tablo4 (Ref. TUIK)

Bundan sonrası için yapılması gereken köylülükten çiftçiliğe geçişi hızlandırabilmek için piyasa ve çağın ihtiyaçlarını gözeten bir tarım politikası oluşturarak bilinçli bir tarımsal işgücü oluşturmaktır.

Mahir ZİYREK Read More!

Hayek ve Keynes' in 2. Rap Videosu

2008 kriziyle birlikte oluşan balon ile birlikte FED para politikalarıyla krizden çıkmayı hedeflerken aynı zamanda iktisadi düşünce alanında da çetin tartışmalar çıkmaya başlamıştı. Kriz zamanları sizin de bildiğiniz gibi eski düşüncelerin gerekirse tozlu raflardan çıkarılıp tartışıldığı ve yeni paradigmalara yelken açıldığı dönemler olagelmiştir. Geçen sene Econ Stories Hayek ve Keynes' in yer aldığı bir video çekmişti. 2. video da ise elemanlarımızı boks maçına çıkarken ve bir mahkeme salonunda atışırken görüyoruz. Hatta ringe çıkmadan önce Keynes' in yanında Hicks, Hayek' in yanında da Mises' i onlara yardım ederken görüyoruz.

Keynes hayatı boyunca Liberal Parti üyesiydi. Peki gerçekten kıta avrupası ile özellikle ingiltere-Amerika' daki liberal tanımı niçin değişmektedir. Ve sizce olaylar birinci videoda gösterildiği gibi mi gelişti, uzun vadede hangi görüş ağırlığını koyacak ve 3. bir yol yok mu?




Read More!

Tübitak Nedir, Ali Nesin Kimdir?

Solcu gazete Radikal AKP’nin dümeninde giden Amerikalı moloz beyinlilere taş çıkartan cinsten Darwin polemikleri yaratan Tübitak’lı yöneticilere taş atmak için Ali Nesin’in yazdığı sitem dolu mektubu yayınlamış. Önce Tübitak nedir sorusuna bir cevap verelim, sonra meselenin özünü anlatırız. Tübitak vergi veren vatandaşlardan toplanan paraların gereksiz ve sorumsuzca bilimsel araştırma yapıyormuş ayağına yatan adamlara harcanarak israf edilmesine sebep olan devlet kurumuna verilen isimdir. Tübitak’ta çalışan bilim adamlarının çoğunun tüpütak-maktan aciz olduğu konusunda da rivayetler vardır.

Netice itibariyle Tübitak kapatılması vergi veren vatandaş tarafından hayırlı olacak kurumlardan biridir. Ali Nesin ise sosyalist eğilimlere sahip, ütopik bir dünyada yaşayan iyi niyetli bir matematikçidir. Babası komedi yazarı Aziz Nesin’dir. Bir matematik köyü kurmuş, burada da çoğunluğu yoksul kesimlerden gelen öğrencilere hayrına eğitim veriyormuş. Yazları da matematik kampı başlatmış, bunun finansmanını da Tübitak’ın yapmasını bekliyormuş. Mesele de burada başlıyor. Tübitak’ı yöneten AKP’liler kendilerinden olmayan Ali Nesin’e para yedirmek istemiyorlar, Ali Nesin de şikayet ediyor.

Ali Nesin’in öncelikle devletin mallarını yiyebilmesi için Süleyman Yaşar’ın yaptığı gibi AKP’ye methiyeler düzmesi gerekirdi. Türkiye’de yaşayan herkes bu kuralı bilir. O yüzden ortada polemiklik bir durum olduğunu düşünmüyorum. Illa idealist olacaksanız o zaman benim dediğim gibi Tübitak’ın kapatılmasını savunmanız lazım, herkesin devletin malını eşit olarak yemesini değil.

Ali Nesin’in şikayeti aynı benim “kitap satılmıyor” şikayetim gibi. Ben de o zaman gideyim Tübitak’a kitabımdan 10000 tane alması için başvuru yapayım, olacak iş mi? Benim kitap projem veya Ali Nesin’in matematik kampı projesi kendi kendisini finanse edemiyorsa yapacak iki şey vardır. Birincisi yapmazsınız olur biter, illaki topluma faydalı bir iş yapacaksınız diye bir kural yok. Ikincisi, illaki yapacağım diyorsanız o zaman finansmanını kendinizin sağlaması gerekiyor. Ali Nesin matematik konusunda gerçekten çok üstün bir kişiyse bu alanda dünyanın parasını cebe indirebilir. Dört işlem yapmasını beceremeyen dersaneciler milyoner oldular, Aziz Nesin hala devlete gidiyor el açıyor. Devlete el açacağına git kendin bir dersane aç, sonra bunlara yenilerini ekleyerek dersaneler zinciri kur, kazandığın paraları da nereye istersen oraya harca.

Piyasaya karşı gelmek akıl karı değildir. Bizim kitap iş yapmıyorsa, ne kadar kaliteli olursa olsun, başka projelere yönelmek en doğrusudur. Insanın şu dünyadaki zamanı kısıtlıdır, zamanını en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir. Ben de o yüzden kitap promosyonu işini (dolayısıyla blogda yazma işini) farkettiyseniz bayağı bir azalttım. Yazılarımı okumak isteyenlerin yeni blogumuza üye olmaları gerekiyor. Ali Nesin’e de aynısını tavsiye ederim. Ya başka bir alanda para kazanıp matematik kamplarını sübvanse etsin, ya da katılanlardan 5-10 yıl sonra ödenmek üzere para alarak uzun vadeli finansmanını sağlasın. Matematikçi olmuş ama iki ile ikiyi toplayamıyor daha... Read More!

Ayakkabıcılar Derneği: Bankaların Asli Görevi Nedir?

Ayakkabıcılar Derneği Başkanı Alpaslan Selçuk hükümete lobi yaparken birbiriyle çelişen sözler söylemiş, Hürriyet’in yazısını tersten okuyalım:

Alpaslan Selçuk, Avrupa'da İtalya ve İspanya'dan sonra gelen Türkiye ayakkabı sektörünün, ihracata yeterince ağırlık vermemesi nedeniyle dünya pazarlarında beklenen yerde bulunmadığını belirterek, tanıtım eksikliği, yeni pazarların devreye sokulmaması, küçük atölye tipi üretim biçiminin hakimiyeti, kalifiye olmayan işgücü, tasarıma yeterince önem verilmeyişi, ayakkabı yan sanayi girdilerinde standart ve kalite eksikliği gibi sorunların ihracat potansiyelinin yeterince değerlendirilememesine neden olduğunu anlattı.
Hımmmmm. Küçük atölye tipi üretim biçimi, kalifiye olmayan işgücü, tasarıma önem verilmemesi, yan sanayinin bundan da beter olması ve kalite eksikliği... Benim anladığım bu sektörde profesyonel yönetim teknikleri uygulanmıyor, işçilik maliyetleri Italya veya Ispanya’dakinin yarısından daha az olmasına rağmen rekabet edemiyorlar. Sektörde ölçek ekonomisinin ne olduğunu bilen yok, araştırma geliştirme ve tasarıma önem veren yok...

Söylemeyi unuttum, yazının başlığı “Yeni bir istihdam önerisi” ve Lobici Alpaslan Selçuk bankaların asli görevlerini yerine getirmeyerek işletmeleri zor durumda bıraktığını belirtmiş ve özellikle devlet bankalarını bu konuda göreve davet etmiş:

Bankacılık sistemi kendini yüzde 100 garanti altına alıp, hiç riske girmeden tamamen kazanmayı düşünme çabası içinde. Bankacılık görevini ikinci plana atıp müşterilerine kredi vermemek için veya yeterli krediyi açmamak için elinden geleni yapmakta ve 'şube yetkimizde değil, genel merkezden onay bekliyoruz' gibi klasik cevaplarla girişimcinin büyümesine ve istihdam yaratmasına büyük engel çıkarmaktadırlar. KOBİ'lerin büyümeleri ve istihdam yaratmalarının önündeki en büyük engeli bankalar oluşturmaktadır. Her işletme ödediği vergi oranında kredi kullanabilmeli. Bu çarpık düzene bir an önce son verilmeli. Bu sağlanırsa 1 yıl içinde 1 milyon kişi istihdam edilebilir.”
Bana bankalar asli görevlerini gayet iyi yapıyorlar gibi geliyor. Bankacılık krediyi geri verebilecek kapasitesi olan adama kredi vermektir, profesyonellikten uzak, geri ödememe riski olan adama da kredi vermemektir. Bankaların asli görevi önüne gelen lobici sektöre banka sermayesini peşkeş çekmek değildir. Bu kaçıncı lobici “istihdamı arttırma” konusunda çözüm üretiyormuş ayağına yatıp, devletten rüşvet isteyen yahu?

Türkiye’de ekonomik problemleri azaltmanın en kestirme yolu nedir biliyor musunuz? Hem işçi lobilerini (bunlara sendika deniyor) hem de işveren lobilerini ortadan kaldırmaktır. Türkiye’deki lobilerin amacı pastadan aldıkları payı korumak ve başkalarının payına el atmaktır. Kimsenin vergi veren vatandaş dışında kimseye pek bir kazık attığı yok, onca para lobicilerin makam arabalarına, beş yıldızlı tatil merkezlerindeki “iş toplantılarına” ve binlerce liralık maaşlarına harcanıp çarçur olup gidiyor; ülkede rüşvet ve adam kayırma kültürü gitgide yaygınlaşıyor.

Not:Istihdamı arttıracak asıl öneriyi ben yapayayım. Sektör lobicileri vergi veren vatandaştan (devletten) rüşvet almaya çalışacağına, oturup sektörlerinde konsolidasyonu nasıl sağlarız, maliyetlerimizi nasıl düşürürüz, ihracatımızı ve üretimimizi nasıl 10 kat arttırırız diye kafa yorsa işsizlik problemi şimdiye kadar çoktan çözülmüştü. Tembellik, hazıra konma istediği, çalışmadan başkasının emeğini çalma isteği 7’den 70’e birçok vatandaşımızın genlerine işlediği için dünyayı hep geriden takip ediyoruz. Çok çalışıp tasarruf yapmadan işsizlik problemi çözülmez, bunu görebilmek için de doktora sahibi olmaya gerek olduğunu zannetmiyorum... Read More!

Ilizyon Nasıl Yapılır?

Ilizyon ya da ilüzyon ingilizce illusion kelimesinden türetilmiş bir kelime olup insanlara olan bir şeyi göstermeme veya olmayan bir şeyi göstermek üzere tasarlanmış numaralara verilen isimdir. Ilizyon nasıl yapılır diye merak ediyorsanız Türkiye’nin bu konuda en başa güreşen ülkelerden bir tanesi olduğunu bilmenizi isterim. Türkiye’de devlet ekonominin çok büyük bir kısmına hükmeder. Bunun iki yolu vardır, birincisi direkt vergi toplar ve borçlanır ve böylece ekonomideki harcamaların yaklaşık %30’unu kendisi yapar. Ikincisi de ekonomide aklınıza gelebilecek her alanda öyle ya da böyle yapılan kanun ve düzenlemelerle olsun, olmayan kanunların uygulanmasıyla veya olan kanunların uygulanmamasıyla serbest hareket ettiğini varsaydığımız bir çok şirketin veya esnaf ve çiftçinin de ekonomik faaliyetleri üzerinde direkt bir etkiye sahiptir.

Türkiye’de şirketler genellikle ar-ge çalışmaları yaparak değil, lobi yaparak kendilerine bir avantaj sağlamaya çalışırken rakiplerine de fark atmaya çabalarlar. Türkiye’de binlerce “Oda”, “Teşkilat” ve “’Birlik” vardır. Çoğu zaman da iş kurmak isteyenler bu oda veya birliklere üye olmak ve sertifika adı verilen haraçlardan ödemek zorundadır. Bir çok şirketin veya müessesenin verdiği zorunnlu oda üyelik aidatı devlete verdiği vergiden de fazladır.

Bu odaların temel amacı ise vergi veren vatandaştan toplanan vergileri kendi iş kollarına işlerin iyi gittiği zamanlarda “teşvik”, kötü gittiği zamanlarda ise “cansuyu” olarak aktarılmasını sağlamaktır. Ayrıca yurtdışından veya yurtiçinden rekabet geldiği zaman devletle bir olarak rekabeti önlemeye ve göreceli tekel pozisyonlarını sürdürmeye de gayret ederler. Amaç her zaman tüketicinin zarara uğratılması ve soyulması sonucu kendi üyelerine çıkar sağlamaktır. Bunu yaparken de kullandıkları yönteme ilizyon diyoruz. Işleri yolunda gittiği zaman ilizyon yaparak işlerin yolunda gitmediğini ve teşvik gerektiğini halka anlatarak kamuoyu oluşturmaya çalışırlar. Dışarıdan rekabet geldiğinde de yine ilizyon yaparak bu rekabetin toplumun çıkarına ters olduğunu ve ne yapılıp edilip rekabetin önlenmesini sağlamak için kamuoyu oluştururlar.

Ilizyonistleri hakkını yememek lazım, adamlar şapkadan tavşan çıkarmak gibi masum numaralar yapıyorlar. Türkiye’deki asıl ilizyonistler dışarıdan ucuz et ithalatının önüne geçerek 15 liralık etin 25 liraya satılmasını sağlıyorlar (bkz. damping nedir). Türkiye’deki ilizyonistler dünyada 4,5 liraya satılan fındığı devlete 7 liraya satıyorlar. Türkiye’deki ilizyonistler yurtdışında $1’a satılan şekeri içeride bize $2’a satıyorlar. Ilizyon nasıl yapılır diye Sermet Erkin’e değil, asıl lobicilere sorun, ilizyonun kralını onlar yapıyor. Read More!

Devlet Üniversiteleri

Bu yazımızda devlet üniversiteleri ve parasız eğitim konularına değineceğiz. Türkiye’de insanların amacı para değil hak kazanmaktır: erken emekliliğe, bedava sağlık hizmetlerine, bedava eğitime, sübvanse edilmiş lojmanlara, yaz boyunca tatillere, ömür boyu iş garantisi haklarına kavuşmak için uğraşır dururuz. Temel mantık hep başkalarına bir kazık atmaktır. Önce bu kazık atma mantığına başımdan geçen bir örnek vereyim.

Amerika’da ücretsiz doktora yapmaya başladığımda bölüm olarak bir yemeğe gittik. “Ücretsiz” olması konusuna sonra değineceğim, restoranda (bkz. istanbulun en iyi restoranlari) garson siparişlerimizi alıyor. Ukrayna’dan gelen Dimitri adındaki öğrenci garsondan çeşme suyu istedi. Türkiye’nin aksine Amerika’da çeşme suyu içilir, ayrıca restoranlarda buz ve limonla birlikte ikram edilirken, ücret alınmaz. O yüzden tutumlu biri iseniz (bkz. tutumluluk ile ilgili atasozleri) restoranlarda su sipariş ederek para tasarruf edebilirsiniz. Dimitri çeşme suyu sipariş ettikten sonra, bir sonraki kişi “herkes kendi sipariş ettiklerinin parasını mı ödeyecek, yoksa hesap geldiğinde eşit olarak paylaşacak mıyız?” diye bir soru yöneltince, yemeği organize eden kişi toplam hesabın eşit olarak paylaşılacağını söyledi. Bunun üzerine Dimitri hemen araya atlayarak garsona çeşme suyu yerine bardağı 8 dolar olan kırmızı şaraptan istediğini belirtti. Yemek bitene kadar da 2 bardak şarap daha içti.

Dimitri neden böyle davrandı dersiniz? Çünkü şarabın bedava olduğunu düşünüyordu. Aslında şarap bedava değildi, bardağı $8 idi. Ama Dimitri için 3 bardak şarabın marjinal maliyeti (bkz. marjinal nedir) sadece $1.20 idi. (Toplam maliyet $24 artarken, kişi başına maliyet $1,2 artıyor) Dimitri yemeğe birlikte geldiği gerizekalılara hesabı ödeterek güzel bir akşam geçirebileceğini düşünmüştü. Türkiye’de de Dimitri gibi uyanıklardan geçilmiyor. Üniversite eğitiminin bedava olmasını isteyenlerin başkalarının sırtından bedava şarap içerek alem yapmaya kalkışan Dimitri’den farkı yoktur. “Bedava” eğitim insanların normalde tüketeceklerinden çok daha fazla eğitim tüketmelerine ve verimsizliğe sebep olur.

Ben Bilkent’te öğrenciyken 6-7 senedir okula takılan, ama derslere hiç girmeyen, “sosyalist” arkadaşlarıyla birlikte hak ve özgürlük talepleri için eylem yapan bir grup insan vardı. Bu eylemci zihniyete sahip insanlardan ODTÜ, Mülkiye gibi diğer okullarda da vardır; bunlar eskiden McDonalds önünde eylem yaparlardı, şimdi eylemlerden sonra McDonalds’a gidiyorlar. Kimlerden bahsettiğimi anlamışsınızdır. Üniversitelerin bedava olması bu kişilerin ekmek elden su gölden yaşamalarına olanak sağlamıştır. Bunlara ek olarak bir de ne eğitimi olursa olsun yeter ki üniversite eğitimi olsun mentalitesiyle üniversiteye giden ama bir şey öğrenmeden sağdan soldan kopya çekerek, sınavdan önce ezber yaparak, piyasada değer verilen tek bir yetenek kazanmadan zar zor mezun olan ikinci bir asalak kesimi var. Bunlar da halk arasında “işsiz üniversite mezunu” olarak bilinirler ve mezuniyetten sonra KPSS’ye hazırlanarak devlet memurluğuna kapağı atmaya çalışırlar.

Türkiye zengin bir ülke değil. Zengin olmayan bir ülkenin kaynakların israfına neden olan “ortak havuz sistemi” kullanarak üniversite eğitiminin masraflarını karşılaması optimal değildir. Size sadece Dimitri’yi örnek verdim ama sanıyormusunuz ki diğer insanlar Dimitri’nin düşündüğü gibi gerizelalı olsun. Dimitri’nin yanındaki de $8’a hamburger söyleyeceğine gibip $20’lık ızgara biftek söyleyerek kendince haksızlığı bir miktar dengelemektedir. Yemeğin sonunda hesabın nasıl katlandığını görebiliyor musunuz? Insanların gereksiz, değer katmayan okullardan ve bölümlerden uzak durmasını, yıllarca üniversitelerde sürtmesini önlemek istiyorsanız eğitimlerinin maliyetini kendi sırtlarına yüklemeniz gerekir. Bu illaki sadece parası olan adam üniversite eğitimi alsın, fakir olan okumasın fakir kalsın anlamına gelmez. Devlet isteyenlere üniversite eğitimlerinde kullanılmak üzere borç para vererek fakirlerin de kaliteli eğitim almasının kapısını açabilirken, kaynak israfının da önemli ölçüde önüne geçebilir. Alınan borç da ülkedeki ortalama maaş seviyesine endekslenerek (astronomik faiz oranları ödemek zorunda kalmaz böylece borçlananlar) öğrencilerin mezun olduktan sonra geri ödemeleri sağlanır. Böylece öğrenciler piyasada kabul görmeyen, kendilerine gelir getirmeyecek bölümlerden de uzak dururlar.

Bakın, herkes üniversite eğitiminin parasız olduğunu düşünüyor. Yok öyle bir şey. Kim parasız eğitimi kaybetmiş de biz bulacağız. Aldığınız eğitimin parasını er geç yüksek vergiler yoluyla ödeyeceksiniz. Türkiye’de ödenen vergiler ve vergi türleri başlıklı yazımıza bakın, devlet harcamalarının bir şekilde finanse edildiğini göreceksiniz. Nasıl ortak havuzdan harcama yapıldığı zaman kış ortasında apartmanlarda oturanlar evlerini sauna gibi ısıtıyorlarsa, Dimitri de $24 dolarlık şarap siparişi vermekten geri durmayacak, ihtiyacı olmayanlar, gereksiz bölümlerde, gereksiz yere, değersiz üniversite diploması alacaklardır.

Devlet üniversiteleri sosyalist sistemde yani fiyat mekanizmasının kısmen ortadan kaldırılmış olduğu bir sistemde verimsizliklerin nasıl ortaya çıkabileceğini gözler önüne seriyor. Bir sonraki yazımızda özel üniversiteler konusuna değineceğiz.

Not: Universite harclari universitelerin toplam giderlerinin sadece %4'unu karsilamaya yetiyormus, o yuzden universite harclarini ornek gostererek egitim aslinda bedava degildir demeyin.

Borsa nasıl oynanır
Hisse Yorumları
Ekonomi nedir
Fraktal nedir?
Çernobil Faciası Read More!

Hayek ve Keynes Rap Videosu

Ekonomi mesleginde bir balon yasandiginin bundan daha iyi bir gostergesi olamaz. Icerisinde Hayek ve Keynes'in yeraldigi bir rap videosu cekmisler, icerisinde bulundugumuz durumu oldukca guzel ozetliyor. Ibrahim Tatlises de "Hayek ve Keynes'in videosu vardi da biz mi izlemedik" diyemez artik.

Videonun ilk yarisinda piyasalara parasal doping yapilirken Keynes egleniyor, yanindaki hatunlarla dans falan ediyor (goruntuleri gorunce aklima Roubini geldi nedense), ikinci yarisinda ise Keynes tuvaletin basinda alkolun etkisini atlatmaya calisiyor. Simdilik piyasalar krizden cikmak icin barmen Ben ve Tim tarafindan verilen dopingin olumsuz etkileriyle henuz karsilasmis degiller. Bakalim olaylar videoda gosterildigi sekilde mi gelisecek, yoksa Keynes galip mi gelecek!!

Read More!

Regülasyon Nedir? Deregülasyon Neden Yapılır?

Türkiye’de ekonomi bilgisi kıt ama ekonomi yorumu yapma ve politika üretme iştahı zengin insanların ülkesidir. Cehalet sadece bize mahsus değil, problem Türkiye’deki cahillerin ekonomi politikalarına ve piyasaların işleyişine müdahale edebilecekleri pozisyonlara ahbap-çavuş ilişkileri çerçevesinde ulaşabilmelerindedir. Regülasyon nedir diye merak ediyorsanız hemen söyleyeyim. Regülasyon kendini piyasalardan daha akıllı zanneden insanların piyasalara müdahale ederek mevcut sonuçlardan daha iyi bir sonuç üretmek için harcadıkları beyhude çabaya verilen isimdir. Regülasyonlar çoğu zaman bir çok yan etki doğururlar, bazı durumlarda gerçekten de piyasanın kendi başına bırakılmasından daha iyi sonuçlar da ortaya çıkarabilir ama her durumda kazançlı çıkan tek grup regülasyon kurullarında çalışan göbekli danışmanlar ve uzmanlardır. Regülasyonun temel amacı regülasyonun sonsuza kadar devam etmesini sağlamaktır.

Bir de deregülasyonun neden yapıldığını açıklayalım, ondan sonra örnek vererek detaylara gireriz. Türkiye gibi ülkelerde deregülasyon yapılmaz, en azından isteyerek yapılmaz. Ancak IMF veya AB gibi piyasaların serbestleşmesi taraftarı olan güçlerin zorlamasıyla ayak direyerek yapılır. Yoksa regülasyonu yapanlara bıraksanız hayatta regülasyonlardan vazgeçilmesine evet demezler. Regülasyonun olumlu sonuçlar doğurabileceği piyasa çeşitleri monopol veya tekel ile az sayıda şirketin bulunduğu oligopol piyasalardır. Regülasyon daha çok özel bir şirketin tekel olduğu piyasalarda yapılır. Ancak Türkiye gibi eski devletçi (sosyalist) ülkelerde özel şirketlerden ziyade devlet şirketleri tekel olarak faaliyet gösterdikleri için regülasyonlar ya üstü kapalı olarak yapılır ya da vatandaş 80 sene devlet tekeliyle yaşamak zorunda kalır. Sosyalist devletlerde deregülasyon sürecine ise “özelleştirme” denilir. Umarım kavramlar az çok anlaşılmıştır, şimdi bir örnekle açıklayalım.

Geçen hafta Ulaştırma Bakanlığının şehirler arası otobüs biletleri için taban fiyat uygulamaya başlamasi bir regülasyondur. Devlet piyasada ortaya çıkan fiyatlar yanlıştır, kötülük içermektedir diyerek tüm şehirler arasında uygulanabilecek minimum bilet satış fiyatını belirlemişti. Ben de bunun üzerine”Kamil Koç- Metro, şehirlerarası otobüs bileti fiyatları” başlıklı bir yazı yazarak devletin yaptığı bu düzenlemenin yanlış olduğunu, korunmaya çalışılan küçük şirketlerin bu işten karlı çıkamayacağını, kaybedenin ise tüketiciler olacağını söylemiştik. Daha sonra yazıya yapılan yorumlarda da görüşlerimizin detaylı olarak açıklamıştık. Ortaya sürdüğümüz iki tane iddia vardı.

Birincisi, ekonomisinin yarısı kayıtdışı olan Türkiye’de problem kanun konulması değil, kanunların uygulanmasıdır. Kanunlar uygulanmıyorsa yeni kanunlar veya kurallar çıkararak kanunların uygulanmasını sağlayamazsınız. Biz de bu düşünceden hareketle otobüs şirketlerinin Ulaştırma Bakanlığının belirlediği taban fiyatlarının altında bilet satmaya devam edeceğini, kurallara uyan şirketlerin ise fiyatlarını gerektiği durumlarda düşerecemeyeği için de belli hatlarda tüketicilerin zarar göreceğini belirttik. Tartışmayı yaptığımız okurumuz ise kendisinin 20 yıldır haftada iki gün otobüs yolculuğu yaptığını ve otobüs şirketlerinin taban fiyatlara uyacaklarını belirtterek bize karşı çıkmıştı.

Buna karşılık ise biz ikinci iddiamızı ortaya attık. Ona geçmeden önce Ulaştırma Bakanlığının müdahalesine rağmen Istanbul-Edirne arasında 15,5 TL’nin altına satılmaması gereken otobüs biletlerinin 10 TL’ye satıldığına ilişkin Hürriyet’in haberine dikkatinizi çekmek istiyorum. Yorum yapmaya gerek yok.

Ikinci iddiamız ise şuydu. Şirketler fiyatları düşeremiyorlarsa o zaman kaliteyi ve sundukları ikramları arttırarak devletin fiyat kısıtlamasını delebilirler. Ne tür faaliyetlerde bulunabilirler bunu hayal gücünüze bırakıyorum, dikkatinizi çekmek istediğim nokta tüketicilerin sadece fiyata değil, fiyat/kalite oranına bakarak karar verdikleridir. Bu verdiğimiz örnekten de görebileceğiniz üzere devlet piyasalara müdahale etse dahi istediği sonuçları elde edebilecek bir mekanizma kurması çok kolay değil. Türkiye’deki gibi amatörlerin yaptığı düzenlemelerin ise hüsranla sonuçlanması kaçınılmaz. Devletin asli görevi kanunları yapmak ve uygulamaktır. Daha bu konularda bir çok eksikliğimiz var, zaten bu eksiklikler yüzünden ortaya da başka bir çok problem çıkıyor. O problemleri sözde çözmek için bir çok budalaca yeni kanun ve kural ortaya atıyoruz. Sonra onlar başka “önceden tahmin edilemeyen” problemler yaratıyor ve nihayetinde ülkenin kanunları ve kurallarını muhasebeci ve avukat gibi uzmanlardan başka kimse anlamıyor, onların da ufak bir azınlığı her şeyi tam olarak kavrıyor zaten.

Adalet sistemini, vergi sistemini, kanunları ve kuralları basitleştirmemiz, uygulanmasının ve yavaşlatılmasının önündeki engelleri kaldırmamız gerekiyor. Yeni kanunlara ihtiyacımız yok, eskilerinden kurtulsak yeter.

Not: Bu konuyla ilgili baska budalaca bir ornege Stresabi sitesinden ulasabilirsiniz. Hatta gitmisken adalet uzerine su yaziyi, devlet arpaligi TRT hakkinda su yaziyi, devletin etik davranmayan kendi yoneticilerini cezalandirmada acizligini gosteren su yaziyi, Diyanet işleri baskanligi isimli diger bir milyar dolarlik israf hakkindaki su yaziyi da okuyun. Read More!

Japon Havayollari

Sonunda beklenen oldu, Japon Havayollari (Japan Airlines) batti. Sirketin piyasa degeri 150 milyon dolara dusmus. Bir Boeing 747'nin liste fiyati 228 - 297 milyon dolar civarinda, JAL'in filosunda 36 adet Boeing 747 var. Bu demektir ki, Asya'nin en buyuk havayolu sirketinin piyasa degeri tek bir Boeing 747'in altina dusmus. Peki JAL neden batti?

Hani bizde de bir ara moda idi, politikacisi guclu olan sehire bir havaalani yapilirdi. Sonra da o havaalani acilmaz curumeye birakilirdi. Haberlerde havaalanin ot tutmus pisti uzerinde yuruyen spiker, "bari yaptiniz acsa idiniz" tadinda bir konusma yapar sonra da sehir ahalisinin ayni sekildeki sikayetlerine mikrofon tutardi. O zamanlar ben de "acin isletin" kardesim diye dusunurdum ama iyi ki o havaalanlari curumeye birakilmis.

Kucuk bir sehire sirf politik nedenlerle havaalani yapmak kendi basina buyuk bir israf. Ama ondan daha da buyuk bir israf var, Japonya'nin yaptigi. Yani adamlar hem o havaalanini yapmis, hem de sonra o havaalanini acip devlet kontrolundeki havayolu sirketini o havaalanina ucmaya zorlamis. Koca koca ucaklar %30-%40 kapasite ile surekli zarar eder durumda ucunca sirket batiyor haliyle. Gerci JAL'in tek derdi bu degil ama en buyuk derdi bu.

Televizyonda izledim, Japon muhabir gunde iki sefer olan kucuk bir sehire JAL'a ait bir MD-81 ile yolculuk yapti. Ucak %60 bos idi. Hep de boyle imis. Daha da kotusu bu sekilde yolculuk yapilan onlarca havaalani var. JAL yillar once hayatta kalmak icin yapmasi gerekeni simdi oldukten sonra mecburen yapacak, bu havaalanlarina ucmayacak. Haberde ucaktan inen bir avuc is adami "simdi biz ne yapacagiz, yerel ekonomimiz buyuk zarar gorecek" tadinda sikayetlerini dile getirdiler. Eger sizin yerel ekonominizden gercek bir talep var ise zaten bir ozel sirket onu gorur ve kucuk bir ucakla (ornegin 70 kisilik bir Q400 ile) doldurur. Belki JAL 170 kisilik ucakla gunde iki kere uctugu icin gercek ve ekonomik bir talep vardi ama verimsiz bir yontemle karsilaniyordu. Ha gunde bir sefer Q400'u dolduracak adam yoksa zaten sizin havaalani kurmaya gucunuz yok demektir. Boyle bir sehre havaalani kurmak, dag basinda 100 nufuslu koye otobus terminali kurmak gibidir.
Read More!

İzlanda Kronasızedeler

Izlanda parlamentosu, geçen yil batan online banka Icesave'de paralarini kaybeden Ingiliz ve Hollanda vatandaslarinin, 5 milyar dolari bulan zararlarini karsilama yönünde karar almis. Bunun uzerine de 56,089 Izlandali (Izlanda oy verenlerinin yuzde 23'u) devlet baskani Olaf Ragnar Grimsson'in yasayi veto etmesi icin imza toplamis. Bu kurtarma operasyonu aslinda Izlanda'nin Avrupa Birligi uyeligi icin vermeyi dusundugu bir rusvet. Ingiliz ve Hollandali spekulatorler de uyanikmis hani, biz memleketten bu bitmek tukenmek bitmez devlet destegi adi altinda kendi zararini, zarar etmeyen ve vergi veren vatandasa odetme hikayelerine alisigiz ama adamlar isi bir baska boyuta tasimislar: yabanci devlet destegi.

Benim dikkatimi ceken, imza kampanyasina katilanlarin su sozleri oldu:

"Bankalarin yaptigi hatalari vergi veren vatandasa odetmek istiyorlar."

Olay aslinda cok basit, ortada hata falan da yok. Ama kimse konunun ozune teget bile gecmiyor. Bir grup uyanik baska para birimindeki yuksek faizden kar etmek icin carry trade gibi riskli bir ise girismis. Risk patlamasa yuksek kar elde edecekler, kimseye koklatmadan da cebe indirecekler. Ama bak Allahin isine risk patliyor. Haliyle risk patlayinca ortaya cikan zarari da ustlenmeleri gerek diyorsunuz ama oyle olmuyor. Bu arkadaslar kazanin dogurduguna inaniyorlar da oldugune inanmak istemiyorlar! ABD'den Hollanda'ya bu spekulatif gerizekalilar zede ayagina yatiyor, "devletin bu ise bir el atmasi lazim" diye aglasiyor. Peki gerizekalilarin zararlarini baskasina odetirsen (ki odetiyorsun), ayni gerizekalilarin bir sonraki seferde yapacaklari ilk is ne olacak? Daha fazla risk almak tabii ki.

Gecen yil haberlerde izlemistim, evine el konulan bir Amerikali Wall Street'te eylem yapiyordu. Adama mikrofon uzattiklarinda hikayesini anlatti, yuksek fiyattan ev almis, evin fiyati cakilmis falan. Ayni slogani tekrarlayip duruyordu "Spekulatorleri kurtarmayin, bizi kurtarin". Iyi de amcam Walls Street'te fiyati artar diye hisse senetlerine, yatirim enstrumanlarina oynayan adam spekulatorde, fiyati artar diye tahmin yapip tepe fiyattan eve yatirim yapan sen nesin?

Read More!

Ogretmenler gunu

Iki sene once ogretmenler gununde ogretmenlerle ilgili yazi koymadik diye elestirilmistik. Yeni bir yazi yerine, eski yazilari derleyip (isitip isitip) yeniden onunuze koyalim. Emin Colasan yaparken sorun olmuyor ne de olsa. Ilk yazi Ekonomix'ten (patrona yag cekiyorum, once onun yazisini alintilayarak):

Ogretmen Maaslari Az mi?
Bizim ailede ogretmen cok. O yuzden bu yazida yazacaklarimi kimse ustune alinmasin. Orhan Karaca dostum ogretmenler sendikasinin "Ogretmen maaslari 1923'den daha dusuk" seklindeki absurd (sacma derecesinde komik) iddiasina yanit olarak ogretmen maaslarinin 5 kat civarinda arttigini gostermis. Ote yandan 1923'den bugune kisi basina gelir 11 kat artmis. Nufusumuz da 5 kat arttigina gore ulke olarak 1923'e kiyasla 50 kat daha zenginiz demektir. Yine de bu islerin 1923'den beridir hep kotuye gittigi gercegini (!) degistirmiyor. Nerede o eski gunler be, hersey daha bir guzeldi!

Sendikalar bunu hep yapiyor. Adamlar tarafsiz degil ki. O yuzden ben sendikacilarin bir gun "Allah birdir" demelerinden korkuyorum, eger oyle bir sey olursa cok tanrili dine sahip Hindular veya Afrikali kabileler hakliymis demektir.

Altın Yorumları    UNESCO Nedir    Sosyalizm Nedir  Forex Nedir    Fraktallar  Altın Oran Nedir

Ogretmen maaslarinin az mi cok mu oldugu sorusunun cevabi tarihte gizli degildir. 10 sene once soyleydi, simdi soyle olmasi lazim seklindeki ifadeler hurafeden ibarettir. Ayni mantikla siyah beyaz televizyon 20 sene $1000'di, simdi $1500 olmalidir savini ileri surebiliriz. Renkli televizyon ve plazma olayina hic girmeyelim.

Peki ogretmen maaslarinin az mi cok mu oldugunu nasil anlayacagiz? Vallahi siz cok alistiniz bedava ekonomi egitimine. Once ucret olarak cocuk esirgeme kurumuna 10 YTL bagislayin, makbuzunun digital kopyasini da bana email ile gonderin ucret olarak ondan sonra cevap vereyim. Ucreti odemek istemiyorsaniz yazinin geri kalan kismini okumayin. Amerikalilarin honor sistemi (yani seref sistemi) vardir, herkes kendisini kontrol eder. Mesela isyerinde kahve istiyorsunuz, gidersiniz mutfaga, orada bir kavanoz vardir, atarsiniz icerisine 25 senti, alirsiniz kahvenizi. Kahvenin basinda kimse durmaz, kontrol etmez. Dogru seyi yapmak size kalmistir. Burada da basiniza bekci dikmeyecegim, dogru seyi yapmayi size birakiyorum. Ucret 10 YTL, pahali geldiyse okumayin. Ucreti odemeden okursaniz hakkimi helal etmedigimi de belirteyim.

Ucreti odediyseniz yazinin devamini buradan okuyabilirsiniz.



Digeri de benim 2007 yilinda yazdigim bir yazi. Bunu da aynen kopyaliyorum:

Öğretmenler günü ve zorunlu eğitim

Sonunda bu da oldu. 24 Kasım'da öğretmenler gunu yazısı yazmadık diye elestiri aldık. Ama bu öğretmenler günü denen şey her ülkede farklı günlerde kutlanıyor. Arjantin'de 11 Eylül, Çin'de 10 Eylül, Hindistan'da 5 Eylül, ABD'de Mayıs ayının ilk haftasında kutlanıyor. UNESCO tarafından ise 5 Ekim günü Dünya Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor.

Türkiye'de 24 Kasım'ın Öğretmenler Günü olmasının gerisinde ise emekli bir generalin (bkz. Kenan Evren) imzası var. Tabi gerekçe her konuda olduğu gibi yine Atatürk'e dayandırılmış. Şimdi Atatürk'ü her şeye alet etmenin sakıncalarından bahsetsem muhtemelen "Atatürk düşmanı" olurum, dolayısıyla sesimi çıkarmıyorum. Bu arada "başöğretmen" Atatürk'ün hangi tarihler arasında öğretmenlik yaptığını merak ettim, araştırdım, bulamadım.

Tamam anlıyorum, eğitim kutsal bir vazife, Atatürk de kutsal bir insan. Dolayısıyla kraldan fazla kralcı olmayı sevenler açısından mantıklı bir yaklaşım olabilir. Ama mesela benim bildiğim bizim kültürümüzde ekmek de kutsal bir yiyecek. Atatürk'e başfırıncı ünvanı da verilmiş miydi? Verilmediyse neden verilmedi? Hak etmiyor mu? Bir ulus bugün yediği ekmeği ona borçlu değil mi? Yoksa bize yanlış mı öğrettiler?

(Bize yanlış mı öğrettiler kısmına geri döneceğim. Ama önce bir açıklama yapayım: Hayır, efendim. Atatürk düşmanı değilim. Bir çok tarihi figür gibi onu artısıyla eksisi ile anlamaya çalışıyorum. Ama sizin kalıplarınız ile "Atatürkçü" de, "Kemalist" de dğilim.)

Öğretmenler Günü konusundan buraya nasıl geldim ben de anlamadım. Ama bu gün dolayısıyla gündemle alakalı 'Erotik öğretmen' görevden alındı tarzı haber yapmaktan daha iyi yaptığımı düşünüyorum.

Bazı şeyleri bir öğrenci olarak bize yanlış öğrettiklerini farkettiğimde henüz bıyıklarım terlememişti. Yıllar sonra Catherine Baker'ın Zorunlu Eğitime Hayır isimli kitabını okudum. İzlenimler sitesindeki şu yazıyı görünce bu kitabı hatırladım. Ben 1990'lı yılların başında okumuştum ama kimbilir kime verdim de geri gelmedi, şu an elimde yok. Ama internette biraz bakınınca İmge Kitabevi tarafından Şubat 2006'da yeni baskısının yapıldığını gördüm. Kendinize bir iyilik yapın ve bu kitabı okuyun. Kitapta savunulan fikirlere katılır katılmazsınız orası ayrı. Benim aklımda kalan çarpıcı ayrıntılar olarak okul binaları ile hapishanelerin birbirine benzerliği ve çocukların neden her teneffüse sevinçle bağırışarak çıktığını sayabilirim. Bize birşeylerin yanlış öğretildiği gerçeği Baker'in "okulun, devletin kendine köle yetiştirmek için organize ettiği bir kurum olduğunu, yetişkinlerin, bu köle eğitiminden başarıyla geçtikleri için bunun farkına varmadıkları" tezi ile örtüşüyor.

Kendi geçmişime baktığımda, bugün geldiğim noktaya milli eğitim sistemi ve okullar sayesinde değil, milli eğitim sistemine ve okullara rağmen geldiğimi söylemekten kendimi alamıyorum. Karşıma çıkmış olan bir çok öğretmenden sadece birkaçının hafızamda kalıcı yer edindiğini, benim için yol gösterici olduğunu söyleyebilirim. Bu açıdan kendimi bazen şanslı bazen de şanssız olarak değerlendirmişimdir. Yıllar sonra istatistikte "law of large numbers" ve "central limit theorem"i anladığımda aslında bu durumun pek de şaşılacak bir durum olmadığının farkına vardım. Her meslekte olduğu gibi öğretmenlerin arasında da çok iyi örnekler çok kötülerle bir arada. Ama büyük bir çoğunluk vasatın iki standart sapma çevresinde.

Bu gelinen noktada kişi olarak öğretmenlerden daha çok sistemin çarpıklığının payı olduğunu düşünüyorum. Her konuda olduğu gibi bu konuda da muşevvikler sistemi işliyor (incetives matter). Bugünkü eğitim sisteminde ne yazık ki iyi örnekler sistem tarafından cezalandırılıyor, kötü örnekler teşvik ediliyor, sistem iyi örnekleri vasat olmaya zorluyor.

Peki çözüm ne? Aşağıya sistemde çarpıklığı giderecek bazı çözüm önerilerini sıralıyorum. Lütfen hemen klavyeye sarılıp hararetli itirazlara başlamadan önce neyi savunduğunuzu, savunduğunuz şeyin olası pozitif ve negatif sonuçlarını gözden geçirin.

1. Zorunlu eğitim kaldırılsın. Bugün uygulanan zorunlu eğitim sisteminin negatif etkilerinden birisi ailelerin çocuklarının eğitimlerini aksatmasıdır. İster köyde olsun ister şehirde, çocuğunu herhangi bir okula kaydettiren ebeveyn kendini görevini yapmış hissediyor ve çocuğunun eğitimi ile neredeyse hiç ilgilenmiyor. Çünkü zaten karar verme şansı da yok. Zorunlu eğitim kaldırılırsa bütün yük ailelerin (ebeveynlerin) sırtına bineceğinden daha iyi sonuç alınacaktır. Gerek çocuklarının eğitimi konusunda gerekse doğru okulu seçme konusunda.

2. Tevhid-i tedrisat kanunu kaldırılsın. Bu kanun ümmetten millet aşamasına geçişte önemli rol oynamış olabilir. Ancak bugün sistemin çarpıklığının en önemli nedenlerinden biri. Eğitimde hedefimiz eşitlik ya da herkesin aynı eğitimi alması değil, çeşitlilik ve özgürlük olmalıdır. Kemalistler kafalarındaki "öcü dinci okullar" hayaletinden, dinciler de "bu okullar çocuklarımızı dinsiz yetiştirecek" korkusundan ve önyargısından kurtulması lazım. Yasaklar her iki grubu da marjinalleştirmekte yer altına itmektedir. Bırakın isteyen çocuğuna dini eğitim versin isteyen bale eğitimi, isteyen de her ikisini de ya da hiçbirini. (Bale eğitimi ve dini eğitim birbirinin alternatifi değildir, sadece örnek veriyorum.) Hatta dileyen kutuplarda pancar yetiştirme okulu bile açabilir. Öğrenci bulacağına güveniyorsa neden olmasın? Eğitimde çeşitliliği sağlar zorunlu eğitimi de kaldırır ailelerin özgürce karar vermesini sağlarsak müşevvikler sistemi daha iyi olanı ödüllendirecektir.

3.Öğretmenlere ve okullara verilen teşvikler kaldırılsın, eğitim konusunda illaki de teşvik verilecekse öğrencilere ve ailelere verilsin. Herhangi bir piyasada eğer devlet eliyle teşvik verilecekse bu teşvik üreticilere değil tüketicilere verilmeli, üreticiler değil tüketiciler korunmalı ya da desteklenmelidir. Eğitim hizmetini düşündüğümüz zaman da aynı kural geçerlidir. Bugünkü sistemde aileler okullar için birbiri ile yarışmaktadır. Ancak okul ve öğretmenler yerine öğrenciler ve aileler desteklenirse okullar aileler için birbiri ile yarışacaktır. Siz hangisini tercih edersiniz?

4. YÖK lağv edilsin, gerek üniversiteler, gerekse liseler bağımsızlığa kavuşsun. İsteyen okul paralı eğitim yapsın, isteyen parasız. Aileler de istediği okulu seçmekte özgür bırakılsın. Devlete göbeğinden bağlı bir akademik ortamda yaratıcı düşünce ve kaliteli eğitim mümkün değil. Üniversiteler gerekirse yer çekimi kanununun bile tartışılabildiği özgür ortamlar olmalı.

5. Her öğretmene eşit maaş, eşit statü gibi saçma uygulamadan vazgeçilsin. Farklı performansa farklı ücret ödenmesine izin verecek piyasa mekanizmasının önündeki engeller kaldırılsın. Yeterlilik konusu saçma sapan sınavlarla değil tecrübe ile belirlensin. Bu konuda da karar merkezi sınav sistemi ile alınmasın her okulun kendi inisiyatifine bırakılsın.

İlkokulda aynı sıraları paylaştığım arkadaşlarımdan bazıları öğretmen olmayı tercih edip milli eğitimin çarkları arasına girdiler. Ancak kabaca bir değerlendirme yaptığımda çoğunun gerçekten öğretmen olmak istedikleri için değil, üniversite sınavında daha iyi bir alternatife yetecek puan alamadıkları için öğretmen olmayı tercih ettiklerini görüyorum. Yani sistem iyileri ayıklayıp başka birşey yapamayanları öğretmen olmaya teşvik ediyor gibi görünüyor. Böyle bir sistemden mucize beklemek için fazla iyimser olmak gerek.

Bense gerek üniversite öğrenciliğim sırasında gerekse daha sonra özel dersler verdim, piyasanın içinde bulundum. Eğitim sisteminin ürünleri olarak normal çarpma ve bölme işlemini dahi yapamayan ama üniversiteye devam eden öğrencilerim de oldu, eğitim sisteminin çarkları arasında ezilen cevherlerle de karşılaştım. Bugün, arkadaşlarımın aksine, yapabileceğim bir sürü meslek arasından sıyrılıp sadece öğretmeyi sevdiğim ve sevdiğim işi yapmak için öğretmenlik mesleğini seçmiş bulunuyorum. Bu yüzden, başta öğretmenlerin (öğretmen olan okuyucumuz varsa) ama tüm okuyucularımızın burada yazılanları hariçten gazel okumak olarak değil de kendi içlerinden birinin "yapıcı" önerileri olarak dikkate almalarını tercih ederim.

Edit: Kutlamayı untmuşum. Bütün öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun. Daha iyi olan öğretmenlerimizinki daha kutlu olsun.
Read More!

Spekülasyon Nedir: Yenzedeler

Spekülasyon nedir diye merak edenler icin guzel bir ornek olacak bu yazi. Hic gulecegim yoktu, simdi de "yenzede" diye bir kavram ortaya atmislar. Ben size buradan pesinen soyleyeyim, ben kul yutmam. Yenzede diye bir kavram yoktur, buna biz ya "doviz spekulatoru" ya da "spekülatif gerizekali" deriz. Bazi kisiler bunlara "uyanik" da derler, kayiplarini devlete odetmeye calistiklari icin ama o kadar uyanik olsalardi parayi kaybetmezlerdi degil mi?

Deniz Gokce kendisine su mesaji atan yenzedeyi (döviz spekülatörünü veya gerizekaliyi) kosesine tasimis:

'Deniz Bey, size danışmak istediğim önemli bir sorunum var; biliyorum ki benim gibi aynı konuda mağdur birçok kişi var. Ben bankaların peynir ekmek gibi Japon Yeni kredisi dağıtmaya başladığı dönemde; kendi çapımda araştırarak ve Japon Yeni'nin, İsviçre Frangı'ndan sonra en güvenilir istikrara sahip bir para birimi olduğu gibi bilgileri edinerek (?), ne yazık ki Japon Yeni üzerinden 8 yıllık konut kredisi aldım. Krediyi aldıktan 2 hafta sonra, dünyada ekonomik kriz çıktı ve ben de ilk kredi taksitimi % 75 gibi bir artışla ödeme durumunda kaldım. Bankalar bu ciddi kur farkı konusunda kredi kullanmış mağdurlara hiçbir şekilde yardımcı olmadılar. Umudumuz bu konuda çıkabilecek bir yasadadır. Ancak, bugünkü şartlar altında yarınımızı görememekteyiz. Sizden ricam bir ekonomist olarak en azından yarına dair belirsizlikler içerisindeki zihnimizi aydınlatmanız.1. Sizce Japon Yeni'nin gelecek yıllarda TL'ye karşı hareket grafiği ne olacak? Önümüzdeki 7 yıl Yen'in daha da yükselme şansını ne ölçüde öngörüyorsunuz?2. Güç kaybeden dolara alternatif başka para birimlerinin rezerv olarak gündeme geldiği dünya piyasalarında durum ne olur? Bu gerçek olursa Japon Yeni'nin yükselmesi kaçınılmaz mıdır?3. Devletin bu tip olağanüstü kriz durumlarında oluşan kur hareketlerinden insanları korumak için bir yasal düzenleme yapmaya çalıştığını duydum. Bu doğru mu? Doğruysa ortada bir tarih var mı?

Kapitalizm Kapitalist nedir  Faşizm nedir?  Fraktal Nedir  Kırmızı Başlıklı Kızın Hikayesi  Çernobil Faciası

Birçok Yen mağdurunun facebook'ta açtığı 'Yenzedeler' gibi gruplarda, ne kadar büyük bir çoğunluğun bu şekilde mağdur olduğunu görebilirsiniz. Yaklaşık 280 bin yen mağduru var! Şimdiden ilginize çok teşekkür ediyorum.

Deniz Gokce de efendi adam, hic agzini bozmadan cevap vermis. Ben olsam su sekilde cevap verirdim:

1. Yarin yukselir, obur gun duser, sonraki gun yukselir, bir sonraki gun duser ve bu boyle sonsuza dek devam eder. Muneccim miyim ben evladim, nereden bileyim yen ne yapar? TL'ye karsi grafigi ne olurmusmus, tovbe tovbe.

2. Dolarin alternatifi yok, hic kusura bakmayin. Sanki Avrupalilarin ve Japonlarin durumu Amerika'dan cok daha iyi. Yok boyle bir sey, Amerikan dolarinin rezerv ozelligine hic bir sey olmaz, o ufak beynini boyle seylere hic yorma sen.

3. Devletin boyle bir calismasi yok ama oy potansiyeli olarak 250,000 kisi (yenzede veya her neyse) toplayabilirsen Erdogan sizi de kurtarir. Bu konuda yol kapatip cengame cikaran findikcilardan cok sey ogrenebilirsiniz. Hatta ben de size bu konuda ucretli (TL cinsinde rica edecegim ucreti) danismanlik da yaparim. Turkiye'de bu isler boyle yurur, her gun eylem yapmaniz, ortaligi velveleye vermeniz gerekir.

Aslina bakarsaniz bugun dövizde spekülasyon yapmak istiyorsaniz yine belli bir ucret karsiliginda benim goruslerime basvurabilirsiniz. Bana parayi oderseniz size muhtemelen sunlari soylerim:

" Turk lirasinin onumuzdeki yillarda dolar, avro ve yen dahil olmak uzere gelismis ulke paralarina karsi deger kazanmasini bekliyorum. Yani icerisinde bulundugunuz durum gecici. Japonya'nin borcluluk orani GSYH'nin 2 katina ulasmis durumda, bu boyle gitmez. Ha ben iyice spekulasyon yapacagim diyorsaniz o zaman gideceginiz adres Hint ve Cin paralaridir. Bu ulkelerin paralari gelismis ulke paralarina karsi acaip deger kazanacaktir. Benim favorim uzun vadede Hind rupisi."

Ama tabii kimse bana bir odemede bulunmadigi icin boyle bir sey soyleyemiyorum.
Read More!

Tesvik/rusvet uzerine-yorumsuz

NTVMSNBC'de guzel bir tesaduf, hos bir enstantane olmus. ozet gibi!


Komünizm nedir    iktisat Nedir  Devlet Üniversiteleri  Eğitim Nedir  Dejavu Nedir  Bilgi Nedir  Wifi Nedir    Teknoloji Nedir Read More!

ÖTV Indirimi

Bir okuyucu sorusu daha:

Türkiye'de satılan araçların %80'i yabancı araçlar olduğuna göre, ÖTV indiriminin yerli sanayiden çok yabancı sanayiye faydası olacak diye düşünüyorum. Bu durumda, hükümet niye böyle bir önlem aldı krize karşı?

Ben soyle dusunuyorum. Avrupa'nin durumu icler acisi, adamlarin kendilerini kurtaracak paralari yok, o yuzden bir yandan Amerika'ya dilenirken bir yandan da IMF'nin zayif Dogu Avrupa ulkelerini kurtarmasini sagliyorlar. Biz de bu krize guclu giren ulkelerden biri olarak Avrupa'ya bir kiyak yapma durumundayiz. Malum aganin eli tutulmaz.

Ken Fisher Joel Greenblatt Bill Ackman Eddie Lampert David Einhorn Dan Loeb Lee Ainslie John Paulson Stephen Mandel David Dreman

Saka yapiyorum yahu. Bilmiyorum niye boyle bir sey yaptiklarini. Muhtemelen yerli ureticilere yardimci olmak icin yapmisizdir ama neye niyet neye kismet. Read More!

Findik, Petrol, Coca-Cola Fiyatlari

Ulkemizin bir numarali sorunu malumunuz oldugu uzere findik ureticileri. Devlet memurlarina verdigimiz yuksek maaslar yetmiyormus gibi simdi de her sene yol kesip harac alan dandik findik ureticilerini beslememiz gerekiyor. Adamlar dusuk randimanli yani ici bos findik uretmisler, TMO da "ici bos findik almam kardesim, zaten dunyanin parasini veriyoruz depoda curuyecek olan findiga" diyerek ureticileri geri cevirip magduriyet yaratiyormus.

Borsa Nasıl Oynanır  inovasyon nedir    Borsa Yorumları    Petrol Fiyatları    Standart Sapma

Ornegin, urününün randımanının 39 geldiğini belirten findik ureticisi Hasan Bayrak, “TMO 1 randıman eksik olduğu için fındığımı almadı. Tüccara gidip fındığı 1.20 YTL’den satacağız. Maliyeti bile kurtarmıyor. Bizi tüccara mahkum ettiler. Derdimizi kime anlatacağız” dedi. Üretici Osman Birinci de, “Fındık 4.0 YTL ama kimse TMO’ya fındık veremiyor. Randıman düşük diye gelen geri dönüyor. Tüccar da 4 liralık fındığı 1.50 YTL’ye alıyor. Bizi tüccara ezdiriyorlar. Emekliyim. Devlet bana yüzde 2 zam veriyor, fındığımızı da almıyor. Ben ne yiyeceğim” diye yakındı.

Osman Bey'in kafasi fazla calismiyor galiba, findik ye kardesim findik ye. Osman'i Hasan'i bir tarafa birakalim da Fatih Kansoy'un blogunda cavaplamaya calistigi petrol mu daha pahali yoksa kola mi sorusuna yorum yapalim.

Oncelikle blogda yapilan analiz biraz hafif kacmis, okuyucularimizdan yazidaki hatalari bulmalarini isteyecegiz. Ama yazinin anafikri dogru. Onemli olan petrole sahip olmak degil, onu gececek degerler yaratabilmektir. Elin oglu karbonatli icecek yapmis, butun dunyayi da muptela etmis. Bence biz de ulke olarak bu yolda ilerliyoruz. Hatta findiktan biyodizel yapmanin ilk adimlarini atiyoruz. Tek problem findigin litresinin 5 YTL, petrolun litresinin ise 1 YTL olmasi!!

Boyle dusunurken birden aklima baska bir fikir daha geldi. Amerikalilar simdi ottan biyoyakit yapmaya calisiyor. Bununla ugrasacagimiza ottan sut yapip, sonra sutu satip petrol almak daha hesapli. Ben organik sutun litresine $1.5 oduyorum burada, benzinin litresi $1.

Darmadagin bir yazi oldu kusura bakmayin, bugun findik yemedim ondandir. Bu arada Izlenimler de guzel yazilar dokturuyor, "birakiniz yapsinlar, birakiniz gecsinler" felsefesini benimseyen liberallerin aksine daha etkili olan (benim sevdigim) "birakmayin yapmasinlar, calip cirpmasinlar, vergi veren vatandasi somurmesinler" ekolunden bir yaziyi da findikcilar hakkinda yazmis. Yazar adaylarimizdan Junior da olaya arbitraj penceresinden bakmis, bir de Turkiye'deki matematik ozurlu findik ureticisi penceresinden baksaymis tam super olacakmis! Baksaniza adamlar TMO'nun kapisina dayanmislar 4 YTL'den satmaya dunden razilar, Allahtan findiklarin ici bos cikmis.
Read More!

İnsaf Nedir, Ne Demektir, Neye Denir?

Fındık fiyatları belli oldu, epey bir kesim ağlıyor. Ağlamayı anlarım da, ağlarken saçmalamayı kabullenmek mümkün değil. Gazetedeki haberin başlığı "Üreticimiz tüccarın insafına bırakıldı" olarak atılmış. Detayda ise şunlar söyleniyor:
Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar, bu sezon fındıkta rekoltede yaşanan artışın yanısıra alım fiyatlarının geç açıklanmış olmasının, fındık fiyatının düşmesine neden olduğunu savunarak, "Üreticilerimiz tüccarın insafına bırakılmıştır" dedi.

[...] Alımlara geç başlanması nedeniyle acil ödemeleri için avans olarak fındığını emanete bırakan çiftçilerin tüccarın vereceği fiyatı beklediğini belirten Bayraktar, tüccarın belirleyeceği fiyatın ise üreticiyi memnun etmeyeceğini savundu. "Üreticimiz tüccarın insafına bırakılmıştır" diyen Bayraktar, "Bu yıl fındık politikasında başarılı olunamamıştır. Yeni bir fındık politikasına ihtiyaç vardır. Fındıkla ilgili yapılan açıklama göstermiştir ki Türkiye'de ihracatçı yoktur. Dış alıcıların temsilcileri vardır. Bu temsilciler açıklanan bu fiyattan memnun kalmışlardır" dedi.

Çiftçilerimiz üretmekten korkuyor

Çiftçilerin artık üretmekten korktuğunu belirten Bayraktar, "Çiftçilerin genel başkanı olarak çiftçimiz fazla üretim yaptığında uykularım kaçıyor. Çünkü çiftçilerimiz fiyatı biraz iyi olan ürüne yöneliyor, bu yüzden meydana gelen üretim fazlası nedeniyle fiyatlar düşüyor ve pazarlama sorunu başlıyor" dedi.

Demokrasi Nedir   Küresel ısınma Nedir  Özel Üniversiteler    Bilgisayar Nedir    Teknoloji Nedir

Bu yazıdan birşey anlayan var mı? Fındıkta rekolte artışı var demişsin zaten, fiyatın düşeceği kabak gibi belli değil mi? Üstüne üstlük fındık alım satımıyla uğraşan vatandaşımız alenen hakarete uğruyor. Öyle ya, tüccar insafsızdır, Ziraat Odası başkanı ise mahza merhamet timsalidir.
Kaldı ki, tüccarın belirleyeceği fiyatın üreticiyi memnun etmeyeceğini nereden çıkarıyor başkan? İhracatçı yok, temsilci var diye aba altından siyasi mesaj vereceğine fındık üreticisini ihracat konusunda bir araya getir, pazaralama sorunu var da diyorsun bak. Tabii boş laf etmeye göre zor iş. Armut piş, ağzıma düşe alışmış, devlet yüksek fiyatı versin, biz de malı götürelim.

Son paragrafa bakarsak, bir çocuk bile birşeyin fiyatı iyiyse o ürüne yönelip para kazanılması gerektiğini bilir, ona göre hareket eder, koca oda başkanı bu yüzden uykum kaçıyor diyor. Hay Allah, ne etsek de çiftçileri düşük fiyatlı ürünlere yönlendirebilsek? Mesela devlet fındık için fiyat belirlemeyi bıraksa bir çözüm olabilir mi? Malum devlet gayet iyi ve garantili bir fiyat teklif ettiği için insanlar alternatifine yönelmeyip fındık ekiyorsa, devlet belirlemesin fiyatları, herkes kendi başının çaresine baksın. Alçak tüccarlar da ellerinde kırbaçlarıyla yeni avlar bulmak üzere başka bölgelere gitmek zorunda kalır.

Böylece başkanın uyku problemi de kendiliğinden çözülmüş olur.

Read More!

Issizlik ve Sifir Faizli Kredi

Dun issizlik uzerine yazdigim yazida genclere bir yandan cok calismalarini bir yandan da gozlerini acik tutmalarini tavsiye ediyordum. ben de gozlerimi onlar icin acik tutmaya basladim ve bunun meyvelerini hemen aldim. Radikal'in haberine gore devlet ihracatciya 100000 dolar kadar sifir faizli kredi veriyormus.

Toplam 650 milyon dolar verilecek kredinin yüzde 30’u kalkınmada öncelikli yörelere, yüzde 70’i de normal ve gelişmiş yörelere verilecekmis ( bkz. yüzde hesabı nasıl yapılır). Kredinin sartlari ise sunlar:

250 kişiden az çalışan istihdam etmek,
yıllık net satış hasılatı ya da mali bilançosu 25 milyon YTL’yi aşmamak,
imalat sanayi sektöründe faaliyet göstermek,
KOSGEB veri tabanına kayıtlı ve
ihracat taahhüt eden KOBİ olmak

Bu sartlari saglamak o kadar da zor degil. Gidin Adiyaman'a veya kotasi normalde dolmayan bir yere, uc kurusa bir atolye ve ofis kiralayin, Suriye'ye hurda demir ihrac edin. Senede bir kamyon hurda demir ihrac etseniz yeter (ihrac edecek kimseyi bulamazsaniz, Suriye'de bir ofis acin ve hurda demir ithal edin, ithal ettiginiz demiri sonra tekrardan Turkiye'ye kendinize satin). Alacaginiz 100000 dolari YTL'ye cevirip senede (Yigit Bulut'un veya Gungor Uras'in hesabina gore) $25000 gelir elde edebilirsiniz. Bunun %20'si masraflara gitse geriye kalan $20000 super bir gelir olur. Hatta belki "ulan madem burdayim bari adam akilli calisip bir uretim de yapayim" deyip gercekten de ihracatci falan bile olabilirsiniz.

Is bulamiyorum diye devleti suclamayin, adamlar daha ne yapsinlar, milletten topladiklari paralari boyle saga sola savuruyorlar. Kabahat sizde.
Read More!

Sanayi-Universite Isbirligi 2

Bu yaziyi okumadan once su yaziyi okuyun. konuya simdi biraz daha farkli yaklasacagim. Bu sefer devletin ne olursa olsun bir miktar harcama yapacagini ve elini bu ise atacagini varsayacagim. Bu durumda nasil bir poliyika izlenmelidir sorusuna yanit arayacagim.

Birincisi ogretim uyeleri tum dunyada cok dusuk ucretlere calismaktadirlar. Devlet universitelerine 1-2 yilligina dunya capinda un salmis hocalari normalde aldiklarinin 1.5-2 kat ucretlerle transfer edebiliriz. Bu kisilerin verdikleri dersleri videoya kaydedip hizli internet baglantilariyla tum universitelerle paylasabiliriz.

Ikincisi uygulamali alanlarda uzman yabanci universite hocalarina cekirdek sermaye saglayabiliriz. Kosul olarak da bir kisim Turkleri calistirmasini ve uretimin bir kismini Turkiye'de yapmalarini one surebiliriz. Boylece daha baslangic asamasinda nanoteknoloji, alternatif enerji, stem cell gibi ileri teknolojilere ortak olup, bu alanlarda birikim sahibi olabiliriz. Hatta bu hocalari yukarida bahsettigim gibi Turkiye'ye getirip ders verdirerek yeni yeni kisileri yetistirebiliriz.

Ucuncusu gelismis sirketlerdene %5'lik paylar satin alip bu sirketlerin Turkiye'de uretim ve arastirma merkezi kurmasini zorlayabiliriz. Advanced Micro Devices sirketini (AMD) hepiniz biliyorsunuzdur, bilgisayarinizda ya Intel ya da AMD chipleri vardir. Intel sirketinin piyasa degeri $120 milyar dolar, ona gucumuz yetmez; ama AMD sirketinin piyasa degeri sadece $4 milyar. 200 milyon USD yatirarak bu konuda oncu bir sirket uzerinde guc sahibi olabiliriz. Kaldi ki borsada islem goren ve cok daha dusuk piyasa degerine sahip ama onemli teknolojilere sahip sirketleri Turkiye'ye yonlendirebiliriz.

Ama biz elimizdeki uc kurus parayla ciftcilere avanta dagitmayi, insanlara 30 yil emekli maasi vermeyi, bedava saglik hizmeti sunmayi, kodamanlara "tesvik" basligi altinda gelir transferi yapmayi tercih ediyoruz. Kayitdisinin uzerine gitmiyoruz.

Dedigim gibi ne secmenin kafasi calisiyor ne de politikacilarin. Herkes kisa vadeli cikarlari icin (bir avuc bulgur ugruna) uzun vadeli cikarlarini (bir cuval pirinci) gozden cikariyor. Yukarida bahsettigim gibi bir politika uygulamaya konsa hukumetin adamlari giderler fasondan "teknoloji" sirketini Amerika'da kurarlar, buna da devletimiz $100-200 milyon dolarlik "yatirim" yapar. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Read More!

Tam gaz popülizm

hiçbir şeyden çekmedi dünyada
nasırından çektiği kadar
hatta çirkin yaratıldığından bile
o kadar müteessir değildi
kundurası vurmadığı zamanlarda
anmazdı ama allahın adını
günahkar da sayılmazdı
yazık oldu süleyman efendi'ye


Türkiye ekonomisi popülistlerin elinden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmedi desek herhalde abartmış olmayız. Ekonomik anlamda değerlendirelim: 20. yy'ın başında İttihat ve Terakki'nin popülist ve basiretsiz politikaları bir imparatorluğun sonunu getirdi. Sonrasından Cumhuriyet dönemi ile birlikte uygulanan popülist ekonomi politikaları zaten kangren halindeki ekonomide gelişmenin önünü tıkadı. Savaş yıllarında Türkiye "başarılı(!)" bir politika ile savaş dışında kaldı ama yiyecek ekmek bulabilen haline şükrediyordu. (Gerçi kimileri Hitler'in yanında savaşa girme rüyası görüyordu ama Allahtan gerçekleşmedi.)

1950'ler İttihat ve Terakki-CHP evliliğinin yavrusu DP (ÖzCHP de diyebiliriz) eliyle uygulanan popülist politikaların gölgesinde geçti. 1960'lardan sonra Devlet Eliyle Planlı Sürünme Modeli başat görüş olunca DPT sazı eline aldı. Sonra da tüm zamanların en popülistleri Sülü ile Bülü milletin tepesine musallat oldu.

Özal'ın kısmen doğru politikalar uyguladığı ilk dönemi, Abi'si Sülü'ye taş çıkartan popülist uygulamalarıyla ikinci Özal dönemi izledi. 1990'ları anlatmamıza hiç gerek yok.

Yüz yıl boyunca uygulanan bütün popülist politikalar sefalet, yokluk, fakirlik, adaletsizlik ve krizden başka birşey getirmedi. Tabi malum çevreler mütiş bir el çabukluğu ve göz boyama numaraları ile bu krizlerin suçunu "sözümona" liberal politikalara çıkarmaya bayılırlar, bunu da unutmayalım.

2001 krizinden sonra mührü elinde bulunduran bürokratlar iktidarı (Derviş ve ekibi) ve bunu izleyen AKP iktidarı 2005 yılına kadar doğru politikalar uyguladılar. Ancak 2005 yılından itibaren neredeyse tek bir çivi bile çakılmadı. Bu gidiş hayra alamet değil. 2001-2005 arasında uygulanan doğru politikaların neticesinde enflasyon düştü, büyüme hızı yüzde 7.5 seviyesine ulaştı. Gelir dağılımı düzelmeye başladı, ülkede ciddi anlamda yatırımlar yapılmaya başlandı. Bu doğru politikaların etkileri hala devam ediyor.

Ancak 2005 yılından itibaren AKP iktidarı gerçek yüzünü ve sol kimliğini göstermeye başladı. Demek ki daha önceki popülist politikalardan ve bunların yarattığı cehennemden yeteri kadar ders almamışız.

İşte son bir haftada gözümüze takılanlar:

- Başbakan Erdoğan: "MB’nin özerk olmasının kararını veren de parlamentodur."

- Kent hastaneleri kurmak istediklerini söyleyen Başbakan Erdoğan, bu kapsamda Türkiye’nin en büyük hastanesinin İkitelli’de yapılacağını açıkladı.

- AKP'den Diyarbakır için 'Bedava elektrik' atağı

- Süper Lig'de temsilcisi bulunmayan illerin milletvekilleri ve bazı kulüplerin yöneticileri, Futbol Federasyonu'na ligden bir defaya mahsus düşmenin kaldırılmasını, TFF 1.Lig'den katılacak 4 takımla birlikte yola 22 takımla devam edilmesi önerisinde bulundu.

- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Hedefimiz şu; bu ülkede herhangi bir sosyal güvence kartı elinde olsun olmasın biri doğum mu yapacak, hemen istediği hastaneye gidecek, orada bu çocuk dünyaya gelebilecek. 18 yaşına kadar da Türkiye Cumhuriyeti devleti bakacak. Bunu batılı yapıyor da Türkiye Cumhuriyeti niye yapmasın?" dedi.

- Sosyal güvenlik tasarısının Meclis'teki çalışmalarını yöneten alt komisyon başkanı, AKP'li Zekai Özcan, düzenlemenin memurlarla ilgili hükümlerinin içine sinmediğini söyledi. Başkan Özcan, mevcut sistemde en büyük adaletsizliğin, devredilen Emekli Sandığı'nda olduğunu dile getirdi. Ne çıkmaz reformmuş şu Sosyal Güvenlik Reformu ama!

Yapılan KDV indirimlerini, teşvik uygulamaları altında milletin parasının peşkeş çekilmesini falan artık vak'a-yı adiye'den sayıyoruz. Seçimlerden bu yana kılını kıpıdatmayan hükümet, belediye seçimlerine göz önünde bulundurarak muslukları açmış durumda. Tekrar edelim: Bu gidiş hayra alamet değil.

Bu blogda krize gidiyoruz şeklinde öngörüde bulunan ilk yazar sanırım benim (Krize geri sayım). Ancak medyadaki dandik ekonomi yazarlarının kriz tellalığı ile karıştırılmamasını istiyorum. Büyük ihtimalle 2009'dan sonra yaşayacağımız kriz ABD ya da dünyada yaşanan ekonomik sorunlar nedeni ile değil, tamamen kendi yediğimiz hurmalar yüzünden olacak!
Read More!