Verimlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Verimlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Toplam çalışılan saat ve Verimlilik

Japonya'da 1980 - 2005 yılları arasında alınan ölüm sertifikaları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre Japon erkek yöneticilerin ve beyaz yakalıların 60 yaşından önce ölme ihtimalleri diğer mesleklerde çalışanlara göre 1.7 kat daha fazla imiş:

"Japonya'da genel sağlık sigortası olduğu için bu insanların doktora görünmelerini engelleyen tek sebep işleri gibi görünüyor. Bu insanlar hastalık belirtileri gösterseler bile doktora görünmediklerinden kanser gibi hastalıkların tedavisine ileri evrelerde başlıyorlar ve kurtulma şansları da az gibi görünüyor. Muhtemelen Japon yönetici ve beyaz yakalı profesyonellerin daha erken yaita ölmelerine başka bir sebep de kalp hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon gibi hastalıkların önemli sebeplerinden birine, harekersiz ve sporsuz bir yaşama sahip olmaları." Kaynak : İş sağlıktan önce gelirse ...

Bilimadamlarının öne sürdüğü stres, sağlığa ayıracak zaman olmaması gibi nedenler doğru. Ama bence bunların kendileri de neden değil sonuç. Japon çalışma kültürünün sonucu ama en çok da Japonların bunca senedir gelişmiş bir ülke olmalarına rağmen gelişmiş bir ülkeye yaraşır bir verimlilik düzeyine ulaşamamış olmalarının sonucu! Tamam adamlar çok çalışıyorlar ama verimli olmadıklarından diğer gelişmiş ülkelerle ancak sağlıklarını tehlikeye atacak kadar çok uzun saatler çalışarak rekabet edebiliyorlar.

Japonya pek çok kişi tarafından verimliliğin yüksek olduğu bir ülke olarak algılanabilir. Ama rakamlar bu algıyı doğrulamıyor maalesef. Aşağıdaki grafikler ABD İş Gücü İstatistik Bürosundan alınma. İlk grafik "çalışan başına yıllık çalışılan toplam saat"i gösteriyor. Buna göre Asya kaplanları Singapur ve Kore çalışanları adam başı yılda ortalama 2,500 saate yakın çalışıyorlar! Japonya çalışma saatinde dördüncü. Yani çalışkanlık konusunda Asya'nın bu gelişmiş ülkelerinin üstüne ülke yok!


Fakat iş çalıştıkları saatlerden aldıkları verime gelince tamamen değişiyor! Aşağıdaki grafik "çalışılan her saate üretilen GDP". Asya Kaplanı Kore yerlerde sürünürken, Japonya ve Singapur da sonlara oynuyor!


İş yaşamımda ilginç bir göçmenlik dönemim oldu. 2-3 sene Singapur'da çalıştıktan sonra 1 sene Hollanda'da çalıştım. Sonra yeniden Singapur'a döndüm. Bu iki ülke çalışanlarının çalıştıkları saatlere ve ürettikleri işe şahit olmuş biri olarak şu grafiklerin hemen hemen doğru olduğunu söyleyebilirim: Hemen hemen zira muhtemelen bu grafik evde ve tatilde çalışılan saatleri işin içine katmıyor zira ortalama bir Singapur çalışanı Hollanda çalışanına göre şu grafikte görülenden çok daha verimsiz. Asyalılar gerçekten de şu grafikte yansıltılan şekilde deliler gibi çalışırlar ama o saatlerden çıkan işin miktarı benim gibi verimlilik konusunda sonlarda olan bir ülke vatandaşını bile hayal kırıklığına uğratacak kadar az olur.

Asya'nın kendilerini birinci dünyada sayan Japonya, Kore ve Singapur adlı ülkeleri iş verimliliğe gelince maalesef yerlerde sürünüyorlar. Çok çalışmak önemli ama verimli çalışmak daha da önemli. Verimsiz ama çok çalışan insanların sonu acı çeken Japon yönteicileri gibi olabilir. Benden söylemesi. 
Read More!

Verimlilik Nedir?

Hayatta basarili olmak icin hem verimli hem de etkin calisiyor olmak lazim. Insanlarin zenginlesmesinin yolu verimli calismaktan gecer. Amerika ve Avrupa'nin zenginlesmesinin arkasinda verimlilik yatar. Verimli calisan insanlar baskalarinin yapmak istemeyecekleri isleri yapabilirler cunku verimli olduklari icin daha dusuk maliyete sahiptirler. Verimlilik nedir daha iyi anlatabilmek icin bir ornek vereyim.

Malumunuz Ekonomi Turk'te cok verimli bir sekilde calisacak yazar ariyoruz. Biz Insider Monkey blogunda aylik 100-150 arasinda yazi yayinlayacagiz ve bu yazilara ait ozetleri iceren aylik 100-150 civarinda iki paragraflik yazinin Ekonomi Turk blogunda yayinlanmasini bekliyoruz. Bu is icin de $100 oduyoruz. $100'a bu is yapilir mi? Yapilir. Anlatayim.

Bugun ben 35 dakika harcayip 9 tane yazi yayinladim. Yani ben 4 dakikada bir bir yazi yayinlayabiliyorum. Bu isi yapacak kisiden bire bir tercume yapmasini beklemiyorum. Insider Monkey'de yazilmis yaziyi 60 saniye icerisinde hizli bir sekilde okumasini ve iki paragraf aklinda kalanlari 4 dakika icerisinde Ekonomi Turk'e yazmasini bekliyorum sadece. Yazinin linkini de yerlestirmek ve yaziyi yayinlamak da en fazla 60 saniye zamanini alir. Boylece 6 dakika icerisinde bir yaziyi verimli calisan birinin yayinlayabiliyor olmasi lazim.
Yani saatte 10 yazi yazamiyorsa bir kisi verimli calisamiyor demektir. Biz genellikle ayda 100-150 civarinda yazi yayinlayacagiz. 100 yaziyi yazmasi 10 saat civarinda bir zaman alir ve saatlik ortalama ucret $10'a karsilik gelir yani 18 TL. Turkiye'de part-time calisarak saatte 18 TL kazanabileceginiz kac tane is var?

Verimli calisamiyorsaniz ve bir yaziyi yazmaniz 20 dakikanizi aliyorsa saatte kazandiginiz ortalama ucret $3'a duser. Bu rakama da calisacak adam bulmak zor olur. Kimse calismak istemez.

O yuzden verimli calisan ulkelerde yasayan insanlar daha cok para kazanir ve daha cok uretim yapar. Verimsiz calisan insanlar da yoksul kalirlar.

Bu yazi Insider Monkey sitesi sponsorlugunda yazilmistir:















Read More!

Vergilerin gerçek maliyeti

Serbest piyasa koşullarının sağlıklı işlemesi için gerekli olan şartlardan en önemlisi bir malı ya da hizmeti üretnelerle tüketenlerin aynı fiyatlarla işlem yapmasıdır. Devlet tarafından uygulanan vergiler, bu önemli koşulun önüne geçer ve fiyat mekanizmasında tüketicilerle üreticiler arasında bir fark oluşmasına neden olur. Bu fark nedeniyle çoğu zaman uygulanan bir vergi politikasının gerçek maliyeti göz ardı edilir. Ülkemizde de vergilerin maliyeti gerçek maliyet üzerinden değil, görünen maliyet üzerinden yapılır. Vergilerin görünen maliyeti, toplanan toplam vergi gelirleridir. Vatandaş sadece bunu ödediğini düşünür.

Bugün uygulanan hemen hemen bütün vergilerde gerçek maliyet görünen maliyetin (vergi gelirlerinin) üstündedir. Üstelik bu maliyet vergi oranları arttıkça katlamalı olarak artar. Bu yazımda vergilerin görünen maliyeti ile gerçek maliyeti arasındaki farkı anlatacağım. Vergiler konusunda bir diğer önemli konu da vergi yükünün kimin sırtına bindiği konusudur. Bunu da bir sonraki yazımda ele alacağım.
Ekonomistler diyagram ve grafik kullanmayı severler. Ben de bir kaç basit diyagramla konuyu özetlemeye çalışacağım.

Öncelikle vergilerin ve devletin olmadığı bir durumda fiyat sistemi nasıl işliyor ona bakalım. Aşağıdaki üçgen üreticiler ve tüketiciler arasındaki alışverişi özetliyor. Denge fiyatının oluştuğu tepe noktası, tüketiciler ve üreticilerin aynı fiyatlarla alışveriş yaptıkları durumu gösteriyor. Bu nokta klasik mikro kitaplarında arz ve talep eğrilerinin kesiştiği yerdir.

Tepe noktasından tabana dik bir çizgi çektiğimizde bu çizginin sağ, yani tüketici grubundan yana kalan tarafı (bordo renkli alan), serbest piyasanın bu gruba sağladığı toplam faydadır (Consumer Surplus). Benzer şekilde sol tarafta kalan mavi renkli alan da üreticilerin sağladığı toplam faydadır (Producer Surplus). Basit bir örnekle açıklayalım. Son günlerde blogda fazlaca tartışılığı üzere, İstanbul-Ankara arasındaki ulaşım fiyatlarını ele alalım. Farzedelim denge fiyatı 40 TL’de oluştu. O noktasında satış yaptığımız son müşterinin gözünde bu hizmetin değeri 40 TL’dir. Ancak daha aşağıda, bu hizmete 45 TL değer biçen, yani İstanbul’dan Ankara’ya gitmek için 45 TL vermeye hazır başka bir müşteri daha vardır. Denge fiyatı geçerli olduğunda bu müşteri 5 TL kardadır. Aşağıya doğru gittikçe bu kar miktarı artar. Aynı bilete 60 TL vermeye hazır olan müşteri 40 TL’lik denge fiyatı sayesinde 20 TL kar etmektedir. Üretici açısından da benzer bir durum söz konusudur. En tepede, denge noktasındaki satıcı 40 TL’ye bileti satmaktadır. Ancak daha aşağıda 35 TL’ye bileti satmaya hazır olan üretici, denge fiyatına göre 5 TL kar etmektedir. Benzer şekilde aşağıya doğru gittiğimizde bu kar miktarı artmaktadır.

Şimdi bu basit modelimize vergileri ekleyebiliriz. Devlet, İstanbul-Ankara arasındaki biletlere 2 TL’lik vergi koysun. Bu vergiyi oransal olarak da koyabilirdik, ama inceleyeceğimiz durum açısından sonuç değişmezdi. Bilet fiyatlarına konan vergi aslında üreticiler ve tüketiciler arasına fiyat farkı anlamına gelmektedir. Vergiyi kimin tarafına koyduğumuz fark etmez. Örneğin, bilet fiyatları 40+2 TL olduğunda tüketiciler 42 TL ödemekte, ama üreticinin eline 40 TL geçmektedir. Bilet fiyatlarını sabit tutup vergiyi üreticilerden topladığımızda, bilet fiyatları 38+2=40 TL olacak, tüketiciler 40 TL ödeyecek, üreticilerin eline 38 TL geçecektir. Basit olması açısından, 2 TL’lik vergiyi iki tarafa da eşit olacak şekilde bölüştürelim ve üçgenimizi yeniden çizelim:

Vergileri eşit olarak bölüştürdüğümüz durumda, üretici ve tüketici gruplarının toplam faydaları, yani mavi ve bordo alanlar küçüldü. Yeşil alan 2 TL’lik vergi sayesinde elde edilen toplam vergi gelirlerine denk gelmektedir. Ancak dikkat edilirse hem üreticilerin, hem de tüketicilerin toplam faydasındaki azalma toplam vergi gelirlerinden daha fazladır. Gri renkli üçgenle gösterdiğimiz alan, vergi politikasının görünmeyen ve fahiş maliyetidir (İngilizcede buna excess burden ya da deadweight loss denir). İşin asıl acı tarafı, vergi oranı iki kat arttığında, gri alan yani fahiş maliyet dört kat artmaktadır. Hemen kağıt kalem alıp bu durumu siz de hesaplayabilirsiniz. Karmaşık formüllere girmek istemiyorum, ancak genel denklemde vergilerin fahiş maliyeti vergi oranlarının karesi ile doğru orantılıdır.

Yukarıda basit bir model ile incelediğimiz durum bir çok piyasaya uygulanabilir. Ekonomik aktörler bazı piyasalarda üretici, bazı piyasalarda tüketici konumunda yer aldıkları için üretici grup ya da tüketici grup somut olarak birbirinden ayırt edilemez. Örneğin normal bir malın üretiminde sol tarafta yer alan şirket ve fabrikalar işgücü piyasasında sağ tarafta yer alırlar. Sağ tarafta tüketici grupta yer alan hanehalkı ise şirket ve fabrikaların ihtiyaç duydukları işgücünün üreticisi olduklarında sol tarafta yer alırlar. Yukarıdaki basite indirgediğimiz modelde vergi yükü her iki grup tarafından eşit şekilde bölüşülmüştür. Ancak bu durum her zaman eşit şekilde dağılmayabilir. Benzer şekilde fahiş maliyetin bedelinin kimin tarafından ödendiği de piyasanın şartlarına göre değişebilir. Ancak paylaşımdaki belirsizliğe rağmen fahiş maliyetin varlığı toplamda hemen hemen tüm toplumun ekstra bir bedel ödediği gerçeğini değiştirmez.

Son günlerde blogda tartışılan regülasyon konusu da üreticiler ve tüketiciler arasındaki fiyat mekanizmasının denge fiyatına ulaşmasını engellediği için vergilere benzer bir şekilde fahiş maliyet yaratırlar. Benzer şekilde, belirli sektör ve piyasalarda uygulanan teşvik sisteminin de fahiş maliyeti söz konusudur. Çünkü sübvansiyon ve teşvikler aslında negatif vergilerdir. Üretici ve tüketiciler arasında fiyat makası yaratmaktadırlar.

Özetle, vergi politikası ve regülasyonlarla serbest piyasa şartlarından uzaklaşıldığında, vergi gelirlerine ek olarak, verimlilik cezası diyebileceğimiz fahiş maliyet toplum tarafından ödenmektedir. Vergilerin ve regülasyonların asıl tahribatı toplanan vergiler nedeniyle değil, verimlilik cezası olarak ödenen bu fahiş maliyet nedeniyle gerçekleşmektedir.

Kısa not: Bundan böyle, haftada bir, yazılarımla, uzun bir süredir uzaktan takip ettiğim Ekonomi Türk'te sizlerle olacağım. Bu fırsatı verdiği için İnan Doğan'a teşekkür ediyorum. Herkese merhaba!
Read More!

Ölçek Ekonomisi, Üretkenlik ve Verimlilik Nedir?

Bir kaç gün önce Yiğit Bulut’u işe geç gelen veya erken çıkanlara hesap sorduğu için desteklediğimi belirten bir yazı yazmıştım. Bir itiraz geldi, anafikri hiç verimli ve etkin çalışanla çalışmayan bir olur mu, adam işini tam anlamıyla ifa edip erken de bitiriyorsa erken çıkmasında bir mahzur yoktur. Kulağa hoş gelen bir söylem. Yiğit Bulut’un uyguladığı herkesin aynı saatte işe girip aynı saatte işten çıktığı sistemden de ayrıca daha iyi. Açalım biraz. Bu yazımızda ölçek ekonomisi, üretmenlik ve verimlilik nedir sorularına cevap vererek işgücü piyasalarını tartışacağız.

Herkes aynı saatte işe girip aynı saatte işten çıkıyorsa verimli olanlar işteki zamanlarının ufak bir kısmında çalışıp gereken üretimi yaparlar, ondan sonra geyik yaparlar. Veyahut yavaş yavaş kasmadan çalışırlar, işin yapısına göre değişir ama benim yorumum genellikle ofiste yapılan “analist” türü pozisyonları içeriyor. Yetenekleri olmayanlar ise gün boyu çalışırlar ve ancak yapmaları gereken kadar işi başarabilirler. Öte taraftan işlerini erken bitirenlere erken işi terketme izni verirsek bu kişilerin memnuniyeti artacaktır, ayrıca diğer kişilere de verimli olmak konusunda bir neden vermiş olacağız.

Amacınız rekabette geri kalmak ise yukarıdaki sistemleri uygulayabilirsiniz. Amacınız başarılı olmak ise şu iki kuralı bilmeniz gerekir.

1. Bir işi daha iyi-verimli-ucuza yapacak bir yol her zaman vardır.

Insanlar binlerce yıl çiftçilik yaparak geçimlerini sağladılar ve bu süre zarfında kişi başına düşen gelir seneden seneye mevsimsel etkileri ayırdığımız zaman sabit kalmıştır. Düşünsenize, tarımı nasıl daha verimli yapabilirsiniz ki? Yapılabilecek bir şey olsaydı binlerce yıldır birilerinin bunu çoktan bulmuş olması gerekmez miydi?

2. Bir kişinin 80 saatte yapacağı işi iki kişi 40 saatte yapamaz.

Iktisatta bu durumu açıklayan kavrama “ölçek ekonomisi” diyoruz. Ölçek ekonomisi iki türlü işliyor. Birincisi çalışanın cebine direkt girmese de çalışanlara sunulan özel sağlık sigortası, yemek yardımı, servis, ofisde kullanılan metrekare alan, yönetici zamanı, destek hizmetleri, emeklilik yardımları, vs. ek masraflar var. Bunlar kişi başına aşağı yukarı aynı. O yüzden iki kişiyi 40 saat çalıştırırsanız bu maliyetleri iki kere ödemiş olursunuz, oysa bir kişiyi 80 saat çalıştırdığınızda bir kez ödeyerek büyük tasarruf yapıyorsunuz. Ölçek ekonomisinin ikinci işleme şekli ise learning by doing denilen iş yaparken öğrenmenin getirdiği faydalardır. Bir kişinin beynine haftada 80 saatte koyduğunuz bilgi+becerinin eşdeğeri iki ayrı kişinin beynine haftada 40 saatte konulan bilgi ve beceri değildir. Bilgi ekonomisi çağında yaşıyoruz, kimin ufacık bir bilgi üstünlüğü varsa o rekabette biraz daha öne geçiyor. Iş başında çalışarak öğrenmenin de yerini hiç bir şey tutmuyor maalesef.

O yüzden bu önerme bilgi yoğun pozisyonlar için daha geçerli. Uygulamada ise işe en uygun adamı seçerek, en verimli insanları en uzun süreler çalıştırarak, verimsiz olanlara da kapıyı göstererek başarıya ulaşabiliriz. Işlerini kaybedenlerin kendilerine daha uygun bir iş bulmaları ülke verimliliği açısından da oldukça önemlidir. Işgücü piyasalarının esnekliği burada ortaya çıkıyor. Işgücü piyasaları esnek değilse, “işçi haklarını” koruyan yani işten çıkarmayı neredeyse imkansız hale dönüştüren yasalar varsa bundan hem şirketler, hem işsizler, hem de ülke ekonomisinin geneli zarar görür. Diyelim ki bir kişiyi işe aldınız ve verimli çıkmadı, ne yapmanız gerekir? Tabii ki çıkarıp yerine daha verimli çalışabilecek başka birini almak. Bunu yapamıyorsanız ya da maliyeti yüksek ise işe alırken daha büyük bir kaynak harcamak zorunda kalacaksınız, ve işe aldığınız kişilere başlangıçta normalde vereceğinizden daha düşük ücretler vereceksiniz. Eğer bir kişi işe girdikten sonra başarılı olursa onların ücretlerini yükselterek verimlilikleriyle paralel bir seviyeye çekeceksiniz ama kaynaklarınızın bir kısmı verimsiz kişileri istihdam etmek için harcandığı için verimli çalışanların ücretlerinin bir kısmını verimsiz çalışanların sübvansiyonunda kullanacaksınız.

Amerika’daki işgücü piyasaları çok esnek olduğu için yatırım bankaları ve hedge fonlar yukarıda bahsettiğim stratejiyi oldukça başarıyla uyguluyorlar. En verimli olan insanlar köpek gibi çalışıp sıradan insanların kazanabileceğinden çok daha yüksek gelirler elde ediyorlar. Yani insanları 80 saat çalıştırıp 40 saat çalışanlara yaptığımız ödemeleri onlara da yapıyoruz durumu yok. Normal adamın 5-10 katı bir ücret ödüyorsun çünkü bu kişiler o ekstra bilgi avantajlarını kullanarak çok büyük değerler yaratabiliyorlar.

Türkiye’nin işsizliği azaltabilmesi için yukarıda bahsettiğim kuralları işgücü piyasalarında uyguluyor olabilmesi lazım. Istihdamı arttırabilmek için verimliliği arttırmamız lazım, zengin olmanın başka bir yolu yok. (Tabii Metatrader MT4 kullanıp iç içe geçmiş stratejilerle foreks piyasalarında paranızı bir ayda 10’a katlamanın yolunu bilmediğinizi varsayıyorum.) Türkiye’deki dinozor ekonomistlerde ekranlardan size “yüksek faiz düşük kur” martavallarını okumaya devam etsinler. Faizleri düşürerek bütün problemlerimizi çözebileceğimizi iddia etmeye devam etsinler. Kültürümüzü değiştirmeden, popülizmden kaçmadan, garibanizm yapmadan başarılı olmamız mümkün değil, istihdamı arttırmak için ise mikro reform şart. Nedir mikro reform? Read More!

Yedek Kulübesindeki Futbolcu

Başlığa bakıp da memleketim insanının %99'u gibi futbol kritiği yapacağımı sanmayın. Rahmetli babamın mutlaka baş kaldırılması gereken bir otorite olduğunu kesfettiğimden beri, yani yaklaşık üç yaşımdan beri koyu Fenerbahçeliyim. Ailemin tamamı ise fanatik Galatasaraylıdır. Maçları falan takip etmem sadece Galatasaray'ı yendiğimizde mutlaka annemi ve kardeşimi arar, dalga geçerim.

Başlığı atmaktaki amacım, son zamanlarda dönen Vodafone reklamındaki bir cümleye takılmam. Reklamda oynayan futbolcu yedek kulübesinde bile 3G ile internete bağlananları gördüğünü söylüyor. Eğer o yedek oyuncular internet üstünden oynanmakta olan maçı farklı bir açıdan seyretmek dışında birşeylerle ilgileniyorlarsa yazıklar olsun. Yedek kulübesinde bile oturmayı hak etmedikleri çok açık.

Internet benim hayatımı inanılmaz ölçüde zenginleştirdi ama bir o kadar da beni kendisine bağımlı kıldı. Birçok insan için de durumun bu olduğunu düşünüyorum.

Borsa Nasıl Oynanır  inovasyon nedir    Borsa Yorumları    Petrol Fiyatları    Bilgisayar Nedir

İşyerlerinde bütün gün internette gezinen, iş yapmayan insanlar var. Bu da muazzam bir zaman ve iş kaybına yol açıyor. "E, kardeşim interneti kısıtlasınlar!" demek de çözüm değil zira aslında gün içinde iş yaparken de işimiz internete düşüyor. Bir telefon numarası bulmak, bir firma ile ilgili bilgilere ulaşmak ya da işimizle ilgili herhangi bir konuda araştırma yapmak için internet inanılmaz bir kaynak.

İnsanların kaytarmalarını engellemenin, verimlerini artırmanın yolu bence Performans Yönetimi'nden geçiyor. Uzun saatler şirkette kalarak çalışır gibi yapmakta olan insanları gerçekten çalışanlardan ayırabilmenin tek yolu ölçülebilir, mantıklı hedefler koymak ve ücretin bir bölümünü performansa bağlamak. Tabii seçilen yöntem, uygulamanın sağlıklı ve objektif yapılabilmesi çok önemli hale geliyor. Uluslararası firmalarda Performans Yönetimi uzun yıllardır uygulanıyor. Bu yöntemler genellikle bir şirkette 3 yılda gerçek anlamda oturuyor ve kabul görüyor. Yani sabırsızlık başarısızlık demek. Performans Yönetimi konusunun başarılı olması için benim kendi gözlemlerime göre birkaç koşulu var:

1. Üst Yönetimin sisteme inanması ve %100 desteklemesinin yanısıra aktif olarak sistemin geliştirilmesine katkıda bulunması,
2. Orta Seviye yöneticilern sisteme sahip çıkması, geliştirilmesinde işin içinde bulunması,
3. İK Bölümü'nün hedeflerin tamamını incelemesi ve objektif kriterlere göre değerlendirmesi, bölümler arası haksızlıkları engellemesi.

Temelde bu sistemlerin getirilmesi ve hayata geçirilmesi İnsan Kaynakları Bölümlerine bırakılıyor ve bence bu yapılabilecek en büyük hata. Son yıllarda yeteri kadar kurumsal bir dayanağı olmayan İK Bölümleri kendi önemlerini hissettirmek (ve bazen patronun suyuna gitmek) uğruna yaptıklarıyla çalışanların kendilerine olan güvenini kaybettiler. Birçok çalışan artık işin başını İK çekiyorsa mutlaka çalışanlar açısından bunun bir maliyeti olacağına inanıyor. Örneğin bir şirkette İK yöneticisinin hedef koyma döneminde tüm yöneticilere bir toplantıda çalışanlarına ulaşılamayacak hedefler koymalarını önerdiğini, zira aslında çalışanlara performans primi olarak verilecek bir meblağın olmadığını söylediğini biliyorum. Böyle bir şirkette bu yöntem elbette işlemez. Bir mükafatının veya bir getirisinin olmadığını bilerek, kim niye kendini zorlasın ki?

Tabii bu arada İK ile ilgili olarak söylediğim şeyden ötürü lütfen tüm İK'cılar alınmasın. Yarası olan gocunur diyelim, keselim. Çok geleneksel, kurumsallaşmaktan nasibini almamış patron şirketleri için zaten fazla söze gerek yok. O tür şirketlerde genellikle İK değil İKK (İnsan Kaynakları Kurutma) Bölümleri çalıştırılıyor. Read More!

Hirtistan Maci Oncesi

Hirvatistan maci oncesi aklima Baris'in uzun zaman once yazdigi bir yazi geldi.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde okyanusun ortasında, Hırtistan adında minicik bir ada varmış. Topu topu 500 aileden oluşan Hırtlar’ın ne dış dünyadan, ne de başka insanlardan haberi varmış. Hırt erkekleri her gün denize açılır ikişer balık tutar, evde bekleyen hanımları da ikişer ekmek yapar, böylece herkes günde bir ekmek bir balık tüketerek yaşamlarını sürdürürlermiş.

Başka bir gıdaya da ihtiyaç duymazlarmış. Ancak zamanla Hırt kadınları günde iki ekmek yerine dört ekmek yapabilir duruma gelmişler. Kimsenin buna bir itirazı olmamış. Artık herkes günde iki ekmek ve bir balık yiyebilir duruma gelmiş. Hırt erkekleri çalışkan kadınları ile gurur duyuyorlarmış. Ancak bununla bitmemiş. Çalışkan Hırt kadınları, daha iyi beslenmenin de verdiği heyecanla, günde dört değil sekiz ekmek yapmayı da başarmışlar. Ancak bu, akşam eve iki balıkla dönen Hırt erkeklerini o kadar sevindirmemiş. Çünkü günde bir balık, dört ekmek için az gelmekteymiş. Hırt erkekleri kafa kafaya verip bir çözüm bulmuşlar. “Bundan sonra”, demişler, her iki aileden sadece bir kişi ekmek yapacak, diğer kadın bizimle birlikte balık tutmaya gelecek. Bulunan bu harika çözüm herkesi memnun etmiş. Artık her iki aileden bir kadın evde kalıp sekiz ekmek yapıyor, diğer üç kişinin getirdiği altı balıktan her ailenin payına ekstra birer balık daha düşüyormuş. Derken, elinde kalın bir klasörle, ortaya bir köşe yazarı peydahlanmış. Aslında Hırtistan’da işler hiç de iyi gitmiyormuş. Rakamlarla ortaya koymuş ki, toplam ekmek istihdamı kısa bir sürede yüzde 50 oranında azalarak toplam 500 kişiden 250 kişiye düşmüş. “Yakında”, demiş, Hırt ekonomist, “bu hızla giderse, ileride ekmek üretecek kimse kalmayacak aç kalacağız!”

Verimlilik konusunu anlatırken, daha önce, Krugman’dı sanırım, benzerini bir yerlerde okuduğum ve sıkça kullandığım bu basitleştirilmiş masalı severim. Önce ekonomik büyüklükleri analiz edelim. Başlangıçta Hırtistan Gayri Safi Hasılası 1000 ekmek ve 1000 balıktan oluşuyor. Kişi başı gelir, yani tüketim, de 1 ekmek + 1 balık. Kısa süre sonra GSH 2000 ekmek ve 1000 balık’a yükseliyor. Kişi başı gelir de 2 ekmek + 1 balığa. Bir sonraki aşamada ise ekmek istihdamı yüzde 50 düşerken toplam GSH 2000 ekmek ve 1500 balığa yükseliyor. Kişi başı GSH da 2 ekmek + 1.5 balığa yükseliyor.

Peki bu örneği Türkiye’ye uyarlayabilir miyiz? Bir tek şey aynı kalmak şartıyla evet. Ekmek sektörünü tarım+sanayi, balık sektörünü de hizmet sektörü olarak alırsanız, rakamları da bu gözle analiz ederseniz ne dediğimi anlarsınız.

Aynı kalan şey mi ne?

Hırt ekonomist, hırt olarak kalıyor, gazetelerde köşe yazarlığı yapmaya devam ediyor.
Read More!

Bilmemek Degil, Inat Etmek Ayip

Faik Oztrak, Milliyet'de yayinlanan "İmalat sanayiinde sürdürülebilirlik sorunları artıyor" baslikli yazisinda diyor ki:

"Tabloda imalat sanayiinde üretimin son dört yılda yüzde 33 gibi oldukça yüksek bir artış kaydettiğini görüyoruz. Buna karşılık, üretimde çalışan sayısındaki artış yüzde 2.5'te kalmış. Yani üretim artışı istihdam yaratamamış. İşgücü yerine makine kullanılarak gerçekleşen üretim artışı sonucunda işgücünün verimi hızla artmış. Sektörde çalışanların [reel] kazançları ise yüzde 2.4 oranında düşmüş (bkz. yüzde hesaplama).
Bu durumda sektörde kârların önemli ölçüde artması beklenir. Ancak bu dönemde reel sektörde kârların da hızla düştüğünü biliyoruz.

Kazanç düşüyor. Buna uyum sağlamak için önce kayıtdışı çalıştırma ve işten çıkarma artıyor. Yine de imalat sanayii kazandırmıyor. İşletmeler tasfiye oluyor. Bizim gibi ekonomiler için sürdürülebilir büyümenin kaynağı olan sanayi büyümesi yavaşlıyor. İstihdam yeterince artmıyor. "

Faik Bey, imalat sektorunde istihdami yanlis bilgilere dayandirmakta israr ediyor, biz de kendisini ikaz etmekte devam edecegiz.

Tutumluluk Nedir    Nükleer Enerjinin Zararları    Nükleer Kirlilik    Nükleer Nedir    Fraktallar    Sosyalizm Nedir

Imalat sanayinde kac kisinin calistigini olcmek icin Hane Halki Isgucu Anketi kullanilir. Bu anket butun ulke capinda, kisilerle yuzyuze anket yoluyla yapilir. Anket sonuclarina gore 2002-2006 doneminde imalat sanayinde calisanlarin sayisi kumulatif olarak %12, yillik ortalama olarak %2.9, seviye olarak da 455 bin kisi artmistir. Ayni donemde calisabilir nufus ise yillik ortalama %1.8 artmis. Yani uretim artisi istihdam yaratmistir.

Faik Bey'in kullandigi Imalat Sanayi anketi ise imalat sanayinde faaliyet gosteren buyuk isletmeleri kapsar. Bu isletmeler, uretilen katma degerin %89'unu, toplam istihdamin ise sadece %24'ine sahiptirler. Bu ne demektir? Anket sonuclarini uretim veya verimlilik konularinda kullanabilirsiniz, cunku toplam uretimin buyuk kismini bu firmalar yapar. Istihdam konusunda ise kullanamazsiniz, cunku istihdamin sadece dortte birini kapsarlar.

Daha fazla bilgi icin bakiniz Enflasyon Raporu 2006-I, sayfa 34. Bu konudaki eski bir yazimiz icin "Siz de mi Faik Bey?"

Firmalarin kar etmedigi konusuna gelince. Asagidaki rakamlar Istanbul Sanayi Odasi'nn yayinladigi 500 Buyuk Sanayi Kurulusu raporundan alinmistir:

Satis basina kar
1994-2001:_______ % 6.0
1995-1998:_______ % 8.9
2002-2005:_______ % 7.2
2005:___________ % 6.4

Su rakamlar ise (3000 binden fazla firmayi kapsayan) TCMB veri bankasindan:

Satis basina kar
1994-2001:_______ % 2.8
1995-1998:_______ % 4.9
2002-2005:_______ % 3.7
2005:___________ % 3.3

Son olarak Faik Bey'in "Bizim gibi ekonomiler için sürdürülebilir büyümenin kaynağı olan sanayi büyümesi yavaşlıyor. İstihdam yeterince artmıyor" sozlerine gelince...

Milli gelir rakamlarina gore sanayi sektoru 2002-2006 arasinda, yani BES yil icinde kumulatif olarak %48 buyudu. Kiyaslama yapmak gerekirse bu rakam 1990-2001 arasindaki ONBIR senenin buyumesine esittir.

Imalat sanayinde istihdam 2002-2006 arasi ortalama yilda %2.9 artti. 1980-2001 arasi artis ortalama %2.2'dir.

Konu dagildi. Aslinda asil amacim Merkez Bankasi tarafindan yayinlanan "Turkiye'de Imalat Sektorunun Karliliginin Gelisimi ve Karliligi Etkileyen Faktorlerin Belirlenmesi" isimli calismanin reklamini yapmakti. OECD'de calisan Rauf Gonenc ile MB Arastirma Bolumunden Gokhan Yilmaz'in ortak bir calismasi.

Bu calismada arastirmacilar, ihracat edilen mallarda ve ic piyasaya satilan mallarda karlilik marji son 10 senede nasil degismistir diye bakmislar. Bu endeksler doviz kuru, fiyat seviyesi, isgucu maliyetleri ve verimlilik rakamlari kullanilarak hesaplanmis. Bir de imalat sektorunde genel kar marjini hesaplamislar. Bu hesaplamada ihracat ve ic piyasa kar marjlarinin agirlikli ortalamasi ile borclanma maliyeti (reel faizler) ve enerji maliyetleri gozonune alinmis.

Ilginc bir calisma. Vaktiniz varsa gidin okuyun. Asagida bu calismada verilen ve kar marjlarinin degisimini gosteren bir grafik bulacaksiniz.



Ince cizgi: Doviz cinsinden isgucu maliyetleri
Kalin cizgi (EPMI): Index of Export Profit Margins (ihrac urunlerindeki kar marji)
Kesik cizgi (DPMI): Index of Profit Margins on Domestic Sales (ic piyasaya satilan mallardaki kar marji)
Kesik-Duz cizgi (GPMI): General Profit Margin Index (ortalama kar marji)

Grafik neyi gosteriyor?

1997-2000 arasinda hem ihracat hem ic piyasa kar marjlari dusmus. 2001 devaluasyonu ile ihracat marji tavan yapmis, sonra goreceli olarak azalmis (demek ki degerlenen Turk lirasi ile verimlilik artisi birbirini goturmus). Su anki seviyesi 1997 ile ayni. Ic piyasa marjlari ise 2001'den sonra, ithal ara mallarin ucuzlamasi, dusuk ucretler ve verimliligin etkisi ile artmaya devam etmis. Son olarak genel kar marjina bakin. Hem ihracat hem ic pazar marjlarinin uzerinde. Neden? Cunku onun hesaplamasinda dusen {reel) faizlerin etkisi de giriyor.

Calismada sektorel bazda da cesitli analizler bulacaksiniz. Read More!

TOBB ve Istihdam

TOBB'un gundeme getiridigi oneri gibi populist soylemlere tav olan okuyucularimiz bizi istihdam dusmani, issizligi umursamayan, gercek dunya gerceklerinden uzak, masa basindan ahkam kesen yazarlar olarak goruyor. Bundan bir rahatsızlığımız yok. Hatta bazı yerlerde adımız "sıcakçı" olarak anılıyor. Varsın anılsın, bundan da bir rahatsızlığımız yok. Sanırım bazılıarı da bizi "yuksek faiz-dusuk kur"cu olarak görüyor. Varsın görsünler, bundan da hiç bir gocunmamız yok.

Hisse Yorumları   Küresel ısınma Karikatürleri  Pesimist Nedir?  Fraktal Nedir  Borsa Nasıl Oynanır  inovasyon nedir

TOBB'a aslında teşekkür etmemiz lazım. Bize bayağı malzeme çıkardı. (Not: Buradaki bayağı kelimesini istediğiniz anlamda anlayabilirsiniz) Aslına bakarsanız sadece işsizlik ve istihdam konusu bile daha çok su kaldırır. Söylenecek çok şey var.

Daha onceki bir yazımıza yorum yapan bir okuyucumuz "gonlumuzdeki" reel faiz oranını sorunca açıkladım. Hayalim, Turkiye'de enflasyonun yüzde 2'lere, reel faizlerin de yüzde 2-3'lere düştüğünü görebilmek. Hatta enflasyon yüzde iki, nominal faizler de yüzde 1 olsa tam super olacak. Yine aynı yorumda (özetle) Türkiye'nin en önemli probleminin işsizlik olduğu, dolayısıyla bu problemin kısa vadede çözümü için enflasyonu düşürmek gibi önceliklerden vazgeçmemiz gerektiği şeklinde bir argüman geliştirilmiş. Tolga bey'in yorumunun tamamını buraya alıyorum ki benim soylediklerim daha iyi anlaşılabilsin:


"Evet fazla uçmuşsunuz. Hayaller güzel ama bir de hayatın gerçekleri var. 100 metre koşusu yapar gibi maraton koşamazsınız. Enerjinizi daha dikkatli kullanmanız, daha yavaş hareket etmeniz gerekir. Yoksa daha 10 bin metreye ulaşmadan vücudunuz iflas eder. Enflasyonu üç yılda yüzde 70'lerden tek haneye düşürmek, 100 metre temposuyla maraton koşmak gibiydi. Eh, sonunda da yüzde 7-8'de takıldık kaldık. Enflasyonla büyüme arasında doğrusal olmayan bir ilişki vardır. (Ben demiyorum, bununla ilgili bir literatür var. İsterseniz kaynak da gösteririm). Ekonomi hızlı büyürken enflasyonu buraya kadar düşürmeyi başardık. Fakat daha aşağılara büyümeden fedakarlık etmeden inmemiz mümkün değil. Peki büyümeden fedakarlık edebilecek durumumuz var mı? Her yıl yaratılması gereken istihdam düzeyini ve gelişmiş ülkelere yakınsama hedefini göz önüne alırsanız yok. O zaman bundan sonra enflasyonu yavaş yavaş düşürmeye çalışmaktan başka çare yok. Yüzde 4'lük enflasyon hedefi bence çok iddialı ve de tutmayacak. Ha, ekonomide resesyon yaşanır da bu hedef tutarsa ona birşey diyemem. Fakat resesyon yaşanması pahasına enflasyonu düşürmek benim kabul edebileceğim birşey değil. "


Bu yorumda, öncelikle ekonomik büyüme ve enflasyonun birbirine alternatif olarak anlaşılması beni rahatsız etti. Enflasyonla büyüme arasında doğrusal olmayan bir ilişki vardır diyor Tolga bey. Nereden destek alarak yapıyor, büyümeden fedakarlık etmeden enflasyonu düşüremeyeceğimizi bilmiyorum. Sadece 2002-2005 arası dönem bile enflasyonun düşürülmesinin büyümeden fedakarlık etmeden yapılabildiğini göstermek için yeterli. Enflasyondaki düşüş istikrar olgusunu güçlendirdiği için büyümeye pozitif katkı bile yapmıştır. Bu konuda var dediği literatürle de sanırım "philips eğrisi" tartışmalarına atıf yapıyor. Tolga bey eğer literatürü iyi inceleseydi "philips eğrisi"nin aslında o kadar sağlam bir teori olmadığını, üstelik uzun dönemde bu eğrinin dik olduğunu öğrenebilirdi. Biz bu konuyu daha önce de işlemiştik. Hatta ekonomi dalında verilen son nobel ödülünün kime niçin verildiği araştırılırsa söylediklerimiz daha iyi anlaşılır. Uzun lafın kısası, enflasyonu düşürmek işsizliği artırmaz, enflasyonist politikalar da işsizliği düşürmez.

İşsizlik sorunu önemli bir sorundur. Uzun süreçli bir çözümü vardır. Ancak öyle bir hap atalım geçsin tarzı bir çözümü yoktur. Bu tarz çözüm yaklaşımları (hiç de küçümsenmeyecek topluma olan maliyetini bir yana koyarsak) uzun dönemli çözümü geciktirmekten başka bir işe yaramaz. İşte bu yüzden TOBB'unki gibi teşvik, rüşvet bazlı yaklaşımları sert bir şekilde eleştiriyoruz.

İşsizliğin azaltılmasının makul yolu istihdamın artmasıdır. Makul olmayan yolu, işsiz nüfusu azaltmaktır. Örneğin savaş, bulaşıcı hastalık gibi durumlarda görülen yoğun ölümler çalışabilir nüfusu azaltacağı için işsizlik oranını düşürür. Ama bunu kimse arzu etmez. Örneğin, yarın "işsiz olanlar acilen er olarak askere alınacak, PKK ile savaşmaya göndereceğiz" şeklinde bir kanun çıkartılsa işsizlik oranının nasıl hızla düştüğünü görebilirsiniz. Demek ki tek başına işsizlik oranını düşürmek eksik bir amaçtır. (Okuduğunu anlamayanlara not: buradak politik bir söylemde bulunmuyoruz, örnek veriyoruz.)

İstihdamı kalıcı bir şekilde artırmanın bilinen en etkili yolu (ya da yolları) yatırım (mevcut kapasitenin artırılması) ve eğitim (işgücünün kalitesinin yükseltilmesi)dir. Mevcut kapasite artırılmadan "her şirket birer kişi daha işe alsa işsizlik sorunu çözülür", ya da "biz işe alalım ama maliyetini devlet ödesin" tarzı yaklaşımlar güdüktür, çözüm olmaktan uzaktır.

Yatırımların artması en temelde faiz oranlarının düşmesi ile mümkündür. Faizler artarsa yatırımlar düşer, faizler düşerse yatırımlar artar. Burada ben ve arkadaşlarım kaç kez yazdık: Faizleri düşürmek için bütçe açığının yok edilmesi gerekir. TOBB'un önerisi de bütçe açığını artıracağı için işsizliği düşürmek bir yana uzun dönemde işsizliğin düşmesine engel olacaktır.

Yatırımların arkasında diğer kuvvetli etken tasarruflardır. Tasarrufların en büyük düşmanı da enflasyondur. Enflasyon düşerse tasarruflar artar, yüksek enflasyonda ise tasarruflar azalır. Dillere pelesenk olan cari açığın tasarruflarla yatırımlar arasındaki farka eşit olduğunu hatırlarsak, cari açığı azaltmamız için de tasarrufu arttırmamız yani enflasyonu düşürmemiz gerektiği sonucuna ulaşabiliriz.

Türkiye'deki işsizlik konusu tartışılırken göz ardı edilen en önemli nokta iş arayan insanların özellikleri ile eleman arayan şirketlerin istediği vasıflar arasındaki uçurumdur. Yani yapısal işsizlik (structural unemployment). Türkiye'de yapısal işsizlikle ilgili herhangi bir çalışma, ya da resmi istatistik benim gözüme çarpmadı. Bir yanda "ne iş olsa yaparım abi" (yani benim öne çıkaracağım bir özelliğim yok, sen yeterki bana para ver) zihniyetinde kalabalık bir vasıfsızlar ordusu, diğer yanda uluslararası rekabet koşullarının doğrudan ve dolaylı etkileri nedeni ile "yetişmiş" eleman ihtiyacı içindeki özel kesim. Aradaki bu çarpıklığın giderilmesi ancak eğitimle mümkün olabilir. Ancak, hem eğitim politikaları ile ilgili düzenlemeler vakit almaktadır, hem de bu düzenlemelerin sonuç vermesi uzun zaman almaktadır. Kastettiğim eğitim bugünkü çarpık yaklaşımın sonucunda elinde diploma dolaşan vasıfsızlar ordusunun aldığı eğitim değildir. Yakın zamana kadar bilgisayar klavyesine dokunmadan bilgisayar bölümlerinden mezun ettiğimiz insanlar vardı. Dolayısı ile eğitimin kalite açısından yeniden elden geçmesi acil önceliklerimiz arasındadır. Bu da kamunun harcamalarının yeniden düzenlenmesini (diğer yerlere saçılan paralar azalacak ki eğitime kaynak aktarılabilsin) ve özel sektörün eğitim alanında daha aktif olmasını sağlamayı gerektirir. Bunun da ticaret odaları erbaplarına, çiftçilere, ihracatçılara verilen rüşvetlerle büyüyen bütçe açığı ortamında gerçekleşmesini beklememiz biraz hayalcilik olur.

Şimdi gelelim işsizlik ve istihdam üzerinde yüksek olduğu iddia edilen vergiler konusuna. Evet doğrudur, bu vergiler bugün işvereni bir fazla kişi istihdam etmek yerine, hali hazırda çalıştırdığı kişilerden daha fazla verim almaya itmektedir. Ancak bunun kötü bir şey olduğunu iddia etmek (kötü niyet yoksa) saflıktır. Bu durum verimliliği artırmaktadır ki ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği açısından en önemli durum verimlilik artışıdır. Sürdürülebilir büyüme ihracat artışına bağlı büyümedir, ya da sanayi üretimine dayanan büyümedir, masallarına alışık olanlar bu konuyu kolay kolay anlayamazlar.

Verimlilik konusunun iyi anlaşılması için yazıyı uzatma pahasına bir kaç örnek vereceğim. Bundan bir süre öncesine kadar Boğaz köprüsü gişelerinde bir miktar insan istihdam ediliyordu. Bu insanların yaptığı iş, köprüden geçen insanlardan para almak, onlara para üstünü geri vermek ve para vermeyenlerin plakalarını not ederek gerekli yerlere bildirmekti. Yakın bir süre önce, Boğaz köprüsünden nakit geçişler kaldırıldı, OGS ve KGS denilen elektronik ortamda ücret alınmasına başlandı. Bu durum (20 gişe olsa, her gişede üç vardiyadan çalışsalar) en az 60 kişiyi işsiz bıraktı. Ama bu durumun kötü bir durum olduğunu iddia etmeden önce, OGS ve KGS sistemini yazan, sistemi kuran, elektronik devreleri yerleştiren bir grup "eğitimli" profesyonel de iş sahibi oldu. Bugün nakit geçişler 4 YTL iken, elektronik geçişler 3.2 YTL. Yani verimlilik artışı oldu, (vasıfsız, ya da az vasıflı) bir kısım insan işsiz kalırken, eğitimli insanlar iş sahibi oldular, tüketiciler de bundan karlı çıktı.

Rakam kullanmadan bir başka örnek vereyim. Bundan yüz yıl öncesine göre bugün tarım sektöründe daha az insan çalışıyor. Ama tarım üretimi bundan yüz sene öncesine göre daha fazla. Tarım sektöründe "azalan istihdama" karşılık, yüz sene önce henüz var bile olmayan sektörlerde milyonlarca kişi istihdam ediliyor. Hemen aklınız teknoloji-bilgi işlem-bilgisayar gibi şeylere gitmesin. Örneğin, yüz sene önce var olmayan "futbol sektöründe" bugün binlerce kişi istihdam ediliyor.

Sanayi devrimini yüz yıl önce ıskalayan Türkiye'nin önündeki en önemli öncelik hızla tarım ve sanayi sektörlerinin ağırlığını düşürüp nüfusunu verimi en yüksek olan hizmetler sektörüne kanalize etmesi gerekmektedir.

Tekrar istihdam üzerindeki vergiler konusuna dönersek, sorunun doğru analizi bizi doğru çözüme ulaştıracaktır. Bugün vergilerin yüksek olmasının sebebi, ülkemizde insanların vergi vermemesidir. Eğer insanlar vergi vermeye başlarsa, bu vergi oranları da düşecektir. İlişki ters yönlü değildir. Tekrar edelim: insanlar vergi oranı yüksek olduğu için vergi vermiyorlar anlayışı yanlıştır. Doğrusu, insanlar vergi vermediği için vergi oranları yüksektir. Ödül-ceza sistemine inanan birisi olarak, vergi vermeyen insanların ödüllendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Tam tersine cezalandırılmalı, denetimler artırılmalıdır. Çocuğunuz okuldaki derslerini asıyor gitmiyor sınıfta kalıyorsa, altına bir araba almazsınız. Okula gidip notlarını yükseltirse ona araba alacağını vaad edersiniz. Türkiye'de ikide bir gündeme gelen teşvik ve aflarla vergi veren insanlar cezalandırılmakta, vergi vermeyenler ödüllendirilmektedir. Bu sistem çarpıktır. Vergi verenleri cezalandırarak, vermeyenleri ödüllendirerek insanların vergi vermesini sağlayamazsınız. Bunu anlamak neden bu kadar zor, hayret ediyorum.

Türkiye'de çarpık olan diğer bir konu, ticari faaliyette bulunan her türlü oluşumun kar etme güdüsü ile çalıştığını (ki bunda yanlış bir şey yoktur, öyle de olması gerekir) gizleme, örtbas etme, kendilerini daha kutsal amaçlar (biz ihracat yapıyoruz, biz istihdam sağlıyoruz gibi) için çalışıyor gösterme hastalığıdır. Kar maksimizasyonu nedense bu ülkede sürekli kötülenir. Eğer ekonomik olarak bir kişi fazla istihdam etmenin bir getirisi yoksa, topluma iyilik olsun diye bir kişiyi istihdam etmenin (ya da ediyor gözükmenin) bir anlamı yoktur. Yok, gerçekten elemana ihtiyaç duyuyor da bir fazla istihdamın getirisi olacağını düşünüyorsanız, bunu da zaten yaparsınız, devletten teşvik (rüşvet) almanıza gerek yoktur.

Meselenin önemli bir boyutunu da kayıtdışı sorunu oluşturuyor. Acaba diyorum, TOBB'un dediği "her ilave istihdam artışında, tüm sosyal güvenlik priminin, Fon kaynağından karşılanması" önerisinin arkasında hali hazırda kayıt dışı olarak çalıştırdığı kişileri kayıt içine alıp "istihdam artıyor süsü vermek" ve maliyeti Hazine'ye havale etmek "cin"liği var olabilir mi? Sonuç, sıfır istihdam artışı, elde var sıfır ile karşılaşabilir miyiz? Biliyoruz, TOBB başkanı kötü niyetli ve kurnaz değildir. Ama bizim aklımız da bu tür cinliklere pek ermez.

Bugün herkes biliyor ki, yeni eleman istihdam edecek şirketler bunu istedikleri anda, türlü formüllerle yapabiliyorlar. Yine herkes biliyor ki, yüksek ücret alan bir sürü kişi kayıtlarda asgari ücret üzerinden gözüküyor. Vergiler yüksek o yüzden böyle demeyin. Biz sizi vergiler düşükken de bilirdik. Sanki babam yükseltti o vergileri duduk yere! Ben size şıp diye bir istihdam artışı önerisi getireyim mi? Belirli bir komisyon karşılığında "vergi kaçıran şirketleri tespit etme" üzerine bir şirket kurulsun, bakın bakalım kaç kişi istihdam edecek. Siz denetleyemiyorsunuz, bari özel sektör yapsın bu işi.

Son olarak, "yapısal işsizlik" nedeniyle fazla olan işsiz nüfus, şirketlerin yüksek vergiler nedeni ile vasıfsız işçileri kolay işe almaması sonucu ile karşı karşıyadır. Bu da işsizleri kendi kalitelerini artırmak yönünde zorlayıcı bir durumdur. İnsani ve sosyal maliyeti olan bu geçiş, işgücü piyasasında rekabeti artırmakta, dolayısıyla toplam kalitesinin artışı sağlamaktadır. Ben eğitimin verilen bir şey değil, alınan bir şey olduğuna, hatta en pahalı ürün olduğuna inanırım. Yani sonuna kadar bireysel iradenin gücüne inanırım. Devletin vereceği teşviklere değil. İnsanların kendisini geliştirme isteği ve azmi her türlü olumsuz şartlarda dahi geçerli çözümlere ulaşmayı sağlar.

Biliyorum, çok uzun bir yazı oldu. Tekrar okuyup toparlamam gereken yerler olabilir. Ama bu hem daha çok zaman, hem de daha çok uğraş demek. Bu sitede para karşılığı yazsaydım muhtemelen daha derli toplu bir yazı okuyor olacaktınız. Ama şimdilik sunabildiğimiz bu. Olabilecek küçük hatalar için lütfen yangın çıkartmayın. TEPAV ve benzeri oluşumlar daha kapsamlı ve detaylı bir rapor isterse kendilerine ücreti karşılığında bunu da sağlayabiliriz.

Not: Yazıyı tekrar okuyunca farkettim. Konu çerçevesinde, asgari ücret ve işgücü piyasasındaki esneklik konusuna da değinmem gerekiyor. Bunu da bir sonraki yazıya bırakıyorum. Read More!

Verimlilik Ne Demektir - I: evvel zaman içinde

Tartışmaların alevlendiği konulardan biraz sıyrılıp, bir kaç yazımı verimlilik ne demektir konusuna ayıracağım. Önce bir masalla başlayayım:

“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde okyanusun ortasında, Hırtistan adında minicik bir ada varmış. Topu topu 500 aileden oluşan Hırtlar’ın ne dış dünyadan, ne de başka insanlardan haberi varmış. Hırt erkekleri her gün denize açılır ikişer balık tutar, evde bekleyen hanımları da ikişer ekmek yapar, böylece herkes günde bir ekmek bir balık tüketerek yaşamlarını sürdürürlermiş. Başka bir gıdaya da ihtiyaç duymazlarmış. Ancak zamanla Hırt kadınları günde iki ekmek yerine dört ekmek yapabilir duruma gelmişler. Kimsenin buna bir itirazı olmamış. Artık herkes günde iki ekmek ve bir balık yiyebilir duruma gelmiş. Hırt erkekleri çalışkan kadınları ile gurur duyuyorlarmış. Ancak bununla bitmemiş. Çalışkan Hırt kadınları, daha iyi beslenmenin de verdiği heyecanla, günde dört değil sekiz ekmek yapmayı da başarmışlar. Ancak bu, akşam eve iki balıkla dönen Hırt erkeklerini o kadar sevindirmemiş. Çünkü günde bir balık, dört ekmek için az gelmekteymiş. Hırt erkekleri kafa kafaya verip bir çözüm bulmuşlar. “Bundan sonra”, demişler, her iki aileden sadece bir kişi ekmek yapacak, diğer kadın bizimle birlikte balık tutmaya gelecek. Bulunan bu harika çözüm herkesi memnun etmiş. Artık her iki aileden bir kadın evde kalıp sekiz ekmek yapıyor, diğer üç kişinin getirdiği altı balıktan her ailenin payına ekstra birer balık daha düşüyormuş. Derken, elinde kalın bir klasörle, ortaya bir köşe yazarı peydahlanmış. Aslında Hırtistan’da işler hiç de iyi gitmiyormuş. Rakamlarla ortaya koymuş ki, toplam ekmek istihdamı kısa bir sürede yüzde 50 oranında azalarak toplam 500 kişiden 250 kişiye düşmüş. “Yakında”, demiş, Hırt ekonomist, “bu hızla giderse, ileride ekmek üretecek kimse kalmayacak aç kalacağız!”

Bütçe Nedir    iktisat Nedir    Borsa Yorumları    Regülasyon Nedir    Türkiyede Ödenen Vergiler, Vergi Türleri

Verimlilik konusunu anlatırken, daha önce, Krugman’dı sanırım, benzerini bir yerlerde okuduğum ve sıkça kullandığım bu basitleştirilmiş masalı severim. Önce ekonomik büyüklükleri analiz edelim. Başlangıçta Hırtistan Gayri Safi Hasılası 1000 ekmek ve 1000 balıktan oluşuyor. Kişi başı gelir, yani tüketim, de 1 ekmek + 1 balık. Kısa süre sonra GSH 2000 ekmek ve 1000 balık’a yükseliyor. Kişi başı gelir de 2 ekmek + 1 balığa. Bir sonraki aşamada ise ekmek istihdamı yüzde 50 düşerken toplam GSH 2000 ekmek ve 1500 balığa yükseliyor. Kişi başı GSH da 2 ekmek + 1.5 balığa yükseliyor.

Peki bu örneği Türkiye’ye uyarlayabilir miyiz? Bir tek şey aynı kalmak şartıyla evet. Ekmek sektörünü tarım+sanayi, balık sektörünü de hizmet sektörü olarak alırsanız, rakamları da bu gözle analiz ederseniz ne dediğimi anlarsınız.

Aynı kalan şey mi ne?

Hırt ekonomist, hırt olarak kalıyor, gazetelerde köşe yazarlığı yapmaya devam ediyor. Read More!

Uretkenlik Nedir

Serhan Cevik 2005'in son ceyreginde uretkenlik artisinin yillik %8.5 oraninda arttigini belirtmis. Bu yazimizda da uretkenlik nedir sorusuna egilecegiz. Turkiye'deki istihdamin tatminkar bir sekilde artmamasini bundan daha iyi ne aciklar bilemiyorum. Genel olarak sirketler ayni sayida isciyi calistirarak talebi karsilayabiliyorlar. Bunu nasil beceriyorlar? Turk lirasi son yillarda deger kazandigi icin disaridan ithal edilen sermaye mallari goreceli olarak ucuzladi. Neticede bir makina almak 10 tane isciyi ise almaktan daha karli hale geldi.

Istihdami arttirmamiz icin en saglikli yol vergilerin dusurulmesi olacaktir. Istihdami azaltmanin en guvenilir yolu ise sendikalara kayitli isci sayisini arttirip is guvenligi ile ilgili yasalar gecirmek olacaktir. Hurriyet demogoji yaparak bir haber vermis (haber kelime anlami itibari ile notr bir kelimedir, ama bu "sozde tarafsiz gazetecileri" durdurmaya yetmiyor tabii ki). Haberin basligi "Ozel Sektorde Reel Ucretlerde Azalis Suruyor". Haberin ilk paragrafinda ise basligi "dogrular" sekilde reel ucretlerin kamuda %3, ozel sektorde %1.3 arttigi belirtiliyor. Allahtan korkun ya, bu gazetenin editoru kim? Acilarin cocugu Kucuk Emrah mi? Bu kadari da fazla. Yazinin devamini okudugun zaman reel ucretlerin bir arttigini soyluyor, bir azaldigini. Yaziyi iyice corbaya cevirmisler.

TUIK'in sayfasina gittim de gercegi ogrendim. Ozel sektordeki kisilerin ucretleri reel olarak artis gostermis ama bunun sebebi daha fazla saat calismalari olmus. Saat basina %0.1 daha az para almislar ama adamlarin cebine daha fazla para girmis. Kamu iscileri ise tam kebap; adamlar hem daha fazla para kazanmislar hem de daha az calismislar. Bosuna Tupras'in iscileri eylem yapmiyor. Ozel sektor bunlari daha fazla (verimli diye de okuyabilirsiniz) calistiracak ve saatlik ucretleri yerinde sayacak (saatlik ucretler yerinde sayacak ama toplam ucret artacak). Ben de yatirimci sendikasi acacagim, hisseler deger kaybettigi zaman Anayasa mahkemesine dava acip "kazanilmis haklarimiz gasp ediliyor" diyecegim, o yuzden borsanin dusmesi yasaklansin!!!! Read More!