Türkiye’nin En Saf Ekonomi Yazarları: Meliha Okur ve Jale Özgentürk

Dün Jale Özgentürk’ün “Dünyayı Kurtaran Adam” filminden bile daha abzürd köşe yazısını Moğolistan’da her erkeğe 6 kadın düşüyor, adamlar 20 bin tane damızlık Türk erkeği istiyor ifadelerinden dolayı eleştirmiştik. Eleştirimiz sadece saf ekonomi yazari Jale Özgentürk’e değil, ayrıca o yazının yayınlanmasına izin veren Referans, Hürriyet, ve Radikal gibi Doğan grubunun diğer organlarındaki editörleri de kapsıyordu.

Jale Özgentürk bugün bir çeşit açıklama yazısı yazmış ve şu sözleri söylüyor:

Bu bilgileri yetkili birinden aldım. Sağlam bir kaynağa dayanmadan böyle bir yazı yazacak kadar da sağduyumu kaybetmedim. Bu nedenle Moğolları kırdıysam özür dilerim ama burada tek hatam olabilir. O da var olan bir çalışmayı gündeme getirmek. Sonuç itibariyle ben bir haber yaptım. Üstelik bu haberi yalnız da yapmadım. Sabah gazetesinden arkadaşım Meliha Okur'la birlikte öğrendik bu çalışmayı. O da konuya ilişkin bir yazı yazdı...
Moğolistan ve Moğolların yaşadığını biz uzaktan bilemeyiz, bildiğine inandığımız biri anlattı. Aslında haberin başka bir boyutu var ki düşünmesi gereken Türk tarafı. İşsizlikten bunalan Türklerin durumu. Doğudan, batıdan, kimi üniversite, kimi meslek okulu mezunu yüzlerce genç, Moğolistan'a nasıl gideceklerini soruyorlar. İşsizliğin, çaresizliğin boyutlarını bir kez daha görüyorsunuz.
Görüyor ve üzülüyorsunuz!”


Özrü kabahatinden büyük denir ya, işte aynen o tür bir yazı olmuş. Sağlam kaynağa dayanıyor yazım demiş. Papağan gibi herhangi birinin söylediği sözleri köşe yazısına çevirmek gazetecilik değildir, köşe yazarlığı hiç değildir. Köşe yazarıysanız kullandığınız verilerin doğruluğunu kontrol etmeniz gerekir, ki bu bir kac dakikadan fazla vaktinizi almaz. Tabii Türkiye burası, Tuğrul Gürgür’ün dediği gibi kimse köşe yazarlarının kullandığı rakamları yanlış olmakla suçlayamaz. Yine de ben eleştirimi yapayım. Bir erkeğe 6 kadın düşmesi durumuna inanacak kadar bir insan safsa, köşe yazarlığı yapacak kadar ekonomi sezilerine sahip değildir. Jale Hanım’ın diğer bir savunması ise “Ben safım ama Sabah gazetesinden Meliha Okur da saf saf aynı haberi köşesinde yayınladı” ifadesidir. Gerçekten de öyle, ingilizcede dendiği gibi “misery loves company”, Meliha Okur da şu satırları yazmış:

Yeni yılın büyük piyangosu bizim Türk erkeklerine çıktı. Müjdeli haber Moğolistan'dan geldi. Moğollar, Türkiye'den 20 bin erkek istiyor. Sakın ola, "Bu ne iş filan?.." demeyin. Meğer Çin'in komşusu, Cengiz Han'ın torunlarının ülkesi Moğolistan, uzun süredir "erkeksizlikten" kıvranıyormuş. Nüfusu 3 milyonu geçmeyen Moğolistan'da altı kadına bir erkek düşüyormuş!.. Moğol kadınları ne yapsın!.. Yürekleri ve beyinleri hiç durmadan üretiyor. Moğol kadınları biteviye çalışıyor. Her şeyleri var. Ama bir farkla! Ne yazık ki soylarını sürdürecek erkekleri yok!.. Erkeksizlik yüzünden sıkıntıları çok. Durumun farkında olan Moğolistan yetkilileri ne yapsın, uzun süredir nüfusu artırmanın yollarını arıyormuş. Durumu bize anlatan ve konuyu çok yakından takip eden işadamı gülerek dedi ki, "Moğolistan'a damat olarak giden erkekler, '40 dönüm bostan yan gel Osman,' misali yatıyor!..”

Moğolistan’da bu yıl nüfus sayımı yapılacak. Ben gazete yöneticisi olsam, Meliha Okur ile Jale Özgentürk’ü Moğolistan’a gönderir, bizzat da nüfus sayımını yapmaları için elimden ne geliyorsa yapardım. Saysınlar bakalım Moğolistan’da kaç erkek varmış. Hadi adam birinizi kandırdı, ikinizi birden nasıl kandırdı? Birinizin aklına “nasıl olur da bir erkeğe altı kadın düşer?” sorusunu sormak gelmedi. Meliha Okur ve Jale Özgentürk çift motorlu bir uçağın motorları olsalar bu saflıkla o uçak kesin düşer, bir tane yolcu da sağ kalmaz. Türkiye’deki gazetelerde bu insanlar köşe yazarlığı yapıyor da bir editör gelip de bize gazetesinde köşe yazarlığı teklif etmiyor, ben ona yanıyorum.

Jale Özgentürk bir de utanmadan işsizlikten bunalmış yüzlerce gencin kendisine nasıl Moğolistan’a gideceğini sorduğunu anlatmış, işsizliğin çaresinliğin boyutlarını görüyorsunuz değil mi demiş. Jale Hanım, o adamlarda beyin olmadığı* Moğolistan’da bir erkeğe 6 kadın düşebileceğini düşünmelerinden ve Moğolistan’a nasıl gidileceğini kendi başlarına bulamamalarından belli oluyor. E bu zeka seviyesiyle de Türkiye’de iş bulamamaları da normaldir diye düşünüyorum. Yine de şanssız insanlar bu kişiler, ne beyinsizler Türkiye’de iş buluyor değil mi?

*Bu kişilere beyinsiz dememin nedeni kendi başlarına Moğolistan’a nasıl gidileceğini bilmemelerindendir, başka bir sebepten dolayı değildir, yanlış anlaşılma olmasın. Read More!

Jale Özgentürk, Moğollar ve Harem Fantazisi

Referans gazetesinde bugün öyle bir haber gördüm ki neye uğradığımı şaşırdım. Genellikle email adresi toplamak için spam mesaj yazanlar bu tür haberleri “Okuyun, şaşkınlıktan ne olduğunuzu anlayamayacaksınız” başlıklarıyla dolaştırırlar. Bu sefer öyle değil. Gayet saygın bir gazetede, 25 yıldır gazetecilik yapmış Jale Özgentürk tarafından yazılmış ve Moğolistan’da 6 kadına 1 erkek düştüğünü iddia eden bir komedi ile karşı karşıyayız. Önce haberin özetini aktarayım:

Moğolistan’da 6 kadına bir erkek düşüyormuş, nüfusları hızla azalıyormuş, o yüzden de Türkiye’den 20 bin damızlık erkek (öküz değil, insan) transfer etmek istiyorlarmış. Yazının giriş cümlesi aynen şöyle: “Moğolistan'dan önümüzdeki günlerde bir heyet gelecek. Ama ellerindeki dosyada hayli ilginç bir 'ticari istek' var. 6 kadına sadece bir erkek düştüğü Moğolistan, hızla azalan nüfusuna çözüm için 20 bin Türk erkeği istiyor.”

Ayrıca arada şöyle bir cümle de kullanılmış: “Moğolistan'da erkek nüfus azalıyor. 6 kadına bir erkek düşüyor. Erkek sayısının bu kadar az olması yüzünden başlık parası kadınlar için değil erkekler için isteniyor. 45 milyon hayvan, başlık parası için önemli bir kaynak. Moğol hükümeti giderek artan bu endişelerini gidermek için şimdi Türkiye ile farklı bir talepte bulunuyor. Türkiye'den 20 bin erkek istiyor.”

Jale Hanım, dalga mı geçiyorsunuz, adam mı seçiyorsunuz? Bugün 1 Nisan da değil. Bu “haberi” gerçekten inanarak, ciddi ciddi yazdıysanız bir doktora görünmenizi tavsiye edeceğim. Sadece siz değil, o yazının yayınlanmasına onay veren kim varsa hepsi bir doktora muhakkak görünsün. Akıl var mantık var, söylediğiniz kadın/erkek oranını aklınız alabiliyor mu? Kafanıza örs mü düştü? Hiç birinizin aklına internette ufak bir araştırma yapmak gelmedi mi böyle uçuk bir yazıyı yayınlamadan önce? Yeni yetme bir gazeteci de değilsiniz ki cehaletinize vereyim. 25 yıldır bu işi yapıyorsunuz.

Moğolistan Istatistik Enstitüsü’nün açıkladığı verilere göre Moğolistan’da erkek/kadın oranı 2007’nin sonunda şu şekildeymiş:

Doğumda: 1.03
0-14 Yaş Aralığında: 1.019
15-59 Yaş Aralığında: 0.938
60 Yaşın üzerinde: 0.793
Tüm Nüfusta: 0.95

Dikkat ederseniz 15-59 yaş aralığında erkek kadın oranı 0.938 imiş, yani her 100 kadına karşılık 94 erkek varmış. Jale Özgentürk’e de 100 kadından 6 tanesi erkek bulamıyor demişlerdir, o da “vay anasını demek her 6 kadına bir erkek düşüyormuş öyle mi?” diyerek bu bahsettiğimiz komediyi kaleme almış. Bizim Türk erkeklerinin de haberi okuyunca iştahı kabarmıştır. “OOOOOO, Şimdi Moğolistan’a giderim, kendime bir harem kurarım, karıların bir sürü hayvanı varmış, başlık parası olarak onları alırım, karıları çalıştırır, kendim sefa yaparım” şeklinde fantazi kurmaya dahi başlayanlar olmuştur. Jale Hanım, yapmayın etmeyin, Türk erkeğine bu tür haberler yazmayın, adamlar bu gazla sokağa çıkıp sağa sola sarkıntılık yaparsa vebali boynunuza biner söyleyeyim. Ilk fırsatta yazdığınız yazıyı düzeltin, böyle yanlışları ilkokul çocukları yapmaz yahu. Osmanlı padişahının haremi mi bu koskoca Moğolistan'da 1 erkeğe 6 kadın düşsün? Hem 6 kadına 1 erkek düşüyor olduğunu varsayalım, yani koca ülkede 400 bin erkek, 2 milyon 400 bin kadın olsun. 20 bin Türk erkeği “erkek kıtlığı” problemine nasıl çare olacak? Her Türk erkeğine 100 kadınlık harem mi kuracaklar?

Haberi okuyup hemen harekete geçen Türk erkeklerini uyarayım. Moğolistan oldukça yoksul bir ülke, uçağa atlayıp gitmeden önce bir araştırın, sonra pişman olursunuz.

Borsa nedir?
Borsa nasıl oynanır
Hisse Yorumları
Ekonomi nedir
Fraktal nedir?
Çernobil Faciası
Türev Konu Anlatımı: Türev Nedir
Nükleer Kirlilik
Nükleer Santraller
Nükleer Enerjinin Zararları
Gönüllü Çevreci Kuruluşlar Read More!

Gelmiş Geçmiş En Çok Kazandıran Bahis

Siz hiç bir fon yöneticisinin bir yıl yaptığı bir işten dolayı $4 milyar kazandığını duydunuz mu? The Greatest Trade Ever (gelmiş geçmiş en çok kazandıran bahis) isimli kitap hedge fon yöneticisi John Paulson’ın nasıl bir yılda yatırımcılarına $15 milyar, kendine ise $4 milyar kazandırdığını anlatıyor. Hikayeyi duymadıysanız, kitabı alıp okuyacak durumunuz da yoksa Bloomberg’de Paolo Pellegrini isimli eski Paulson analistinin hikayesini okuyabilirsiniz. Pellegrini’nin yaptığı analizi kullanan Paulson’ın fonu 2007 yılında %590 kazanıyor.

Bu hikayeyi okuyanlar “madem piyasalar etkin, nasıl olur da bir kişi bu kadar büyük bir getiri sağlar” şeklinde sorular yöneltebilirler. Bu sorunun iki tane cevabı var. Birincisi Paulson bu bahsi yaparken, karşı tarafında da başka birisi iddiaya giriyordu. Yani ortada bir kazananın olması piyasalarda bedavadan getiri sağlanabileceğinin tek başına kanıtı olamıyor. Ikinci cevap ise her gün karşımıza çıkan bir durum. Iş işten geçtikten sonra herkes konunun uzmanı oluyor, herkes olacakları bariz bir şekilde görebiliyor. Internet balonu vardı, çok barizdi, nasıl milyonlarca salak yatırımcı paralarını internet şirketlerine kaptırdılar anlamak mümkün değil şeklinde düşünebilirsiniz. Ya da “Amerika’da konut balonu olduğu aşikardı, insanlar neden gidip pahalı pahalı evleri aldılar?” şeklinde de düşünebilirsiniz. Ben mesela 2003-2004 yıllarından itibaren medyada bu tür “balon” spekülasyonlarıyla karşılaştığımı hatırlıyorum. 2003 yılında New York şehrinde ev alanların bugünkü durumu nedir diye sorsam ne cevap verirsiniz. Veyahut 2004 yılının başında ev fiyatlarındaki yükselişten faydalanıp evlerini satıp kiraya geçenler sizce kar mı etmiştir yoksa zarar mı etmiştir diye sorsam ne derdiniz?

Balon lafları o zamandan beri duyuluyordu. 2003 ortasında New York şehrindeki ev fiyatları 3 sene öncesine göre %50 artış gösterdiği zaman “fiyatlar çok yükseldi, bir sürü kişi de balon olduğunu söylemeye başladı” diye düşünüp evini satanlar sonraki 3 senede gerçekleşecek ekstra %50’lik artışı kaçırmıştı. Bugün dahi New York şehrindeki ev fiyatları 2003’ün ortasına kıyasla neredeyse %20 daha yüksektir. 2004’ün ortasında ev alanlar veya satanların ise bugün itibariyle kar veya zararları yoktur. Balonlarla ilgili söylemlerin en zayıf noktası balonun ne zaman oluştuğunun bilinmemesidir. Eğer Paulson 2004’ün ortasında pozisyon almış olsaydı, inanın ki 2006’nın ortasına kadar tonla para kaybedecek, müşterileri verdikleri paraları isteyecek ve Paulson da işsiz kalacaktı. Paulson’ın şansı pozisyonlarının çoğunu konut fiyatlarının zirve yaptığı zamana yakın bir zamanda açmış olması ve çok ucuz fiyatlardan pozisyon açması. O yüzdendir ki yatırımcılarının parasını neredeyse 7’e katlamıştır. Bir bakıma şanslıdır yani.

Bakınız bugünlerde de Çin’de çok büyük bir balon var söylemleri dolaşıyor. Aranızda balonlar konusunda uzman olan veya olduğunu düşünen varsa bundan daha iyi bir fırsat karşınıza çıkmaz. Teşhisi koyun buradan biz de 2-3 yıl sonra dönüp bakalım, ne kadar uzman olduğunuzu görelim. Birbirinden meşhur fon yöneticilerinin bir kısmının balon olduğunu, diğer bir kısmının ise balon olmadığını söylediğini biz buradan duyurduk. Göreceğiniz üzere bir piyasada balon olabilmesi için balon olduğunu düşünenler kadar balon olmadığını düşünenlerin de olması lazımdır. Hatta balon olmadığını düşünenlerin sayısının balon olduğunu düşünenlerin sayısından çok daha fazla olması lazımdır. Yoksa ortada “balon” olmazdı. Bu sözümü unutmayın, her balon var diyen gazetecinin sözüne de inanmayın. Balon olup olmadığını önceden tespit etmemizin yolu şimdilik icat edilmedi.

Bizim burada balonlar konusunda Kasım ayında bir kaç yazı yazılmıştı. Bunlardan bir tanesinde Mahfi Eğilmez’in petrol fiyatlarında balon olduğu iddiasına dikkatiniz çekilmişti. Amerika’daki konut balonunu bilen ve bu işten $4 milyar kazanan Paulson ve Pellegrini petrol konusunda ne düşünüyor dersiniz? Adamlar doların değer kaybedeceğini, bunun neticesinde altın ve petrol fiyatlarının fırlayacağını söylüyorlar. Yani Mahfi Eğilmez’in söylediğinin tam tersini. Ben size sorayım: petrol fiyatlarında balon var mı? Kime inanacağız? Balonları önceden tespit etmenin kolay olduğunu iddia edenlere soruyorum, işte size iki fırsat: petrol ve Çin’de balon var mı? Hodri meydan. Read More!

Kitap Tavsiyesi: Levitt ve Freakonomics


Kitap tavsiyelerine devam ediyoruz. Fama'nin roportajinda belirttigi gibi Steve Levitt'in mikroekonomi arastirma yontemleri mikro iktisat dunyasini degistiriyor. Ekonomist olmayi planlayan herkesin okumasi gereken kitaplardan bir tanesi de Levitt'in Freakonomics kitabi. Eski kitap oldugu icin fiyati da oldukca uygun.

Ben sahsen Levitt'in yazdigi kitabi kolay okunabilir ve ilginc buldum ama adam kahvehane ekonomistligi yapiyor diye dusunuyorum. Ancak Chicago universitesinde hocalik almak ve sattigi kitaplardan tonla para kazanmak her ekonomistin yapabilecegi bir sey degil. O yuzden son 10 yilin en basarili ekonomistlerinden bir tanesi oldugunu da belirtmeliyim. Ayrica adamin actigi yoldan giden bir suru de ekonomist var.

Levitt'in gecenlerde yayinlanan ikinci bir kitabi daha var ama onu okumadigim icin bir gorus bildiremeyecegim. Read More!

Balonlar, Finansal Kriz, Efficient Markets

Müthiş bir mülakat okudum bugün, New Yorker dergisi efficient markets (etkin piyasa) teorisini babası University of Chicago’dan Eugene Fama ile konusmus. Neredeyse her telden çalmışlar, mülakatı yapan da biraz sol eğilimli birisi, ortaya çok iyi bir yazı çıkmış. Ingilizce bilenler yazıyı buradan okusunlar, ingilizce bilmeyenler ise Ingilizce öğrensinler, sırf bu yazıyı okumak için değer. Yazıda dikkatimi çeken noktalar şunlar:

1. Balonlar ve etkin piyasa teorisi arasındaki ilişki
2. Etkin piyasa teorisi çöküyor mu?
3. Geçen sene yaşadığımız ekonomik gerilemeyi finansal kriz mi yarattı yoksa ekonomik gerileme mi finansal krizi yarattı?
4. Balon ne demektir? Önceden belirlenebilir mi?
5. Fama “Richard Posner sizin söylediklerinizin tam tersini söylüyor” sorusuna “he is not an economist” şeklinde cevap veriyor.
6. Finansal krizlerin çözümü hükümet düzenlemesi midir (regülasyon)?
7. Modigliani-Miller teorisi nedir?
8. Hükümet büyük bankaların çökmesine izin vermeli miydi?
9. Milton Friedman ve George Stigler’ın savaştığı savaş ne idi?
10. “Steve Levitt is a very unusual type of economist. His brand of economics, which is an extension of Gary’s is taking over microeconomics.” (Gary Becker kimdir?)
11. “Krugman wants to be the czar of the world. There are no economists that he likes.” Fama Krugman hakkında başka ne dedi?
12. Hükümetlere neden güven olmaz?
13. Krizden hangi dersleri çıkardık?
14. Richard Thaler kimdir, Fama ile golf oynarken neler konuşuyorlar?

Ekonomiyi ve finansal piyasaları öğrenmenin iyi yollarından bir tanesi uzmanların bu konulardaki tartışmalarını takip etmektir. Derslerde öğrenemeyeceğiniz kadar bilgiyi bu tartışmaları takip ederken öğrenirsiniz, hem de çok daha eğlencelidir. Okuyun, öğrenin. Read More!

Türkiye’de Ödenen Vergiler ve Vergi Türleri

Türkiye’de ödenen vergiler ve vergi türleri (çeşitleri) üzerine yazılmış detaylı yazılar bulmak kolay değildir. Gazeteciler genellikle benzin, telefon ve sigara üzerine konulmuş ekstra vergilerden şikayet etmeyi marifet sanırlar. Bir de otomobillerden alınan vergiler insanların ağzına sakız olmuştur. Ülkemizde toplanan vergiler ne kadardır, dağılımı nasıldır, harcamalar nerelere yapılır şeklinde bir dizi soru yöneltsek cevap verecek bir tane adam bulamazsınız. Hürriyet gazetesini okuyorum, Anadolu Ajansından vergi gelirleri üzerine yazılmış bir yazıyı almışlar, yayınlamışlar. Yazının ana fikri “sigara ve benzinden toplanan vergiler çok fazla, vatandaş ozellikle sigara vergi yükü karşısında eziliyor” şeklinde popülist bir söylem.

Bu söylemi yapanlar da aynı yazının hemen altında “Erdoğan emeklilere 60 TL zam sözvermişti ama bankamatikten paralarını çeken emekliler sadece 39 TL zam aldıklarını gördüler” şeklinde başlayan ve Erdoğan’ı verdiği zam sözünü kanunu zamanında meclisten geçirip yerine getirmediği için eleştirmekteler. Yani emekliler ala ala %4,9 enflasyon zammı almışlar, bunun üzerine ekstra zam almamışlar ama yakında alacaklar. Bir kaç hafta önce de aynı gazeteciler IMF’den borç para alınması yönünde adımlar atılmasını eleştiriyorlardı.

Değerli dostlarım, gazetecilerimizin ve emeklilerimizin bilmediği ya da bilmemezlikten geldiği bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum. Emekli maaşları, memur zamları, fındıkçılara verilen yüksek fiyatlar, spor kulüplerine verilen sübvansiyonlar, TRT isimli televizyon şirketine verilen milyarlar, Diyanet İşleri Başkanlığında çalıştırılan imamlar, yeşil kart mensuplarına verilen sağlık hizmetleri, askere (savunma) veya polise (güvenliğe) verilen milyarlarca liralar, lüzumsuz ve verimsiz çalıştırılan yüzbinlerce memurun maaşı ve gelecekte verilecek sağlık ve emeklilik hizmetleri, vs. vs. vs. devlet harcaması olarak adlandırılır. Bir yandan devlet harcaması az, daha fazla olmalı demek, öte taraftan toplanan vergilerden şikayet etmek mastürbasyon yapmaktan çok farklı değildir, kendiniz çalıp kendiniz oynarsınız. Devletın harcamaları o kadar yüksek ki, el mahkum vergi toplayacak, topladığı vergiler yetmeyecek el mahkum IMF’e veya başkalarına el açıp borç para isteyecek. El mahkum.

Madem vergiler konusundaki gerçekleri gazetecilerimiz açıklamıyor, biz maddeler halinde açıklayalım:
1. Türkiye’de toplanan vergiler harcamalara kıyasla azdır, devlet sürekli bir şekilde borçlanmak zorunda kalır.
2. Türkiye’de vergi kaçakçılığı yaygın ve beyana dayalı vergilerden elde edilen gelirler ise komik seviyelerdedir.
3. Türkiye’de dolaylı vergilerin payı gelir ve kurumsal vergilerin toplam payının iki katı civarındadır.
4. Hem harcamalar hem de dolaylı vergiler azaltılmalı, vergi kaçakçılığına göz yumulmayarak direkt vergiler arttırılmalıdır.

Toplanan Vergiler Azdır
Vergilerden şikayet etmeden önce bütçe rakamlarına bir bakmamız lazım. 2009 yılında bütçe açığımız 52,2 milyar TL’nin üzerinde gerçekleşti. Bu demektir ki topladığımız onca vergi yetmemiş, bir de bunların üzerine 52 milyardan daha fazla harcama yapmışız. Harcamaların bir kısmı faiz ödemeleridir şeklinde beyin sulanması geçirmiş bir argüman sürenler olabilir medyada. Faiz ödemesi dediğin de geçmişte gelirlerden fazla yapılan harcamaları finanse etmek için ödediğin maliyettir. Mesela 2009’daki bütçe açığı da gelecek sene karşımıza neredeyse 5 milyar liralık ek faiz ödemesi olarak çıkacak. Yani faiz de geçmişte yapılan tüketimin bedelidir.

2009 yılındaki rakamlara biraz daha yakından bakalım. Devlet 2009 yılında toplam 215 milyar lira vergi toplamış. Buna karşılık 267 milyar harcama yapmış. Faiz ödemeleri de 53 milyar TL olarak gerçekleşmiş. Hükümet sene başında 259 milyar lira harcama yapmak için bütçe yapmış ama bütçelediğinin 8 milyar üzerine çıkmış. Bütçelediği rakamın neredeyse 58 milyarı faiz ödemesine ayrılmış ama Merkez Bankası faizleri indirmede başarılı bir performans sergilediği için faiz ödemeleri bütçelenenin 5 milyar altında gerçekleşmiş. Yani aslına bakarsanız diğer harcamalar bütçelendiği gibi yapılsaydı bütçe açığımız şimdikinden 13 milyar lira daha az olmalıydı.

2008 yılında devletin harcamaları 227 milyar imiş, vergi gelirleri ise 210 milyar. Dikkat edin 2008 yılında harcamalar 227 milyar iken 2009’da 259 milyara çıkarılması bütçelenmiş. Yani enflasyon oranını %6,5 hedeflediğimiz bir yılda harcamaların %14 arttırılması planlanmış. Reel olarak %7,5 artış planlamışız. Neden böyle bir şey yapıyoruz, mantıklı bir nedeni var mıdır? Mantıklı nedeni şudur: politikacılar başkalarının parasını harcamaktadırlar, işin doğası gereği kurda kuzuyu emanet edersiniz günün sonunda kuzunun ırzına geçilmesi ve kanının dökülmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Bunun küresel krizle alakalı falan olduğunu da düşünmeyin. Küresel kriz yüzünden yapılan ekstra harcama yukarıda bahsettiğimiz 13 milyarlık harcamadır. Yani devletmizin harcamaları 2009 yılında %17, reel olarak da %10’dan daha fazla artmıştır.

2009 yılında vergi gelirlerinin 248 milyar olmasını planlamışız ama sadece 215 milyar gerçekleşmiş. Tabii hükümetimiz 2009 yılında ekonomimizin %4 büyümesini bekliyordu hatırlarsanız, %5 küçülmesini değil. Beklenti de seçimlere yönelik abzürd bir seçim propagandasından başka bir şey değildi. Acı olan ciddiyetle yapılması gereken bütçeleme faaliyetlerine dahi politikanın karıştırılmış olması, o yüzden 248 milyar rakamına bakıp aldanmayın. 2009’da vergi gelirleri sadece %2,6 artmış, yani reel olarak %4 azalmıştır. Harcamalar reel olarak %10 artarsa, vergi gelirleri de reel olarak %4 azalırsa ne olur? Ne olacak devlet anormal miktarlarda borçlanmak zorunda kalır.

Şimdi içerisinde bulunduğumuz durumun beklenmedik bir krizden dolayı olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Öyle olmadığını göstereceğim. Bütçe açıklarını arttıran faktörün harcamalardaki %10’luk reel artış olduğunu gördünüz. Peki ekonomimiz göreceli olarak iyi bir performans sergilediği 2007 ve 2008 yıllarında geleceği belli olan bu veya herhangi başka bir krize karşı nasıl hazırlanıyormuşuz bir bakalım. Kriz dönemlerinde devlet harcamalarının artması gerektiğini savunanlar, kriz olmayan dönemlerde devletin harcamaları kontrol altında tutarak kriz dönemleri için fon biriktirilmesi gerektiği görüşünü de savunuyor olmalılar. Kriz dönemlerinde fazladan para harcayabilmek için kriz olmayan dönemlerde fazladan para biriktirmemiz gerekmez miydi?

Detaylarına girmeden 2007 yılında giderlerin 203,5 milyar, gelirlerin ise 189,6 milyar olduğunu belirteceğim. 2006 yılında giderler 178,1 milyar iken, gelirler 173,5 milyar imiş. 2005 yılında ise giderler 144,6 milyar iken, gelirler 134,8 imiş. Bunları bir tabloya koyalım, yanlarına enflasyon oranlarını da koyalım ve yıldan yıla gerçekleşen reel artışa bir bakalım.

Tablodan da göreceğiniz üzere bütçe giderleri 2005 yılından sonra her sene enflasyonun üzerinde artış göstermiş. 2005 ve 2004 yıllarında giderlerdeki artışın enflasyon oranının altında kaldığını da belirtelim. Demek ki 2006 yılına geldiğimiz zaman hükümet bu kadar kemer sıkmak yeterli, IMF’ye artık pek ihtiyacımız kalmadı demiş ve harcamalardaki reel artış %13’ün üzerinde gerçekleşmiş. Dikkat ederseniz o sene gelirler %29’a yakın bir artış kaydetmiş ve bütçe açığı azalmış. Ama 2007-2009 dönemine bakarsanız mali tablonun bozulduğunu göreceksiniz: gelirler giderlerden daha az artmış, hem gelirler hem de giderler reel olarak artmış (2009 yılı gelirleri hariç). Kriz öncesindeki 2007 ve 2008 yıllarında da hükümetin gelecek krize karşı önlem almadığı, bilakis harcamaları gelirlerin üzerinde arttırarak hazırlıksız yakalandığı bariz bir şekilde görülüyor.

Toplanan vergilerin yapılan harcamalardan çok daha az olduğunu ve son 3 yılda harcamaların gelirlerden daha hızlı arttığını gördükten sonra vergilerden şikayet etmek tam anlamıyla saçmalıktır. Eğer gerçekten vergiler canınızı yakıyorsa şikayet edeceğiniz ilk şey harcamaların yüksek oluşu olmalıdır. Vergilerin yükselmesinin nedeni artan harcamaları finanse etmektir. Harcamaların artmasının sebebi ise herkesin devleti soymaya kalkması, politikacıların ise devlet harcamalarını kısmalarını sağlayacak bir nedenlerinin olmamasıdır. Bakmayın siz 2001 krizinden sonra bir kaç sene reel olarak devlet harcamalarının azalmasına (veya çok ufak artışlar göstermesine). Ne zaman hareket alanımız arttı, devlet harcamaları da enflasyonun çok üzerinde artışlar göstermeye başladı.

Vergiler hakkındaki gerçekler listemizde ilk sırada yer alan “vergi gelirleri harcamalara kıyasla azdır ve devlet aradaki farkı sürekli borçlanarak kapatmak zorundadır” ifademizin doğruluğu konusunda aklınızda soru işaretleri kalmamıştır zannedersem.

Devam edecegiz. Read More!

Japon Havayollari

Sonunda beklenen oldu, Japon Havayollari (Japan Airlines) batti. Sirketin piyasa degeri 150 milyon dolara dusmus. Bir Boeing 747'nin liste fiyati 228 - 297 milyon dolar civarinda, JAL'in filosunda 36 adet Boeing 747 var. Bu demektir ki, Asya'nin en buyuk havayolu sirketinin piyasa degeri tek bir Boeing 747'in altina dusmus. Peki JAL neden batti?

Hani bizde de bir ara moda idi, politikacisi guclu olan sehire bir havaalani yapilirdi. Sonra da o havaalani acilmaz curumeye birakilirdi. Haberlerde havaalanin ot tutmus pisti uzerinde yuruyen spiker, "bari yaptiniz acsa idiniz" tadinda bir konusma yapar sonra da sehir ahalisinin ayni sekildeki sikayetlerine mikrofon tutardi. O zamanlar ben de "acin isletin" kardesim diye dusunurdum ama iyi ki o havaalanlari curumeye birakilmis.

Kucuk bir sehire sirf politik nedenlerle havaalani yapmak kendi basina buyuk bir israf. Ama ondan daha da buyuk bir israf var, Japonya'nin yaptigi. Yani adamlar hem o havaalanini yapmis, hem de sonra o havaalanini acip devlet kontrolundeki havayolu sirketini o havaalanina ucmaya zorlamis. Koca koca ucaklar %30-%40 kapasite ile surekli zarar eder durumda ucunca sirket batiyor haliyle. Gerci JAL'in tek derdi bu degil ama en buyuk derdi bu.

Televizyonda izledim, Japon muhabir gunde iki sefer olan kucuk bir sehire JAL'a ait bir MD-81 ile yolculuk yapti. Ucak %60 bos idi. Hep de boyle imis. Daha da kotusu bu sekilde yolculuk yapilan onlarca havaalani var. JAL yillar once hayatta kalmak icin yapmasi gerekeni simdi oldukten sonra mecburen yapacak, bu havaalanlarina ucmayacak. Haberde ucaktan inen bir avuc is adami "simdi biz ne yapacagiz, yerel ekonomimiz buyuk zarar gorecek" tadinda sikayetlerini dile getirdiler. Eger sizin yerel ekonominizden gercek bir talep var ise zaten bir ozel sirket onu gorur ve kucuk bir ucakla (ornegin 70 kisilik bir Q400 ile) doldurur. Belki JAL 170 kisilik ucakla gunde iki kere uctugu icin gercek ve ekonomik bir talep vardi ama verimsiz bir yontemle karsilaniyordu. Ha gunde bir sefer Q400'u dolduracak adam yoksa zaten sizin havaalani kurmaya gucunuz yok demektir. Boyle bir sehre havaalani kurmak, dag basinda 100 nufuslu koye otobus terminali kurmak gibidir.
Read More!

Davranışsal Iktisat Kitabı

Davranışsal iktisat şu günlerde ekonominin en popüler alanlarından bir tanesidir. Birincisi bu konular yeni olduğu için yapılmayan bir çok araştırma var; ikincisi bu araştırmaları yapabilmek için öyle ileri derecede matematik falan bilmenize gerek yok; üçüncüsü halk bu tür konulara ilgi duyuyor ve bu konularda yayınlanan kitapları satın alıyor. Mesela Freakonomics kitabının yazarı bence öyle suya sabuna dokunmayan üç beş korrelasyon analizi yaparak köşeyi döndü. Köşeyi dönmeye çalışanlardan bir tanesi de Dan Ariely.


Dan Ariely deneysel ekonomi, veya davranışsal ekonomi alanında yazılan en popüler kitaplardan bir tanesine sahip. Öncelikle davranışsal iktisat konusuna ilgi duyuyorsanız veya ekonomi konusunda master veya doktora yapıyorsanız bu kitabı okumanızı öneririm. Ben de bu kitabı okudum, hatta Ekonomi Turk blogunun kitabında bir yazıda bu kitaptan da alıntı yapıldığını söyleyebilirim. Meydan hala bomboş, Türkiye’de de bu konularda bir sürü araştırma çok hızla ve ucuza yapılıp bir sürü akademik makale ortaya çıkarılabilir. Hatta bizim medya da böyle konulara çok ilgi duyar, meşhur falan da olabilirsiniz kartlarınızı iyi oynarsanız. O yüzden kitabı alın.

Tavsiyeden sonra eleştirimize geçebiliriz. Bu tür konularda öyle kesin sonuçlar veren araştırmalar yapmak o kadar da kolay değil. Predictably Irrational kitabının yazarı Dan Ariely Israilli ve bir bombalı saldırı sonucunda vücudunda bir sürü yanık olmuş, ölmemiş ama uzun bir tedavi süreci geçirmiş. Tedavi olurken de yanıklarının üzerindeki bandajlar sökülüp yenileri konuluyormuş. Ariely hemşirelerin bandajları yavaş yavaş sökerek duyulan toplam acıyı azaltabileceğini iddia ediyor. Hemşirelerle de bu konuyu tartışmış ve hemşireler de hızla bandajları sökmenin acıyı azalttığını söylemişler buna ama bizimki dinlememiş, yazmış kitabına.

Bu linkte karşıt sonuçları gösteren başka bir araştırmadan bahsediliyor ve Dan Ariely eleştiriliyor. Ben de kitabı okurken benzer düşünceler taşıdığımı belirtmeliyim. Buna rağmen kitabı tavsiye ediyorum.

Not: Bu kitabi Iktisadiyat blogu da su yazida onermis. Read More!

Kitap Tavsiyesi: Fooling Some of the People...

David Einhorn'dan daha once bu sitede bir kac kez bahsedildi. Kendisi Amerika'daki en iyi hedge fon yoneticilerinden bir tanesidir. Hem aciga satis yaparak hem de alim yaparak para kazanma stratejisini izleyen David Einhorn 2008'de Lehman Brothers'in cokecegini hayirsever bir kurulus icin yaptigi sunumda belirtmisti. Gecen senenin basinda da yatirimcilarina altin almaya basladigini duyurmustu David Einhorn. Bildigim en isabetli hedge fon yoneticilerindendir.

Ayni David Einhorn, ayni hayirsever kurulus icin 2002 yilinda da bir sunum yapiyor ve o sunumda Allied Capital isimli bir sirketin degerinin oldugundan cok daha az oldugunu, sirketin yolsuzluk ve dolandiricilik yaptigini acikliyor. Sirket de David Einhorn'a "karalama" yaptigi iddiasiyla savas aciyor. Kitabin ozellikle ilk bolumleri David Einhorn'un portfoy yonetimi isine nasil basladigini, ne tur stratejiler kullandigini, felsefesinin ne oldugunu okuyucuya anlatiyor. Geri kalan bolumlerinde ise Allied Capital sirketi ile arasindaki mucadelenin detaylarini anlatiyor. Kitabi okursaniz bu hedge fonun nasil calistigi konusunda ve dunyanin en iyi fon yoneticilerinden bir tanesinin nasil yatirim yaptigi hakkinda bilgi sahibi olabilirsiniz.

Fon yonetimiyle ilgileniyorsaniz, gelecekte veya simdi bu konuda bir kariyer yapmak istiyorsaniz bu kitabi okumanizi muhakkak tavsiye ederim. Onbinlerce kitap arasindan bunu secmemin nedeni benim de bu kitabi begenerek bir solukta okumus olmam. Read More!

Reklamstore mı Daha Iyi Yoksa Adsense mi?

Geçen hafta Reklamstore diye bir şirket email ile şu mesajı göndermiş:

“Sitenizdeki reklam yayınlama işlemleri için sizinle görüşmek isteriz. Size ulaşabileceğimiz bir telefon numarası belirtirmisiniz.”

Ara ara böyle soran oluyor diye ben de herkesle tek tek uğraşmamak için reklam verenlerden talep ettiğim ücretleri siteye ekledim. Buna rağmen hatırlatma emaili gelince neymiş şu Reklamstore diye ufak bir araştırma yaptım ve bulduklarım bunların Adsense modelini Türkiye’ye uyarlayan ama Adsense kadar ödeme yapmayan bir site olduğunu ortaya koydu. Adamlar tıklama başına 1-2 sent para ödüyorlarmış. Okuyucuyu reklamlarla bunaltmaya gerek yok 2 kuruş için. Benim itirazım gizli bir şekilde spam yapıyor olmalarına.

Spam’in diğer bir adı da “halkla ilişkiler”. Dergide köşe yazarlığı yaptığım için bunlarla çok karşılaşıyorum. Ama en azından çoğunluğu bir filmin galası için davetiye, konsere katılım için bilet, vs. gönderiyorlar. Uyanık olanları “içerik” sağlıyoruz ayağına yatıp kendi reklamlarını bedavaya getirmek istiyorlar. Ben de negatif reklam olmadığı sürece bunları gündeme getirmiyorum. Geçenlerde başka bir site (bankalardaki faiz oranlarını karşılaştıran bir site) veriye ihtiyacınız olursa yardımcı olalım şeklinde yaklaştı. Adamların ellerindeki verilere bakmamla yanlışlarını bulmam bir oldu. Şimdi ben bunların verilerini nasıl kullanırım, nasıl yayınlarım? Bugün de bir içerisinde iş ilanları yer alan bir kariyer firması mesaj atmış, mülakatta karşınıza çıkacak sorular ve cevapları konulu. Ben hiç onların sitesine gidip böyle bir bilgi talep ettiğimi de hatırlamıyorum. Adı Monster, Amerika’da var, gelişmekte olan ülkelerde de yayılmak için spam kullanmayı yeğliyorlar demek ki. Read More!

Tutumluluk ve Araba Almak

Tutumluluk konusunda yazılar yazacak yazar arayışlarım sürüyor. Ağaç gençken eğilir atasözü misali blogumuzu takip eden üniversite öğrencileriyle internette kazayla blogumuzu öğretmenlerinin verdiği ödeve cevap ararken ziyaret eden minik kardeşlerimizi tutumluluk konusunda bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Tutumluluk konusunda yapılan en büyük yanlışlardan bir tanesi Amerikalıların “penny wise pound foolish” dediği cinsten küçük konularda tutumlu olunan ama büyük bir harcama yaparak bir çuval inciri berbat eden, tutumluluk nedir bilmeyen insanlarin davranışlardır. Bir örnekle açıklayayım.

Bir kardeşimiz her türlü ufak tefek harcamada tutumlu davransın, para biriktirsin. Ondan sonra gidip bu parasıyla 30 bin liraya araba alsın, alırken de bir sürü borca girip dünyanın faizini ödesin. Türkiye’de enflasyonist devirden kalma bir alışkanlıktır birikimlerini “arabaya” yatırmak. Paraya ihtiyacım olduğu zaman nasılsa hemen satarım, nakte geçerim düşüncesi hakimdir. Ayrıca araba fiyatları da zamanla yukarı gittiği için getirisi pozitif bir yatırımdır şeklinde düşünürler. Bundan 10 sene önce enflasyon %70 iken araba fiyatları da %50-60 civarında artıyordu. Özellikle döviz krizi olduğu ve döviz fiyatları zıpladığı zamanlarda arabalarda kullanılan bir çok parça da ithal olduğu için araba fiyatları enflasyonun çok üzerinde bir artış sağlayarak “reel” bir getiri de sağlayabiliyordu. Artık öyle değil. Araba almak bir yatırım değil, bir tasarrufdur. Üstüne üstlük Istanbul’daki trafiği ve yüksek benzin fiyatlarını düşündüğünüz zaman araba almak bana sorarsanız tam bir çılgınlık. Araba alırken yaptığınız en olumlu davranış bir araba dolusu vergi vermektir, başka bir şey değil.

O yüzden ulaşımın kolay olduğu bir semtte oturmanız ve toplu taşım araçlarını kullanmanız çok daha isabetli olacaktır. Tabii olayın başka bir boyutu da kıskançlık ve sidik yarıştırma meselesi. Komşunuzda veya arkadaşınızda son model bir araba varken siz toplu taşıma araçlarıyla işe gidip gelmeyi kendinize yediremiyorsunuzdur. Seçim sizin, kazandığınız paraları bugün mü yemek istersiniz yoksa yaşlandığınızda ve daha çok vaktiniz olduğunda krallar gibi yaşamak mı?

Tutumlu olmak kolay değildir, para harcamayı herkes becerir. Tanıdığınız en beceriksiz kişiye para verin, kısa bir süre sonra paranın tamamını harcadığını göreceksiniz. Ülkemizdeki ortalama tasarruf oranı %15 civarında olduğuna göre insanlar kazandıkları paranın %85’ini harcıyorlar demektir. Tutumluluk o kadar kolay olsaydı bu rakam daha düşük olmaz mıydı? Read More!

Net Maaş ve Ücretler

Ara ara ekonomi doktorası yapmak isteyenler bizlere sorular yöneltiyorlar. Insanların davranışlarını en çok etkileyen faktörlerin başında ise ücretler ve ellerine geçecek net maaş geliyor. Amerika’da yeni mezun olmuş, ekonomi doktorası yapmış birisine ödenen ortalama brüt ücretleri aşağıda görebilirsiniz:

Üniversite: $92,600 ($89,500)
Kötü üniversite ya da 2 yıllık okullar: $77,100 ($70,000)
Politika/Araştırma/Think Tank: $85,800 ($90,000)
Merkez Bankası: $105,700 ($110,000)
Özel şirketler: $115,500 ($120,000)

Parantez içerisindeki rakamlar ortanca ücreti gösteriyor. Tabii herkes istediği işe giremiyor, mezunların %64’ü üniversitelere girerek yaklaşık 90 bin dolar kazanıyorlarmış. Yüzde 6’sı merkez bankasına, geri kalanları da aşağı yukarı %10’ar paylarla diğer alanlara giriyormuş.

Bu kişilerin ellerine geçen net maaş miktarı da bu ücretlerin yaklaşık %65-70’i kadar bir rakam. Tabii evlilerse ve eşleri çalışıyorsa daha az alıyorlar, eşleri çalışmıyorsa biraz daha fazla. Yani kabaca yeni mezun, bekar bir üniversite hocasının eline ayda $5000’ın biraz üzerinde bir rakam geçiyor. Özel şirkette çalışıyorsa eline geçen para $6000’ın biraz üzeri. Yıldan yıla bu ücretlerde çok fazla artış da beklemeyin derim, arttırdıkları %3-4 gibi bir şey. Turkiye'de ise maaslar Amerika'dan cok farkli degil.

Finans sektöründe çalışanların eline geçen rakamlar ise dudak uçurtan cinsten.

Amerika'da asgari ucretler ve Türkiye’deki asgari ücretler hakkinda su yazilar daha once burada yayinlanmis. Read More!

Böbrek Nakli ve Organ Satışı

Organ bağışı yapmak iyi hoş bir olay da insanımız için hiç de cazip olmayan bir hadisedir. Böbrek nakli konusunda yazdığım yazıdan sonra bu konuda biraz daha araştırma yaptım. Geçenlerde de çok büyük miktarda borcu olan birisi internetten bizim organ bağışı konusunda yazdığımız yazıları görmüş olacak ki böbrek nakli ve satışı işinde kendisine aracı olabileceğimizi düşünerek bir dizi mesaj atmıştı. Organ satışı yasadışıdır, açıkca söyleyelim, biz bu işlerin ticaretini yapmıyoruz, teşvik de etmiyoruz. Tam olarak ne söylediğimizi öğrenmek için Ekonomide Hurafeler ve Gerçekler kitabımızı okumanız gerekiyor. Bu yazıda Türkiye ile ilgili bir kaç istatistik vereceğim.

Ihlas haber’in bu konuda bir kaç tane haberini kaynak göstereceğim. Birincisi Türkiye’de organ ve doku bağışı yapanların %80’inin aile fertleri olduğunu, bir kişiden 12-13 farklı hastaya yetecek kadar organ bağışı yapılabileceğini anlatıyor.  Ikinci haber organ mafyası tarafından kaçırılan çocuklardan bahsediyor. Yani organ bağışı konusunda bir düzenleme yapılmaması organ hastalarının yanında organları için kaçırılıp öldürülen masumların da zarar görmesine neden oluyor. Vebali hükümetin boynuna.  Üçüncü haber 10 aylık beyin ölümü gerçekleşmiş bir bebeğin 5 yaşındaki karaciğer hastası olan çocuğa hayat verdiğinden bashediyor.

Dördüncü haber organ mafyası olarak adlandırılan ama aslında organ arabulucusu olan bir çetenin çökertildiğini söylüyor. Bu çete organlarını satmak isteyen kişilere 20 ile 80 bin lira arasında ödeme yapıp, organları 200 bin liraya satıyormuş. Aradaki farkı da cebe atıyorlarmış. Devlet bu işe çözüm bulmadığı takdirde bu kişiler de bu işi Türkiye’de olmazsa Asya’da, Asya olmazsa Afrika’da yapmaya devam edeceklerdir. Sistemi devlet kursun, aradaki fark organ çetesine değil devletin sağlık sistemine ve organ bağışlayanlara gitsin.  Çeteyi çökerterek böbrek nakli yapılmasına engel olunan çocuk öldüğü zaman vebali kimin boynuna olacak siz söyleyin?

Beşinci haber sadece böbrek ticaretine aracı olanların değil, böbrek alan ve satanların da suç işlediğini belirtiyor. Çete lideri için 651 yıl hapis cezası istenmiş. Organ alan ve satanlar hakkında ise 8 ile 15 yıl arasında hapis cezası işlenmiş. Trafikte 200 km hız yapıp başkalarını resmen öldürenler, maçlardan ve düğünlerden sonra tabancasına sarılıp havaya ateş ediyorum diyerek yüzlerce kişileri öldüren magandalara bu kadar ceza verilmiyor. Organ satın alıp kendilerinin ve çocuklarının hayatını kurtarmaya çalışanların maruz kaldığı muameleye bir bakın.

En güzel haberi en sona sakladım. Türkiye’de 50 bin kişi dializ makinesine giriyormuş. Bu sabah yazdığım Böbrek hastaliklari ve nakli başlıklı yazıda benim yaklaşık olarak hesapladığım rakam kaçtı bir bakar mısınız? Türkiye’de her yıl sadece 800 tane böbrek nakli yapılıyormuş. Arada sırada bazı bilgisiz vatandaşlar hastaneye gelerek “böbreğimi satmak istiyorum, alır mısınız” diye soruyormuş. Muhtemelen sonra bu kişiler organ ticareti işiyle ilgilenenlere bir şekilde ulaşıyorlardır. Hatta aslını sorarsanız senede yapılan 800 böbrek naklinin %80’i aile fertleri tarafından bağışlandığına göre demek ki organ ticaretinin boyutu en fazla senede 160 tane böbrektir. Tanesi 200 bin liradan 30 milyon lira yapar. 50000 dializ hastasının senelik devlete maliyeti ne imiş peki? 1 milyar dolarmış. Yani bizlerden toplanan vergilerin 1 milyar doları dializ makinesi ve ilaçları satan Amerikalı ve Avrupalı şirketlere gidiyor demektir. Böbrek işini biz yapalım, onların parası bize aksın. Hastalarımız da acı çekmekten kurtulsun, çocuklar babasız, anneler çocuksuz kalmasın. Vebali kanunları düzenleyebilecek gücü olup da düzenlemeyenlerin boynuna. Read More!

Bobrek Hastaliklari ve Nakli

Bobrek hastaliklari, organ bağışı ve nakli konularına daha önce Ekonomi Türk blogunda hiç bir yerde değinilmediği kadar değinildi. Böbrekle ilgili şikayetler arasında bobrek agrisi, bobrek iltihabi, bobrek tasi, bobrek yetmezliği ve böbrek kanseri yer almaktadır. Böbrek ağrısı, iltihabı ve özellikle böbrek taşı düşürmesi her ne kadar çok acı verici olsa da böbrek hastalıkları arasında kritik öneme sahip olan böbrek yetmezliği neticesinde hastaların yıllarca dializ makinasına bağlı kalarak yaşamak zorunda olmasıdır.

Türkiye’deki durum hakkında çok bir bilgim yok. Hastalık hastalıktır, insanların yakalanma olasılığı aşağı yukarı aynıdır şeklinde kaba bir varsayım yaparsak Türkiye’de yaklaşık 50,000 böbrek yetmezliği çeken yaşlı hastanın olması lazımdır. Nasıl hesapladığımı açıklayayım. Amerika’nın nüfusu 300 milyon civarında ve böbrek yetmezliği neticesinde dializ hizmeti alan yaşlı hasta sayısı 330.000 (kaynak, sayfa 180), yani her 1 milyon kişiden 1100’ü böbrek yetmezliği çekiyor. Amerika’daki böbrek bağış oranları Türkiye’den çok daha yüksek, bu da hasta sayısını bir miktar azaltıyor. Öte taraftan Türkiye’deki tedavi olmadıkları için hayatını kaybedenlerin sayısının daha fazla ve yaşlı sayısının daha az olduğunu da varsayarsak ve Türkiye’de her 1 milyon kişiden 700 tanesinin bu hastalıktan muzdarip olduğunu varsayarsak, böbrek nakline ihtiyaç duyan yaşlı hasta sayısı 50000 çıkar. Amerika’da yaşlı hastalara (emekliler bunlar) devlet baktığı için ve bu konuda rakamlar halka açık olduğu için bu grubu baz alıyorum.

Aklınıza gelecek ikinci soru ise bu hastaları tedavi etmenin maliyeti nedir sorusudur muhtemelen (ya da bir kısmınız “böbrek dediniz de karnım acıktı, akşam yemeğinde ne yiyeceğiz acaba” şeklinde de düşünüyor olabilir :) Bilmiyorum açıkcası. Amerika’da bu rakamın $13 milyar civarında olduğunu hesaplıyorum ama bu rakam Türkiye için nedir tahmin etmekte zorlanıyorum. Ancak Amerika’da hem ilaçların hem kiraların hem de işçilik ücretlerinin ve doktor maaşlarının çok daha fazla olduğunu bildiğimden Türkiye’deki maliyetler Amerika’nin %25’i civarındadır diye tahmin ediyorum ama bu rakam %20-40 arasında olabilir. Diğer bir şekilde ifade edersek Amerika’da bir hastanın senelik dializ masrafı $40000 iken Türkiye’de bu rakam $10000 civarındadır.

Lafı nereye getireceğimi tahmin etmiyorsunuzdur. Daha önce burada gündeme getirilen Türkiye’yi böbrek nakli konusunda dünya lideri yapacak görüşler ortaya atılmıştı. Blogumuzun gelecek ay piyasaya çıkacak olan “Ekonomide Hurafeler ve Gerçekler” başlıklı kitabında böbrek ve organ bağışı konularına genişce değiniyoruz. Kitapta önerdiğimiz sistemlerin detaylarına değinmeyeceğim ama bunun sonucunda ekonomimize olacak katkıdan bir miktar bahsedeceğim.

Sadece Amerika’da böbrek yetmezliği çeken böbrek hastalarının dializ masrafları için senede $13 milyar harcanıyor. Avrupa’daki rakam da $8-9 milyar civarındadır diye düşünüyorum. Japonya’daki rakamlar hakkında bir fikrim yok ama onların da $3 milyar civarında olduğunu varsayarsak bu iş için gelişmiş ülkelerde en azından $25 milyar para harcandığını hesaplayabiliriz. Harcanan para bir tarafa haftada 2-3 defa saatler boyunca dializ makinasına bağlanmak, damarlarınızda kimyasal maddelerin dolaşması ve çektiğiniz acı da cabası. Bu işin en etkili tedavi yöntemi ise böbrek nakli. Bir şekilde Türkiye’de tüm dünyadaki yaşlı hastalara yetecek kadar böbrek bulduğumuzu varsayalım (nasıl olacağını kitapta anlatıyoruz). Türkiye’de böbrek nakli fiyatlarını gelişmiş ülkelerdeki senelik dializ maliyetinin %80’i şeklinde belirlersek bu işlemden dolayı ekonomimize her sene $20 milyar kazandırabiliriz.

Bu sadece yaşlı hastalara böbrek naklini kapsıyor, karaciger ve diger organlarin naklini ve böyle bir endüstri ortaya çıkmasının yan faydalarını hesaba dahi katmıyor. Yaşlı hastaları baz almamızın nedenlerinden bir tanesi de devletler seviyesinde ikili bir anlaşma yaparak toptan fiyatlandırma yoluna gidebilecek olmamız. Yani Amerika devletiyle senelik $10 milyar karşılığı tüm ihtiyaç duyan 65 yaşının üzerindeki hastaların böbrek nakli işini biz üzerimize alacağız. Benzer bir anlaşmayı da daha sonra Avrupalı ve Japonlarla da yapabiliriz. Ayrıca hasta başına Amerikan devletinin ödediği ücreti hesaplayıp buna %50 prim ekleyerek böbrek naklini parası olan tüm dünya insanlarının hizmetine de sunabiliriz.

Devlet emeklilere zam yapıp emeklilik sisteminde olmayan 50 milyarlık ekstra ödemelere 3 milyar daha eklemek yerine bahsettiğimiz organ nakli sistemini nasıl hayata geçirebiliriz ve ülkemizle gelişmiş ülkeler arasındaki farkı nasıl azaltabiliriz diye çalışma yapsa daha iyi olmaz mı? Read More!

Çin işkencesi ve Çin Setti

Geçen hafta meşhur açığa satış yaparak para kazanan Jim Chanos’un Çin balonu hakkında söylediklerini gündeme getirmiştik. New York Times köşe yazarlarından Thomas (Tom) Friedman da Çin işkencesi filmi kıvamında bir yazı yazarak Jim Chanos ile resmen dalga geçmiş, yazısını şu cümlelerle bitirmiş: “Shorting China today? Well, good luck with that, Mr. Chanos. Let us know how it works out for you.”

Türkçe tercümesi şöyle: Çin’i açığa satmak mı? Bol şanslar, Sayın Chanos. Nasıl bir sonuç aldığınızı bize bildirin. Türkçe meali ise “Jim, koçum, kafayı mı yedin sen, dellendin mi, kudurdun mu? Bak donuna kadar kaybedersin, abi tavsiyesini dinle, sonra başını taşlara vurursun”

Tom Friendman’ın yazısında şu argümanları kullanarak Chanos’un önüne bir Çin setti çekiyor: Çin’in elinde 2 trilyon dolarlık tasarruflar var, 400 milyon internet kullanıcısı, 200 milyon hızlı internet kullanıcısı, 27 milyon tane teknik üniversitelerde okuyan ögrencisi var. Bir de senelerce Amerika’da yaşamış, bilimsel eğitim almış yüzbinlerce Çinli de geri dönüp ögrendiklerini Çin’i geliştirmek için kullanıyorlar. Çinlilerin altyapıları mükemmel, şimdi de hızlı trenlerle ülkeyi birleştiriyorlar. Tayvan’ın fabrikaları önce Çin’in sahil şehirlerine taşındı, şimdi de batı Çin’e taşınıyor ve ülke kalkınıyor. Bu trenin önünde durulmaz. Read More!

Amerikalı Dolandırıcılar

Amerikalı Dolandırıcılar ya da milyon dolarlık bonus alıcıları olacak bankacilar da diyebiliriz bunlara bir yandan oldukça agresif bir şekilde beş para etmez olduğunu düşündükleri mortgage kağıtlarını müşterilerine satarken, bir yandan da kendi hesaplarına bu kağıtları açığa satarak değer kaybetmeleri durumunda milyar dolarlık karlar elde etmeyi tasarlıyorlarmis. Geçenlerde bu durum ortaya çıkınca yukarıdaki dolandırıcılığa imza atan Goldman Sachs şirketi de müşterilerine bir açıklama yapma gereği duymuş.

Kısaca diyorlar ki biz sorumluluk kabul etmeyiz, bizim söylediğimiz hiç bir şeye güvenmeyin. Bir yandan size değersiz olacak kağıtları kakalarken diğer yandan bunların değersiz olduğunu kendimize veya başka yatırımcılara söyleyebiliriz, söylemeyedebiliriz, canımız ne istiyorsa onu yaparız demişler.

Aklınızın bir köşesinde bulunsun, eğer bir bankacı size bir şey satmaya çalışıyorsa bankacının söyleyeceği hiç bir söze güvenmeyin. Bunu ben demiyorum, kendileri diyor. Bunu dedikten sonra insanları istediğiniz gibi dolandırırsınız. Yeri gelmişken ben de bir açıklama yapayım. Her ne kadar insanlara forex piyasalarında spekülasyon yapmamalarını söylüyorsam da bazıları uyarımı dinlemeyip sayfamda verdiğim linkleri kullanarak forex hesabı açmışlar. Bu işin hiç bir şekilde garantisi yoktur, forex şirketinin yasal ve denetlenen bir şirket olduğuna veya olmadığına dair elimde bilgi de yoktur, yarın bir gün siz paranızı kendi başınıza kaybetmezseniz dahi adamlar dolandırıcılık yaparak paranıza el dahi koyabilirler, bunların hiç bir garantisi yok. Kollayın kendinizi. Read More!

Altın Fiyatları

Eric Sprott Kanada’nın en başarılı hedge fon yöneticisi ve tam anlamıyla bir permabear. Yani her zaman Roubini ayarında yorumlar yapan birisi. Ama bundan Roubini kadar kötü bir yatırımcıdır anlamını çıkarmayın, adam oldukça başarılı. Geçenlerde Bloomberg’de hakkında bir yazı çıkmıştı, özetle altın fiyatları artar diyordu. O yazıya değinmeden önce bizim sitede milletplateaux tarafından yazılan yazıya değineceğim.

Hedge foncu Sprott’un Amerika’nın borçlanması hakkında söylediği “gizli bir Ponzi sistemi mi?” şeklinde söylediği sözlerin, sanki kimsenin bilmediği bir gerçeği ortaya çıkarmış gibi tavırların gerçekle alakası yok. Amerikan piyasalarını takip edenler bilir, Fed dünya aleme 1,3 trilyon dolarlık hazine kağıdı ve mortgage kağıdı alacağını duyurdu ve 9 aydır da alım yapıyor. Fed o kadar çok mortgage kağıdı aldı ki normalde 30 yıllık hazine kağıtlarından 200 baz puanı yukarıda getiriye sahip mortgage kağıtlarının getirisi normalin 150 baz puanı altına kadar geriledi. Alımlar hala da devam ediyor. Dünyanın en büyük bono fonu yöneticisi Bill Gross geçtiğimiz Mart ayından bu yana piyasaların yükselmesini bu 1,3 trilyonluk dev dopinge bağlıyor. Kendileri de yanılmıyorsam $60-$70 milyarlık mortgage kağıdı satıp yerine hazine bonosu almışlar. Bir çok fon yöneticisi de böyle yaptı. Öte taraftan 2009’un başında bir ara yatırımlarının neredeyse yarısını kaybeden Amerikalı küçük yatırımcılar da borsaya hala çok temkinli yaklaşıyorlar. O yüzden onların da yatırımlarını bono piyasalarına yönlendirmiş olması hiç de mantıksız görünmüyor doğrusu. Normalde bankada paralarını tutan küçük yatırımcılar bankaların verdiği SENELIK %0,05’lik faizin çok yüksek olduğunu düşünmüyorlardır herhalde. Bu kişilerin birazcık vade riski alıp bono piyasalarına girmiş olması kuvvetle muhtemel.

Bu yüzden Eric Sprott’un ortaya kimsenin bilmediği bir şey çıkardığını söyleyemeyiz, hatta bir şey çıkardığını dahi söyleyemeyiz. Bu tür mesnetsiz iddiaları Türkiye’de de “Tüik rakamlarla oynuyor” şeklinde çok duyuyoruz. Bloomberg’de Eric Sprott hakkında yayınlanmış asıl ilginç yazıya dönecek olursak, Eric Sprott borsaların 2009 Mart’ında gördükleri düşük değerlerin de altına gerileyeceğini söylüyor, aynen Roubini’nin söylediği gibi. Ekonomik büyümenin Fed yukarıda bahsettiğimiz 1,3 trilyon dolarlık alımları durdurduğu zaman ortadan kaybolacağını ve yıllarca devam edecek ayı piyasalarına geri döneceğimiz kehanetinde bulunuyor. 2000 yılından bu yana Sprott yatırımcılarının parasını 5’e katlamış ve bunu yapmasının sırrı da altına yatırım imiş. Portföyünün %34’ü maden şirketlerinde, %39’u ise külçe altın da olan Sprott kısa vadede altından başka hiç bir yatırım aracını sevmediğini söylemiş. Altın dışında diğer yatırım yaptığı bir alan ise petrol arama teknolojisiyle alakalı şirketler.

Yaptığı yatırımlara diyeceğim yok ama borsanın Mart ayında gördüğü seviyeye geri döneceği hakkında söyledikleri tam bir saçmalık. Kafasında kurduğu senaryoya göre devletler para basmaya devam edecek ve bu da enflasyon yaratarak emtia fiyatlarını arttıracak. Enflasyon olursa hem nominal faizler hem de reel faizler yükselecek. Bu da özellikle uzun vadeli bono yatırımcısının kaybetmesi demek. Reel faizlerin yükselmesi demek borsanın da bir miktar düşmesi demek. Yani beklenen şirket kazançlarını geçmişte olduğu gibi 16 ile çarpmak yerine belki de 10-12 ile çarparak değerleme yapacağız demektir. Bu da borsalar değerinin %25-40 arasında bir bölümünü kaybedecek anlamı çıkarıyor gibi görünüyor. Ama atladığı bir nokta var. Nedir?

Türkiye’de uzun yıllar yaşamadığı için olsa gerek enflasyonlu ortamda şirket karlarına ne olduğu konusunu çok iyi irdeleyememiş. Enflasyon demek fiyat artışı demek, fiyatları da şirketler arttırıyor. Yani şirketlerin kazançları da reel bir artış olmadığı durumlarda dahi enflasyon oranı kadar artıyor demektir. Ekstradan 10 puanlık enflasyon olursa şirketlerin değerleri de %10 oranında artacak demektir, enflasyon artışı 20 puan olursa şirket değerleri de20 puan artacak ve yukarıda bahsettiğimiz borsadaki nominal değer kaybı %25’i geçmeyecektir. Bu sebepten dolayı ben borsaların Mart ayında gördükleri düşük değerleri bir daha görmelerinin oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki merkez bankaları piyasa çöküşü esnasında enflasyon yaratarak problemi ileri yıllara devretme niyetinde olduklarını açıkca gösterdiler. Yani borsalar söylenilen kadar düşmeyecek ama Eric Sprott muhtemelen para kazanmaya devam edecektir. Read More!

Foreks Spekülatörleri ve Etkin Piyasalar

İnternet üzerinde insanlarımızı foreks piyasalarında spekülasyon yapmaya ve para kaybetmeye teşvik eden bir sürü kaynak var. Dolaştığım sitelerde forex piyasalarında kumar oynayan kişilerin %85-90 arasında bir çoğunluğunun sermayelerinin tamamını kaybettiklerine dair istatistikleri de görüyorum, diğer insanlar da görüyorlar ama herhalde kendilerinin %10-15’lik tam anlamıyla şanslı azınlıktan biri olabileceklerini düşündüklerinden olsa gerek yine de bu piyasalara giriyorlar. Bu yazımda finans teorisinden ve forex spekülatörlerinin neden kaybetmeye mahkum olduklarından bahsedeceğim.

Benim ekonomi doktoram var, finansal piyasaları da az çok bilirim. Geçmişte ben de finansal piyasalarda risk düzeltmesi yaptıktan sonra pozitif alfaya sahip stratejiler geliştirilmesi üzerine çalıştım. Pozitif alfa demek piyasalar düşse de çıksa da kazandıracak yatırım stratejisi demektir, öyle her babayiğidin bulacağı stratejiler değildir bunlar. Geliştirdiğim stratejileri New York ve civarında yer alan büyük bankalara ve hedge fonlara pazarlama girişimlerim oldu. Neticede çok büyük bir hedge fon $220 milyon dolarlık bir sermaye sağladı ve bir yıl bu parayı geliştirdiğim stratejiyi kullanarak yönettim. Bir yılın sonunda da bu hedge fon stratejimi satın aldı.

Finansal piyasalar konusunda son 50 yılda geliştirilmiş en bilinen teori etkin piyasalar teorisidir. Etkin Pazar Hipotezi yatırımcıların risk düzeltmesi yaptıktan sonra pozitif alfaya sahip stratejilere sahip olamayacağını iddia eder ve çoğunlukla da doğrudur. Nedeni ise çok basit. Eğer piyasalarda “bedava” getiri olsaydı, o zaman birileri bu getiriyi sağlayan enstrümanların üzerine üşüşecek ve bedava getiri sıfırlanana kadar fiyatları yukarıya getiriyi ise aşağıya itecektir. Kısa bir süre sonra ise bedava getiri sıfırlanacaktır. Piyasalarda ne kadar fazla finansal oyuncu var ise, ne kadar çok kişi fiyat anormallikleri üzerine araştırma yapıyor, kimsenin bilmediği bilgileri açığa çıkarmaya çalışıyor ise o piyasalar o kadar etkindir. Mesela hisse senedi piyasalarında çok büyük şirketlere yatırım yapanların diğer yatırımcılara karşı bir avantajı yoktur, oysa çok küçük şirketlere yatırım yapan fonlar ellerindeki analist kaynaklarını kullanarak bu küçük şirketler hakkında bilgi toplayabilir ve kimsenin sahip olmadığı bir avantaj elde ederek yüksek getiri sağlayabilirler. Bunun temel nedeni bu küçük şirketleri izleyen uzman yatırımcıların sayısının çok az olmasıdır.

Bir piyasanın etkin olup olmadığının bir diğer belirtisi de işlem hacmidir. Işlem hacmi ne kadar büyük olursa o piyasa o kadar etkindir diyebiliriz. Piyasalar derinse büyük oyuncu sayısı, dolayısıyla araştırma yapan oyuncu sayısı o kadar fazla olur, rekabet yüksekse bedava getiri de çok azdır. Kritik sorumuz geliyor. Dünyadaki en etkin piyasa, rekabetin en fazla, bedava getirilerin en düşük olduğu piyasa hangisidir? Bu sefer bildiniz işte, foreks piyasaları. Günlük işlem hacmi 3-4 trilyon dolar civarında seyreden foreks piyasaları Amerikan hisse senedi piyasalarının 30 katı büyüklügündedir. En fazla işlem gören hisselerin ise neredeyse 1000 katı büyüklüktedir. O yüzden foreks piyasalarında “bedavadan” kar yapmak imkansıza yakındir, günlük veya haftalık işlem yapanların ise risk düzeltmesi yaptıktan sonra kar yapması imkansızdır.

Forex piyasalarında paramı 10’a katladım diyenler nasıl kar yapıyorlar o zaman? Risk alarak tabii ki. Yazı tura atışı gibi düşünün forex piyasalarını ki temelde öyledir zaten. Şanslı birisi üç sefer üst üste doğru tahmin yaparsa parasını 8’e katlayabilir. Ama bunun olma olasılığı 1/8’dir yani %10-15 arasındadır. Geriye kalanların hepsi paralarının tamamını kaybeder. Forex piyasalarında spekülasyon yapan Türkler de buna yakın bir mentaliteyle kumar oynuyorlar demek ki.

Paramızın tamamını kaybettirmeyecek bir strateji uygularsak ne olur? Sonuç farketmez. Kullandığınız kaldıraçı aşağılara çekerseniz piyasalardaki oynaklıklar yüzünden paranızın tamamını kaybetmezsiniz ama yaptığınız işlemlerde verdiğiniz gizli komisyon olan spreadleri kaybettiğiniz için paranız ufak ufak erir, tamamını bir günde kaybetmezsiniz de 1-2 yılda kaybedersiniz. Değişen bir şey yok, forex piyasalarında işlem yapıyorsanız para kaybederseniz. 1000 tane, 10000 tane, 100000 tane işlem yapıyorsanız paranızın tamamını kaybetmeniz garantidir.

Benim sözlerimin sizler için değeri yoksa finansal piyasalar konusunda en bilge akademisyenlerin yaptıkları araştırmalara bakmanızı tavsiye ederim. Bakınız Google Scholar’da bulduğum 2002 yılında yapılmış geniş kapsamlı bilimsel bir araştırma foreks piyasalarındaki risk düzeltmesi yapıldıktan sonraki getirinin 1980’li yıllarda %3 civarında olduğunu ama bunun 1990’lı yıllarda %0’a düştüğünü belirtiyor. Araştırma 18 farklı parite üzerinde yapılmış, 5 yıllık zaman dilimlerinde test edilmiş.
Bu da başka bir araştırma. Eskiden trendi kullanarak forex piyasalarında kar yapmanın mümkün olduğunu ama 90’lı yılların ortalarından itibaren bu durumun ortadan kalktığını belirtiyor. Bu çalışma da 2008 yılında yapılmış.




Bu söylediklerimden sonra hala forex piyasalarında kar edebileceğinizi düşünüyorsanız size hesap açmanızda yardımcı olabilirim. Üç tane sivri zekalı geçtiğimiz günlerde hesap açmışlar, bari kaybedecekleri paranın bir kısmı bize gelsin.




Hesabı açmadan önce daha önce yazdığım Foreks ile Nasıl Para Kaybedilir, Forex Piyasalarında Para Kaybetmenin Sırları, ve Foreks Trader’larının Söylediği 20 Yalan başlıklı yazılarımızı da okumanızı tavsiye ederim. Read More!

Çin Arabaları ve Markaları

Bugün açıklanan verilere göre Çin araba piyasası 2009 yılında dünyanın en büyük pazarı olmuş, Amerika’yı dahi geride bırakmış. Otomobil, minibüs, otobüs ve kamyon satışlarının toplamı bir yılda %46 artarak 13,6 milyona erişmiş. Ikinci sırada yer alan Amerika’da ise 10.4 milyon araç satılmış. Aradaki fark 3 milyon araçtan daha fazla. Çin ekonomisinin buyumesinde bunun payi oldukca fazla. Henüz dünya yollarında Çin malı arabaları pek göremiyoruz, Çin araba markalarını tanımıyoruz bile. Turkishtime’ın bu ayki sayısında yazdığım bir yazıda Çinli otomobil şirketlerinin nasıl Amerikalılardan çok düşük fiyatlara teknoloji ve sermaye malları satın aldığından bahsetmiştim. Bu yazıda da biraz Çin arabaları hakkında bilgi vereyim.

Çinliler ufak tefek insanlar olduklarından olsa gerek Çin arabalari da ufak tefek oluyor galiba. Pazardaki büyümenin %85’i 1,6 litreden daha düşük motor hacmine sahip arabaların satışından kaynaklanmış. Çinli otomobil üreticilerinden bir kaçı şunlar: SAIC Motor Corp, Changan Ford Mazda Automobile Co., Jiangling Motors Corp., Shanghai General Motors Corp, SAIC-GM-Wuling Automobile Co. ve Geely. Tabii bunlara ek olarak herkesin bildiği VW, Toyota, BMW, Mercedes, GM, Ford gibi şirketler de Çin’de araba pazarından pay kapmaya çalışıyor.

Çin’deki araba piyasasında en büyük pazar payı kimin diye merak ediyorsanız söyleyelim: VolksWagen şirketi 1,4 milyon adet binek araba satışı gerçekleştirmiş, bunların 1,12 milyonu ise VW markasını taşıyormuş. Öte taraftan Amerikalı müflis GM şirketi ise 1,83 milyon araç satışı gerçekleştirmiş ve bunun 700 küsür bini binek otomobil imiş.

Çin piyasasında satılan yabancı araba markaları ise şunlar: Toyota, Honda, BMW, VW, Kia, GM, Mitsubishi, Chrysler, Mercedes, Fiat, Nissan, Ford, Mazda, Citroen, Suzuki ve Hyundai. Çin malı araba markaları ise Chery, Brilliance, Hafel Auto, Tianjin, Geely, Dongfeng, Great Wall, Chang’An, ve BYD imiş. BYD arabalarinin bir ortaginin da Warren Buffett oldugunu belirtelim.

Hep yabancılar gelip Çin’de araba satıyorlar anlamı çıkarmayın bu yazdıklarımızdan. Çinliler yabancılarla ortaklıklar kurup bir yandan işin inceliklerini öğrenirken, bir yandan da devletten para alıp bu paralarla Volvo ve Saab gibi iflas etmiş markaların teknolojilerini satın alarak kendi ayakları üzerinde durmaya başlayacaklar. Pek yakında olmasa da önümüzdeki yıllarda araba piyasalarında Çin malı arabalarin istilasından bahsedebileceğiz diye düşünüyorum. Bunun ilk belirtilerini ise görmeye başlıyoruz. Önümüzdeki bahar Çin araba üreticisi Geely Avrupa Nanoq marka elektrikle çalışan arabanın satışına başlayacakmış. Read More!

Devalüasyon Nedir? Venezuella’nın Politikası

Bu yazida devalüasyon nedir sorusunu Venezuella ornegiyle anlatacagiz. Eski Türk filmlerinde Turist Ömer uzay mekiğinin yönetimini ele geçirir ve seyirciyi gülmekten yerlere seren türlü türlü şaklabanlıklar yapar ya, işte Venezuella Başkanı Hugo Chavez’in ekonomi politikalarını duyduğum zaman aklıma hep bu gelir. Para basarak zenginliğe ve refaha ulaşılamayacağını, fiyatları kontrol ederek ve devalüasyon yaparak sistemi daha da çarpıklaştırıp istemediğiniz ve beklemediğiniz kişileri zenginleştireceğinizi mikro iktisata giriş derslerini tam anlamıyla kavramış herkes bilir. Tabii mikro iktisat derken kastettiğim bizim köhne devlet üniversitelerinde “muhasebe” bölümünün alt dalı muamelesine maruz kalan, iktisatın temel prensiplerini dahi kavramamış sosyalist eğilimli politik kişiler tarafından verilen dersleri –daha doğrusu propagandaları- kastetmiyorum.

Hugo Chavez tam anlamıyla bir ekonomi cahili ve ülkesine verebileceği en büyük zararı iktisadi dayanağı olmayan sosyalist politikalar vasıtasıyla veriyor. Ülkelerin harcayabileceği miktarlar belirlidir, bunların üzerine çıktığınız zaman bunun finansmanını iki şekilde yapabilirsiniz. Birincisi daha çok borç alırsınız, ikincisi para basarsınız. Eğer borçluluk oranınız yüksek değilse, güvenilir bir borçlanıcı iseniz, ve borç verenler yüksek bütçe açıklarının geçici olduğunu düşünüyorlarsa çok büyük bir bedel ödemeden (faiz artışından bahsediyorum) borçlarınızı çevirebilirsiniz. Petrol zengini de olsa Venezüella bu durumda değil, finansal piyasalar hiç bir şekilde hükümete güven duymuyor ve bunun neticesinde ucuz fiyatlara borçlanmak pek mümkün değil. O zaman geriye yapabilecek iki alternatif kalıyor. Ya harcamaları bütçe gelirleriyle mantıklı seviyelere çekeceksiniz ya da enflasyon vergisi adını verdiğimiz gizli vergiyi devreye sokarak bütçeyi denkleştireceksiniz. Yani devletler havadan para yaratamıyorlar, yaratamazlar da.

Turist Ömer Hugo Chavez de bugün çok egzantrik bir ekonomi kararına imza atarak üç aşamalı bir döviz kuru belirlemiş. Ekonomi Türk blogunda da geçmişte kura müdahale edilmesini isteyenlerle dalga geçme amaçlı böyle bir politika gündeme getirilmişti. Dışarıdan ithalat yaparken döviz kuru çok düşük olsun, dışarıya ihracat yaparken ise çok yüksek olsun şeklinde. Işte bizim kurnaz Chavez de böyle bir devalüasyona bugün imza atmış. Dünyada o kadar akıllı insan ve ekonomist var, hiç birisinin aklına bu politikaları uygulamak ve tavsiye etmek gelmemiş, Hugo Chavez kendi zekasından bulmuş. Her ülkeye böyle bir “lider” şart. Chavez’in müthiş şok icadı şu şekilde:

Geçen hafta 1 Amerikan doları 2.15 Venezüella bolivarı iken gerçekleştirilen devalüasyon sonucu iki çeşit kur belirlenmiş. Temel ihtiyaç maddelerini ve ilaç ithal ederken kur 2,6’ya yükseltilmiş, cep telefonu televizyon gibi lüks maddelerin ithalinde ise 4,3’e. Karaborsa’da ise 1 dolar 6,48 bolivardan işlem görüyormuş. Iktisat öğrencilerine bir kaç soru yöneltelim, madem iktisat okuyorlar, hakkını vererek cevaplasınlar. Karaborsa’daki fiyat neden devletin belirlediği fiyatın çok üzerinde? Chavez’in getirdiği bu 3 kademeli döviz kuru sistemi ne tür çarpıklıklara neden olur? Işini bilen bir kişi bu sistemi kullanarak nasıl zengin olur?

Bu devalüasyondan sonra artık kimse Venezuella’yı tutamaz herhalde. Adamların rekabet etme güçleri bir gecede iki katına çıkmış oldu, bundan sonra “Venezuella Kaplanları” veya “Kuru Düşür Refaha Er” şeklinde yeni kitaplar rafları süslemeye başlar, Chavez de Ege Cansen’i başdanışmanlığa getirir. Read More!

Hersey bir Ponzi Sistemi olmasin?

Normalde, bir devlet borç bulmak istediginde, dunyanin geri kalanina (kendi vatandaslari da dahil) hazine bonosu satar. Ama bunlar normal zamanlar degil. Kanadali Sprott Asset Management adli hedge fon yöneticisi şirketin Amerika Birleşik Devletlerinin 2009 yilindaki borçlanmasi ile ilgili raporunu okuyunca insanin aklina da normal bir devlet borçlanmasi degil, ponzi sistemi geliyor.

Raporda Sprott, ABD'nin 2009 yilinda aldigi 1.88 trilyon dolar borcun kaynaklarina derinlemesine bakiyor ve uc buyuk borc veren grup goruyor:

- Yabanci ve uluslararasi yatirimcilar ($697.5 milyar)
- FED ($286 milyar)
- Hane halki (household) sektoru ($528 milyar)

Issizlik, haciz, vs.. ile bogusan hane halkinin nasil olup da 2009'da, 2008 yilinda verdikleri borcun 35 katini devlete verdiklerine sasiran sirket, hanehalki sektoru kaleminin aslinda hesap defterini dengelemek icin icat edilmis bir kalem oldugunu (hanehalki sektoru = tum borc eksi muhasebesi yapilabilen tum borc) goruyor.

Elindeki veriye bakarak Sprott, bu kaleminin arkasinda FED'in oldugunu tahmin ediyor, FED'in para basarak Hazine bonusu aldigini, boyle hazinenin disardan para bulmakta sorun yasamadigi izlenimi uyandirdigini belirtiyor. Buna da ponzi sistemi (sahtekarligi?) diyor. Raporda sirketin iddiasini destekler somut veriler goremedim (belki amerikan halkinin hazine bonosu alasi gelmistir) ama ABD'nin en buyuk borc vereninin adlandiramamasi ve bir kitap dengeleme kalemine yazmasi da rahatsiz edici bir durum.

"Is it all just a Ponzi scheme?" adli rapora su linkten ulasabilirsiniz.


Read More!

Gelir Vergisi Reformu

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, TRT 2’de katıldığı bir programda bazı ürünlere yapılan son zamları değerlendirmiş, gelir vergisi ve akaryakıt fiyatları ile ilgili de yorum yapmis:


Turkiye'de gelir ve kurumlar vergisinin milli gelire oranı düşük. Danimarka gibi ülkelerde milli gelir 100 lira kabul edildiğinde insanlardan 29 lira gelir ve kurumlar vergisi alınıyor. Türkiye’de ise gelir ve kurumlar vergisinin milli gelire oranı yüzde 5.6 oldu. Türkiye, doğrudan çok az vergi toplayabildi. Bunun da temelinde kayıtdışılık yatıyor. Bu arada ne yapıyor hükümetler. Geçmişte de böyleydi. Şimdi de böyle. Dolaylı olarak vergi topluyoruz. ‘Şimdi akaryakıta niye bu kadar yükleniyorsunuz’ diye sorabilirsiniz. Biz, petrolü ithal ediyoruz. Petrol fiyatlarındaki yükseklik veya enerji fiyatlarındaki yükseklik Türkiye’yi olumsuz etkiliyor. Petrol ürünleri, doğalgaz bunlar hep ithal edilen ürünlerdir. Bazıları yüzde 99, bazıları yüzde 95 oranında. Büyük ölçüde ithal edilen ürünler. Bu ürünlerden yüksek vergi alınması tabii ki bir miktar rekabet gücümüzü etkiliyorsa da aslında çevre bilinci açısından, bahsettiğim cari açık perspektifinden bakarsanız çok da kötü bir tedbir değil. Gönül isterdi ki Türkiye’de gelir ve kurumlar vergisi AB veya Batı’nın ortalamasına yaklaşsın.

Iyi guzel demissin de, o son cumle olmamis. "gonul isterdi ki" ne demek? Sanki boyle demecler verdikce vergi kaciran, kayitdisi calisan/calistiran vicdan muhasebesi yapip pisman olacak, kendi rizasi ile yasal zemine kayacak. Sen vergi vermeyenin tepesine binecegiz de ve bin yeter.

Mehmet Şimşek yazida gelir vergisi reformundan da bahsetmis:


Bütün bu nedenler yüzünden, dolaylı vergilere yöneldiklerini aktaran Şimşek, Bakanlık olarak yeni bir Gelir Vergisi Reformu üzerinde çalıştıklarını da söyledi. Şimşek, geçen yıl bütçe açığındaki sapmanın yüzde 86’sının yaşanan global kriz nedeniyle vergi gelirlerindeki düşmeden kaynaklandığına da dikkat çekti.

Balik hafizali olmayanlar bilirler, bu gelir vergisi reformu bir onceki Maliye Bakaninin da ara ara bahsettigi ama laf salatasindan oteye gitmeyen bir reform. Ornegin su linkte 2007'de Maliye Bakani Kemal Unakitan'in reformla ilgili soyledikleri var:

Kurumlar ve Gelir Vergisi ile Vergi Usul Kanunu'nun vergi sisteminin temel yapıları olduğunu kaydeden Unakıtan, bunların değiştirilmesi için de önemli çalışmalar yapılması gerektiğini vurguladı.

Bunun da bir zamana bağlı olduğunu ifade eden Unakıtan, "Vergi Konseyi, bu konuda çok sıkı ve özverili bir çalışma yapıyor. Bunun da biraz vakte ihtiyacı var. İlla bir şey yapalım diye alelacele yapma düşüncesinde değiliz" dedi.

Hukumet bu konuyu aceleye getirmemeyi fazlaca abartmis durumda, 2010 yilinda Maliye Bakani hala gelecekte yapilacak bir reformdan bahsediyor. Gorunen o ki "Icraat yok, laf salatasina devam"!

Read More!