IMF etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
IMF etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İMF’ye Borcun Sıfırlanması ve Dış Borç Durumu

    Türkiye, IMF’ye olan kredi borcunun 421 milyon dolarlık son taksitini 14 Mayıs'ta ödeyerek 19 yıl sonra ilk kez IMF’ye olan borcunu sıfırlamış oldu.
    
    Borcun sıfırlanmasının makro-ekonomik etkisinden ziyade psikolojik olarak Türk Halkı’nda bıraktığı etkiye baktığımızda ise sosyal medyadaki tepkilere ve haber sitelerindeki haberi sunuş şekillerinden yola çıkarak  son derece olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun nedenini sorgulamak için 52 yıllık IMF-Türkiye tarihine bakmamız gerekiyor.


    IMF-Türkiye Stand-By Anlaşmaları :


   

     Stand-by İngilizce ‘desteklemek’ anlamına gelmektedir ve IMF ile yapılan bir anlaşma türü olup IMF’nin ülkelerin ödemeler dengesinin ihtiyaçları için ayırdığı fonun terimsel karşılığıdır. 

    SDR ise 1970'te uluslararası likitideyi arttırmak için IMF tarafından yaratılan özel bir uluslararası rezerv aracıdır.




     IMF’den ilk borcu 1 Ocak 1961 yılında alan Türkiye bugüne kadar IMF ile 19 stand-by anlaşması yaptı.
   
    1 Ocak 1961 tarihinde IMF ile ilk stand-by anlaşması imzalandı. Türkiye'nin çektiği kredi tutarı 37.5 milyon SDR olarak gerçekleşirken kaynağın ancak  yarıya  yakını kullanıldı.
    
    1961 yılından 1978 yılına kadar her sene düzenlenen stand-by anlaşmaları genelde kısa solukluydu.
   
    1970'li yılların başından 1978 yılına kadar yaşanan durgunluk sonrası ard arda gelen 73 Petrol Krizi ve 74 Kıbrıs Barış Harekatı ve uygulanan ambargo sonucu zorlanan ekonomi nedeniyle 1978 yılında IMF ile ikinci stand-by anlaşması için imza atmak mecburiyet olmuştu.
    
    Cumhuriyet tarihinin en yüksek stand-by anlaşması ise Şubat 2002'de yapılan 12.821 milyon SDR’lik kredi anlaşması oldu. Bu anlaşmalar sonucu 2004 yılının temmuz ayı sonuna geldiğimizde IMF’ye olan toplam borç 21.6 milyar $’ı bulmuştu.
    
    Tüm bu anlaşmaların siyasi propaganda haline dönüşmesi ise çok geç olmadı. 60 Darbesinin hemen ertesinde başlayan borç alımı zaten bu nedenle siyasi malzeme olmaya çok müsait bir konumdaydı. Hem muhalefet hem iktidarın dönem dönem bu malzemeden yararlanması ise halkın bilinçaltında İMF'ye nefret olarak kaldı.
    
    Tabi ki bu borçlarla yapılan altyapı çalışmalarının, kurulan fabrikaların ve ödenen diğer borçların kısmen olumlu etkisi olduğunu belirtmekte fayda var. Kısmen dememin nedeni alınan borçların verimli kullanılamaması ve hatta bir kısmının hiç kullanılamaması sonucu gereksiz borç yükünün altına girmiş olmamızdandır.
    
    10 Mayıs 2008’de yapılan son stand-by anlaşmamızdan kalan 10 milyar $’lık kredi borcundan kalan 421 milyon $’lık son taksitin de ödenmesiyle 19 yıl sonra ilk kez borç sıfırlanmış oldu.
    
    52 yıllık bu süreç’in Türk Halkı’nda bıraktığı, deyim yerindeyse ‘bıkkınlığın’ son bulması yurtta geniş çaplı bir sevinçle karşılandı. Öyle ki yurdumuzun güzel insanlarından bir kesim İMF'nin cenaze namazını bile kıldı.
    
    Ancak IMF’ye olan borcun sona ermesi maalesef dış borcumuzun azaldığı anlamına gelmemektedir.
    
    Bu durumu Hazine Müsteşarlığı’nca yayımlanan ve TCMB tarafından izlenen Türkiye brüt borç stoku ve verilerinden görebiliriz:















    
    Bu tablodaki verilere göre; Türkiye’nin kamu ve özel sektör dış borç stokları çoğunlukla artan trendler sergilemiştir.
    
    Brüt dış borç stoğumuzun GSYİH’ye oranına baktığımızda ise IMF’den Cumhuriyet tarihimizin en yüksek kredisini aldığımız 2002 yılında  %56.2 ile en yüksek seviyeylerde olduğunu görüyoruz.
    
    Bu durum her ne kadar IMF’den aldığımız borç ile dış borç stoğumuzun GSYİH’ya oranı arasında bir paralellik olduğunu gösterse de ilerleyen yıllara baktığımızda IMF’den aldığımız borcun azalmasına rağmen dış borç stoğumuzda artış ağırlıklı değişimler olmuştur. Bu artışlar özellikle özel sektör ve kamu sektöründe meydana gelmiştir.

    Sonuç olarak; İMF'ye borcu sıfırlayıp Dünya Bankası'ndan 20 yıl vadeli borç almaya bir kredi kartıyla diğer bir kredi kartını ödemeye çalışmanın devlet boyutundaki hali dersek pek de yanlış olmayacak ve bu durumun göz boyama aracı olarak siyaset sahnesindeki tazeliğini koruyacağını düşünüyorum.



    NOT: Bu yazı benim hayatımda yazdığım ilk yazı ve dolayısıyla ilk teknik analiz olduğu için insaflı davranmanızı rica eder her türlü eleştiriye açık hatta ihtiyacım olduğunu belirtmek isterim. :)
Read More!

IMF Turkiye Iliskileri

IMF Turkiye iliskileri hakkinda bir okuyucu mektubu aldim:

Ekonometri bölümünde okuyorum ve Türkiye ekonomisi dersinden aşağıda bahsettiğim konuyu araştırıyorum; şimdilerde kitabınızı okuyorum bir hocamızın önerisi üzerine ve bu konuda detaylı bilgilendireceğinizi düşündüğümden size danışmak istedim. Acaba bu konu hakkında kaynaklarıyla birlikte bir açıklama gönderir misiniz? Saygılarla

Araştırma Konusu:
"1990-2000 dönemi Türkiye-IMF ilişkileri ile 2000 sonrası Türkiye-IMF ilişkileri gözönüne alındığında bu iki dönemde, ilişkilerdeki benzerlik ve farklılıkları ve Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisini tartışınız."
----------------
Sana ben baskalarinin ne soyledigini degil benim ne soyledigimi soyleyeyim, digerlerini Google'dan arayarak da bulabilirsin. (Kitabimda da bu konuya deginen bir iki tane yazim var).
Turkiye IMF (bkz. imf nedir) programlarinin en basarili oldugu ulkelerden bir tanesi oldu. Turkiye'de insanlar daha cok milliyetci veya sol egilime sahip olduklari icin IMF hep bir dusman olarak goruldu ama, hala da hem Turkiye'de hem de dunyada oyle goruluyor. Ben kitabimda da bu konudan bahsediyorum. Devletler mali disiplin konusunda cogu zaman yanlis adimlar atiyorlar. Simdilerde bunun orneklerini hem Yunanistan'da hem Portekiz ve Irlanda gibi daha kucuk diger Avrupa ulkelerinden gorurken 10 sene once "yakinda hic borcu kalmayacak" denilen Amerika dahi simdi bu problemlerle bogusuyor.

Bu ulkeler icerisine dustukleri durumdan oturu kendilerini suclayacaklarina kabahati IMF'ye cikariyorlar. IMF gercekten suclu mu? Bence degil. IMF ulkelere normalde borclanabilecekleri faiz oranlarinin cok altinda faizle borc veren bir kurulus, yani bir anlamda anti-tefeci. Bunun karsiliginda da ulkelerden harcamalarini kismalarini ve gelirlerini (vergileri) arttirmalarini bekliyor. Ulkeler bunu kabul edip etmemekte de ozgurler. O yuzden bence IMF'yi suclamak dogru degil. Turkiye uzun yillar %20-30 seviyelerinde seyreden reel faizlerle ugrasmak zorunda kaldi. Ekonomi cok dusuk hizlarla buyurken butce aciklari cift hanelerde dolasiyordu. IMF programi ile birlikte reel faizler geriledi, faizlerin gerilemesi ekonomiyi canlandirdi. Normalde IMF programlarinin ekonomileri yavaslatacagi soylenir ama Turkiye'de tersi oldu. Bunun nedeni de IMF'nin kriz vurduktan cok sonra gelmesi oldu. Faizler zaten yuksek idi ve ekonomi zaten yavaslamisti. Simdi Yunanistan'da oyle degil ama. Yunanlilar dusuk faize alismislar ve faizleri de daha yeni yeni yukseliyor. Yukselen faizlerin etkileri daha ekonomilerine yansimadan IMF'yi cagirdilar. Simdi insanlar yukselen faizlerin kabahatini IMF'nin uzerine yikmaya calisiyorlar.

IMF'nin bence en buyuk eksikligi dogru duzgun bir halkla iliskiler stratejilerinin olmamasi. Beklentileri iyi yonetmeleri lazim ama o tur bir yetenekleri maalesef yok. Read More!

IMF' in Yeni Başkanı Kim Olacak?

"Dominique Strauss-Kahn hapishanede bulunurken Hazine Sekreteri Geithner, artık Strauss-Kahn' ın bir kenara çekilmesini önerdi. Adaylık için başlıca birkaç kişi söz konusu. Bunlardan bir tanesi Türkiye' den Kemal Derviş' tir. Birleşmiş Milletler kalkınma programının başkanı aynı zamanda Dünya Bankasında yoksulluğu düzeltici ekonomik yönetimin de başkan yardımcısıdır. Bu mevki için yeterli vasıflara sahiptir fakat ne yazık ki şansı çok düşük.

Ama bu ufak şans bile Türkiye' nin hükümdarlık doğrultusundaki politikalarını etkilemeyecektir ve Mehmet Şimşek' de Kemal Derviş' in bu küçük şansını da sabote edecektir. Bu kusur bulma mantalitesidir. On yıl önce Türkiye' nin aynı şimdiki Yunanistan gibi bütçe açığı sorunu vardı. Herkes Türkiye' nin yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğini zannediyordu. O dönemdeki başbakan Kemal Derviş' e IMF' deki pozisyonunu bırakıp kendilerine yardım etmesini, bütçenin sorunlarını çözmesini istemişti. Derviş ise IMF ile anlaşma yaptı ve alet edevat çantasını alarak Türkiye yoluna düştü. Sorunları çözmede başarılıydı, Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmede zorluk çekmedi ve uzunca bir süre yüksek büyüme rakamlarına ulaştı. Lakin Recep Tayyip Erdoğan 2002 seçimlerini kazanarak Kemal Derviş' in bütün yaptıklarını deyim yerindeyse "biçti". 2002-2007 yılları arasında Türkiye yıllık %7' den daha fazla büyüdü... "

Bir kısmını çevirdiğimiz yazının devamını merak ediyorsanız IMF’s New Chief, New York Times and Turkey’s Crab Mentality başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.
Read More!

Türkiye Borsası Neden %20 Düşmedi, Faizler Neden Yükselmedi?

Kredi derecelendirme kuruluşlarının balon olduğu çok uzun bir süredir meydanda. En son Yunanistan ve Güney Avrupa krizinde Ispanya, Portekiz gibi ülkelerin dahi Türkiye’den daha yüksek oranlarda borçlanması bunu kabak gibi meydana çıkardı. Tayyip Erdoğan da ihtiyar Baykal’a laf yetiştirmeye çalışacağına veya embesil vatandaşa “ananı da al git” diyeceğine S&P ve Moody’s gibi kredi derecelendirme kuruluşlarına adam gibi not vermeleri gerektiğini uygun bir dille belirtip aba altından sopa göstermesi gerekiyor. Türkiye’nin kredi notu çok uzun bir süredir A seviyesine çıkmayı hakediyor, bunu sağlamak da ekonomi yönetimine düşüyor.

Öte taraftan yıllardır Türkiye’nin ekonomik durumunu eleştiren, devletin daha fazla harcama yapıp Yunanistan, Ispanya ve Portekiz gibi boğazına kadar popülizme batması için uğraş gösteren, verdiğimiz faiz dışı fazlayı ve IMF’yi eleştiren Güngör Uras gibi ekonomiden anlamayan köşe yazarları ise şimdiki durumu şaşkınlıkla izliyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Alın size Güngör Uras’in sapla samanı karıştırdığı, ne demeye çalıştığının anlaşılmadığı başka bir yazı daha. Ekonomi Türk kitabına en fazla malzeme olan yazarlardan bir tanesi Güngör Uras’tı, şimdi bizi ikinci kitabı da yazmaya teşvik ediyor ama benden bu kadar. Millet ilgi göstermedi maalesef, Güngör Uras ve Yiğit Bulut gibi kişilerin çaldığı kavalın sesi daha güzel geliyor kulaklarına herhalde.

Türkiye ekonomisi bugün bu krizden kötü etkilenmiyorsa, borsa %20 düşüp faizler %20’ye çıkmıyorsa bunun nedeni 2002 yılından 2008 yılına kadar IMF’nin dayatmasıyla uyguladığımız mali disiplin politikasıdır. Bu süre içerisinde biz borçlarımızın GSYH’a olan oranını %100’lere yaklaşan seviyelerden %40’ın altına indirmeyi başardık. IMF’nin gitmesinden sonra Erdoğan hükümeti iyice işleri azıttı ve borçluluk oranımız yine yükselişe geçerek Güngör Uras’ın ifadesiyle %49’a yükselmiş (adamın verdiği rakamlara güvenmemek lazım, gidip kendiniz kontrol edin). Ekonomimizin daralmasından ve bütçe açığımızın 50 milyar TL’yi geçmesinden borçluluk oranımızın ciddi olarak yükseldiğini söyleyebiliriz.

Bundan sonra yapılması gereken hükümetin harcamaları kısması ve bütçe fazlası vermeye başlamamızdır. Ama gelecek sene seçimler var, bunun olacağı şüpheli; ayrıca hükümeti doğru adımları atmaya zorlayacak bir güç de yok (bu Merkez Bankasının görevi, hükümet harcamaları kısamıyorsa onların faizleri yükseltmesi lazım ama kimin umurunda). Türkiye bugün içerisinde olduğu göreceli iyi durumu IMF’ye borçludur. Ama ne Türkiye’de ne de Avrupa’da IMF’ye hakkını teslim edecek adam yoktur. Baksanıza Yunanistan bile içerisinde bulunduğu durumun suçlusu kendisi değil de kendisine yardım eli uzatan IMF imiş gibi davranıyor. Bir kaç sene burunları sürtülsün belki biraz ekonomi öğrenirler. Read More!

Ibrahim Turhan ve IMF

Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Ibrahim Turhan “Yeterince olgunlaştığınızda, yeterince öğrendiğinizde bu okuldan mezun olmanız gerekiyor” diyerek IMF okulunu bitirdiğimiz söylemiş. IMF bir eğitim kurumu değil ki Ibrahim Turhan, IMF bir yaptırım kurumudur. Hani ekonomide hiç kimsenin bilmediği sırlar varmış da bir tek IMF biliyormuş, IMF’den yardım alırsak bize bu sırları öğretiyorlar diye bir durum yok ki. Gizemli roman mı bu yahu?

Ekonomide hükümetlerin izlemeleri gereken temel politikalar bellidir. Devlet harcamalarını vergi gelirleri civarında tutacaksın, piyasaları serbestleştireceksin, herkesin kurallara uymasını sağlayacaksın, vs. Çok basit kurallar bunlar. Mesela Yunanistan’ın şimdiki krize girmesinin nedeni üçkağıtçılık yapıp devlet harcamalarını gizlemeleri ve vergi gelirlerinden %14 daha fazla harcama yapmaları neticesinde borca girmeleridir. Şimdi Yunanistan’da her bir politikacı “bilmediği” için mi vergi gelirlerinden çok daha fazla harcama yapıyordu? Bilmiyorlarsa niye gizliyordu? IMF’nin görevi öğretmek değil, denetlemek ve hükümetleri politik olarak popüler olmayan doğru kararları almaya zorlamaktır. Bunun için de devletlere çok düşük faizle kredi verir. Detaylı bilgi için IMF nedir yazımızı okuyabilirsiniz.

Türkiye’ye dönecek olursak Türkiye’de işlerin ekonomik prensiplerle degil Tayyip Erdoğan’ın iki dudağının arasından çıkan sözlerle yürüdüğünü cümle alem biliyor, Ibrahim Turhan kimseyi kandırmaya çalışmasın. Kendilerinde biraz cesaret olsa faizleri bu derece indirmez ve gerçek görevleri olan enflasyonu kontrol altına alırlardı. Hala pişkin pişkin (%4’lerden %6,5’e yükselttikleri enflasyon hedefinin üzerinde) %8’lik enflasyon tahminine rağmen faizlere müdahale etmiyorlar. Adam işini yapmıyor, Erdoğan’ın gelecek seneki seçim ekonomisi politikasına çanak tuttuğu yetmiyormuş gibi bir de “IMF’den mezun olduk” şeklinde saçmalıklarla slogan üretiyor. IMF’den mezun olduysan neden Erdoğan hala ekonomi bakanlarını azarlayıp “bitirin bu işi, vatandaşa bu kadar pahalıya et yediremezsiniz” diye fırça çekiyor. Sanki et ithalatının önüne set çeken kendisi değil de pahalı et yemek isteyen vatandaş. Dört senedir yatıyorsunuz yahu, mikro reformları rafa kaldırdınız, şimdi seçimler yaklaşıyor, tribünlere oynuyorsunuz. Mikro reform yapsaydın etin kilosu şimdi 15 lira olurdu. Seçim yaklaşıyor, eliniz ayağınız birbirine dolaşıyor tabii. (Bu arada belirteyim, ben AKP karsiti veya CHP taraftari degilim. Tembellik, yanar donerlik, politik cikar pesinde kosma ve populizm karsitiyim)

Mikro reform konusuna Ekonomi Türk kitabında da değiniyoruz. Ekonomide kuru sıkı atanları, işkembeden sallayanları tespit etmeyi öğrenmek istiyorsanız kitabımızı okumanızı tavsiye ederim.

Güncelleme: Okurlardan bir tanesi hemen “Merkez Bankası son yılların en güvenli ve başarılı Merkez Bankasıdır” diyerek bir hurafeyi daha gerçekmiş gibi göstermeye çalışanların arasına katılmış. Merkez Bankası’nın neden başarısız olduğunu ben size gayet anlayabileceğiniz bir dille anlatayım. Bir kişi ya da kurum kendisine verilen görevi hakkıyla yaptığı zaman başarılıdır. Başkasına verilen görevi başarı ile yapıyorsa ama kendine verilen görevi başarı ile yapmıyorsa başarısızdır. Türkiye’de Merkez Bankasının görevi kanunda gayet açık bir şekilde belirlenmiştir. Merkez Bankasının websitesine giderseniz “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının temel amacı fiyat istikrarını sürdürmektir” ifadesiyle karşılaşacaksınız. Neymiş TCMB’nin temel amacı? Fiyat istikrarını sürdürmekmiş. Iyi de fiyat istikrarı dedikleri şey ne ola ki?

Hiç merak etmeyin. Merkez Bankası fiyat istikrarı kelimesinin üzerinden bir bağlantı vererek fiyat istikrarının ne olduğunu da açıklıyor. 29 sayfalık bir açıklama ama biz ilk 2 sayfasında aradığımız sorulara tatminkar cevaplar bulabiliyoruz. Bakalım fiyat istikrarı nasıl tanımlanmış: “Fiyat istikrarı insanların yatırım, tüketim ve tasarrufa yönelik kararlarında dikkate almaya gerek duymadıkları ölçüde düşük bir enflasyon oranını ifade eder. Bugün için gelişmiş ülkelerde %1-3 arasındaki enflasyon oranlarının düşük enflasyon oranları olarak kabul edildiğini görmekteyiz. Dolayısı ile fiyat istikrarı sadece düşük enflasyon oranına ulaşmayı değil, o oranın sürdürülmesini de kapsar”. Basit değil mi, sağolsunlar fiyat istikrarının ne olduğunu kıvırtmaya imkan vermeyecek şekilde tanımlamışlar. (Okuduklarini anlama ozurlu kisiler icin bir kez daha bu tanimin Merkez Bankasi websitesinden alindigini belirtelim, biz iskembeden %1-3 rakamini sallamiyoruz)

Peki nedir bu fiyat istikrarı fetişizmi, fiyat istikrarı olmazsa ne olur? Merkez Bankası bu soruya da detaylı bir şekilde cevap veriyor ve ikinci sayfanın başında özellikle 2007 yılında seçimlerden sonra hükümetle ve lobicilerle kapışırken çok kullandığı şu ifadeyi kullanıyor:

“Bu nedenle de onca krizden sonra, TCMB’nin tek ve nihai hedefinin fiyat istikrarı olduğu gerek Bankamız basın duyurularında, gerekse yayımlanan çeşitli raporlarda önemle vurgulanmaktadır.”

TCMB fiyat istikrarını anlattığı 29 sayfalık yazıyı da şu cümlelerle bitiriyor: “Bu kazanımlar doğrultusunda, fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmek vazgeçilemeyecek bir amaç ve fiyat istikrarını nihai amaç olarak belirlemiş ve gündelik politik kaygılardan uzak bağımsız ve sorumlu bir Merkez Bankası, bu amaca ulaşmadaki en büyük güvencedir.”

TCMB’nin tek ve nihai hedefinin fiyat istikrarı olduğu kendileri tarafından özellikle bundan 3 sene önce şiddetle savunulan konulardan bir tanesi idi. Balık hafızaya sahip kişiler için ne olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Merkez Bankası 3 sene önce samimiyetle enflasyonu indirmek için faizleri %17 civarında yüksek bir şekilde tutarken bir yandan dışarıda petrol fiyatlarının yükselmesi ile mücadele ediyor, bir yandan da içeride aralarında hükümetin de bulunduğu lobicilerle mücadele ediyordu. Başarılı olamadı bu mücadelesinde ve 2007 yaz seçimlerinden bir müddet sonra beyaz bayrağı gururla dalgalandırmaya başladı. Bu konuya Ekonomi Türk kitabında da değiniyoruz.

Vazgeçilemeyecek bir amaç olan fiyat istikrarı özellikle 2008 yılında petrol ve gıda fiyatlarında yaşanan artıştan sonra vazgeçilmiş, ve %4’lük enflasyon hedefi rafa kaldırılmış. Iş bununla da bitmiyor ama. 2008 yılında küresel finansal krizin çıkmasıyla Merkez Bankası nihai amacına ulaşmak için çok büyük bir fırsat yakalıyor. Dünyanın bir çok ülkesinde deflasyon yaşanırken, petrol fiyatları $140’dan $40’a inmişken enflasyon canavarına darbe indirmek için bundan daha iyi bir fırsat elinize geçmezdi. Merkez Bankası ne yaptı peki? Hükümetin ekonomi yönetiminde beceriksizliğini görüp, ülke ekonomisinin depresyona gitmesine engel olmak için faizleri agresif bir biçimde düşürmeye başladı. Ama sonra hızını alamadı ve enflasyon yükselirken dahi faizleri indirmeye devam etti ve nihai amacı olan fiyat istikrarına zerre kadar değer vermediğini dünya aleme ilan etti. Bugün enflasyon oranımız nasıl hala %10 seviyelerinde dolaşır yahu?

Ben bu Merkez Bankasına değil enflasyon oranı hedefini bir koyun bile emanet etmem. Et fiyatları çok arttı, Erdoğan et fiyatlarını düşürelim diyor diye koyunu da keser, etini de satar bu yönetim. Merkez Bankasının tek ve nihai hedefi fiyat istikrarıdır. Bunu ben değil kendileri söylüyordu, websitelerine de koymuşlar. Bunu beceremiyorsan başarısızsındır. Herkes kendi işini iyi yapacak, yapamıyorsa hesap verecek. Hükümetin ekonomi yönetimindeki açığını kapatmak Merkez Bankasının işi değildir. Merkez Bankası enflasyonu düşürecek ve düşük tutacak. Beğenmiyorsanız ya Merkez Bankası kanununu değiştirin ya da fiyat istikrarının tanımını. Read More!

IMF'nin Uyguladığı Faiz Oranları Ne Kadardır?

IMF’nin uzun vadeli uyguladığı faiz oranları ne kadardır diye merak ediyorsanız Yunanistan’ın içerisinde bulunduğu durumdan dolayı bu bilgilere ulaşma şansımız oldu. Yunanistan’ın 10 yıllık tahvillerinin getirisi hali hazırda %7’nin üzerinde bulunuyor. Öte taraftan Yunanistan bugün Almanya ile anlaşarak ihtiyaç duyulması durumunda %5 faizle borçlanma anlaşması yapmış Bloomberg’in haberine göre. IMF’nin Yunanistan’a uygulayacağı faiz oranı ise sadece ve sadece %3,26. Almanya’da muhalefet Yunanistan’a sübvasiyonlu kredi verilmesine yeşil ışık yaktığı için Merkel’i yerden yere vuruyor. Piyasadaki kredi faiz oranları %7 iken Merkel nasıl olur da Yunanistan’a %5 faizle sübvansiyonlu kredi verirmiş.

Öte taraftan IMF herkesten daha ucuza kredi veriyor: %3,26. Yunanlılar 20 milyar dolar borçlansalar bir senede tasarruf edecekleri para 800 milyon dolar, 10 senede tasarruf edecekleri para 8 milyar dolar. Buna rağmen adamlar IMF’nin “ayağını yorganına göre uzat” şartlarını kabul etmek istemiyorlar. Boşuna el elin eşeğini türkü çığırarak arar demiyorum. Politikacılar kafalarına estiği gibi devlet harcaması yapabilmek için Yunan halkına 10 senede 8 milyar dolarlık ekstra faiz ödetmekten çekinmiyorlar.

IMF’nin uyguladığı faiz oranları ne kadardır tekrar söyleyelim: 10 yıllık borçlanma vadesi için senelik %3,26. Karşılığında ne yapmanızı istiyor adamlar? Ayağınızı yorganınıza göre uzatmanızı, vergi kaçırılmasının engellenmesini, ve vergi veren vatandaştan toplanılan paraların çarçur edilmemesini, aksine devletin borçlarının azaltılarak gelecekte çok daha düşük faiz oranları ödenmesinin kapılarının açılmasını. Sizce IMF mi hain yoksa politikacılar mı?

Bu yazının sponsoru Ekonomi Türk Kitabıdır. Bu konu ile alakalı diğer yazılar şunlardır:

IMF Nedir? IMF Anlaşması Neye Yarar?
Uluslararası Para Fonu ve Yunanistan
IMF ile Anlaşma
Yiğit Bulut Neden Ülkesini Sevmiyor
Yiğit Bulut’un Herkesten Gizlediği Gerçek Nedir? Read More!

Uluslararası Para Fonu ve Yunanistan

Yunanistan Uluslararası Para Fonu IMF’yi (bkz. IMF nedir) devre dışı bırakmaya hazırlanıyormuş. En doğrusunu yapıyorlar tabii. IMF onlara rakamlarla oynayın, bütçenizin %13’ü kadar açık verin diyerek bu duruma getirdi. Vergi kaçıran vatandaşların üzerine gitmeyin, borçlana borçlana günü kurtarmaya çalışın diye dışarıdan yıllarca dayatma yaptı ya o yüzden Yunanistan IMF’ye (Uluslararası Para Fonuna) karşıdır.
Read More!

IMF ile Anlaşma

Dün IMF nedir başlıklı yazımızda Deniz Gökçe’nin bu konudaki görüşlerine yer vermiştik ama Ters Açı blogu da Deniz Gökçe’nin başka ama daha güzel bir yazısına bağlantı vermiş. Yazıda IMF ile anlaşma konusunda çok yerinde tespitler var. Bunlar çok kompleks, süper uzmanlık gerektiren tespitler olmamasına rağmen bu tespitleri yapacak açık sözlülük Türkiye’de çok az yazar da var, bunu da belirtelim. Yazıdan güzel bir kısım:

“Şimdi piyasalarda faizlerin ve döviz kurlarının yükseldiği ve kamu finansmanının zorlaştığı bir döneme hazırlıklı olmalıyız. Bunun da kendi rasyonel olmayan tercihlerimizden kaynaklandığını anlamalı ve ağlaşmayı kesmeliyiz. Her ikisi de yukarı doğru gitmeye başladı.
Tabii unutmamamız gereken de bir ekonomik tercih değil, bir siyasi tercih yaptığımız!
Bu son ve yeni siyasi tercih ortamına, zaten yükselmekte olan dış ve iç enflasyon da eklenince, gidişatın değişeceğini göreceğiz. Petrol fiyatlarını da yakından izlemek gerekecek. Son günlerde 80 doların üstüne çıktıklarını da ıskalamamamız gerek.
Bugünün dünyasında bağımsızlık diye bir şey yok. Hele yılda 50 milyar dolara yaklaşan enerji ithalatı yapan bir ülke bağımsız olamaz. Bugünün dünyasında ve bugünün şartlarında her ülkenin eli, her ülkenin cebinde.
Eğer IMF ile anlaşma olsa idi, gelecek olan örneğin 20 milyar dolar veya 30 milyar TL boyutundaki fonu, Merkez Bankası döviz rezervlerine ekleyip, Hazine'ye TL geçirip, bu fonlarla kamu finansmanını rahatlatarak, kredi vermek yerine kamu kağıdı almayı seçen bankaları, yeniden kredi vermeye döndürebilirdik.”

Yazıda bold olarak verdiğim noktayı ben de Kasım ayında Turkishtime’a yazdığım bir yazıda yapmıştım. Neticede hükümet Başbakan Erdoğan yine politik bir karar vererek Türkiye’yi daha düşük bir büyüme hızına ve daha yüksek işsizlik oranına mahkum etmiştir. Yanlış anlaşılmasın, ben 2010 için %6 büyüme tahmini yaptığımda IMF anlaşmasının gerçekleşmeyeceğini varsaymıştım, o kadar da saf değiliz. Ekonomimiz %6 civarında büyüyecektir, eğer IMF anlaşması yapılmış olsaydı bu rakam %7’nin üzerinde gerçekleşecekti, dediğimiz budur.

Devlet nedir?
UNESCO Nedir
Kapitalizm nedir Read More!

IMF Nedir? IMF Anlaşması Neye Yarar?

Türkiye geçen hafta IMF anlaşmasını rafa kaldırdı. Önce IMF nedir sorusuna bir cevap verelim, sonra da yorumlara geçeriz. IMF Uluslararası Para Fonunun ingilizce kısaltması, zamanında belli bir amaç için kurulmuş, sonra o fonksiyonu kalmayınca başka alanlara kaymış. Devletlerin sürekli büyümesinin arkasında yatan en önemli nedenlerden bir tanesi de bu aslında. Geçmişte bir amaç için kurduğunuz bir devlet kurumu zamanla misyonunu kaybetmesine rağmen yok olmamakta, tamamen alakasız bir yapıya dönüşebilmektedir. Yani bir kere elinizi verirseniz bir daha kolunuzu kurtaramayacağınız garanti. Devlet nedir yazısında devletin neden gerekli olduğunu anlattık ama dediğimiz gibi devlet kurumlarının zamanla mutasyona uğramış zombilere dönüşmesinin önüne geçmek de pek mümkün görünmüyor.

Bir örnek vermek gerekirse DPT yani Devlet Planlama Teşkilatı hala faaliyet gösteren, faydasını bırakın zararı olan bir devlet kurumudur. Kapatmaya çalışsanız kapatamazsınız, neye yaradığını çalışanları dahi bilmez, bürokrası merdiveninde bir basamak vazifesi görmekten başka bir fonksiyonu yoktur. IMF bir bakıma DPT’ye benziyor ama DPT kadar kötü değil. Özellikle son 10 yıldır oldukça başarılı bir performans sergilediklerini de söyleyebiliriz. Yine de bu IMF içerisinde bir sürü verimsizlik olmadığı anlamına gelmiyor, sadece faydası zararından daha fazla olan kurumlardan bir tanesi.

Unesco nedir yazımızda uluslararası kurumların nasıl bürokrasi yumağı olduğundan ve kaynakları nasıl çarçur ettiğinden bahsettik. “Bağımsız iktisatçılar” genellikle bu tür verimsiz devlet yapılanmalarını desteklerler. Ne hikmetse devletçi ve statükocu bu kişiler acaip derecede IMF karşıtıdırlar. Sırf bu bile bize IMF’nin faydalı bir kurum olduğunu göstermek için yeterli kanıttır. Ekonomiden hiç bir şey anlamıyorsanız bağımsız iktisatçıların söylediklerinin tersini söyleyerek ekonomi hakkında çok daha isabetli yorumlar yapabilirsiniz. Ciddiyim, espri yapmıyorum.

IMF bugünlerde bir danışmanlık şirketi gibi faaliyet gösteriyor, tek farkı danışmanlık ücretleri için sizden para talep edeceğine size para veriyor. Nasıl mı? Piyasada borçlanabileceğiz oranların çok altında faiz talep ederek tabii ki. Başkasına 2 milyar dolar faiz ödeyeceğinize aynı miktar parayı IMF’den borçlanarak sadece 1 milyar faiz ödeyip 1 milyar dolar tasarruf edebilirsiniz. Bunun karşılığında ise IMF sizden adam gibi ekonomi yönetimini öğrenmenizi, bütçenizde ayağınızı yorganınıza göre uzatmanızı, kapitalist ekonominin sağlıklı işleyebilemesi için gereken kurumları (evet devlet kurumlarını, kanunları ve mevzuatları) kurmanızı şart koşuyor. Yani aynı bir anne babanın çocuğunu doğru davranması karşılığında ödüllendirmesi gibi davranıyor.

IMF nedir konusu çok uzun bir konu, Türkiye ve IMF ilişkilerine burada çok değindik, şimdi tekrar bu konulara girmeyeceğiz. Deniz Gökçe geçen hafta bu konudaki son gelişmeleri özetleyen bir yazı yazmış, okuyun, bizim fikirlerimize benziyor. Read More!

Yiğit Bulut Neden Ülkesini Sevmiyor

BAĞDAT – Yanlış hesap Bağdat’tan döner diye bir atasözümüz vardır, ben de o hesap Bağdat’tan hesabın döndüğü noktadan yazıyorum bu yazıyı. Yiğit Bulut’un Herkesten Gizlediği Gerçek Nedir başlıklı yazımızı okuduysanız Yiğit Bulut’un IMF anlaşmasını destekleyenler ülkesini sevmiyor sözüne cevap verdiğimizi düşünmüş olabilirsiniz ama o yazı gerçeklerin yarısını gösteriyor sadece. Bu yazıda da asıl vurucu argümandan bahsedeceğiz. Kaldığımız yerden devam edelim.

Durum 2: Bir Yıl Vadeli Tahvil Yatırımı
Gerçi Türk insanı bu tür konulara aşinadır, parasını genellikle 30 günden fazla vadede pek tutmaz ama biz yine de bazı kişilerin farkında olmadığı bir riskten bahsedeceğiz. Paranızı uzun vadeli olarak mevduata veya tahvile bağladığınız zaman kredi riskine ek olarak faiz riski de alırsınız. Siz parayı bağladıktan sonra piyasadaki faiz oranları sabit kalmayacaktır, oynayacaktır. Eğer bir kriz çıkar da faiz oranları zıplarsa sizin paranız düşük faizden bağlı kaldığı için yükselen faizlerden faydalanamayacaksınız ve vade sonuna kadar güdük bir faiz getirisi elde etmeye devam edeceksiniz. Olur da elinizdeki tahvili piyasada bozdurmaya kalkarsanız 100 liradan aldığınız tahvilin belki de 90 liradan ancak alıcı bulduğunu göreceksiniz. Tersi durum da olabilir ve faizler düşer, buna rağmen siz ilk tahvil aldığınız zaman geçerli olan yüksek faiz oranlarından faydalanmaya devam edersiniz. Ama elde edeceğiniz getiri tahvili aldığınız zaman elde edeceğinizi düşündüğünüz getiriyi aşamayacaktır. Ekonomistler bu riske faiz veya vade riski diyorlar. Genellikle bu riski aldığınız için ve likiditenizden feragat ettiğiniz için piyasalarda vadeler uzadıkça faiz oranları da artar. Şu an Türkiye’de de böyle bir durum var. Gecelik faiz oranları %6,5 iken 1 yıllık faiz oranları bugün %8,5.

Bizim Azerbaycan’lı Rüstem diyelim ki vade riskini göze aldı ve parasını bir yıl vadeli hazine tahvillerine yatırdı. Kriz çıkmadığını ve herşeyin beklediği gibi yolunda gittiğini varsayalım. En iyi ihtimalle bir yıl sonunda eline %8,5 nominal getiri geçecektir. Hazinenin enflasyon vergisi aldığını biliyoruz, yani Rüstem’in hazineye maliyeti 8,5 eksi enflasyon oranı kadar olacaktır. Bu görünen bir vergi değil , gizli bir vergi ve çoğu kişi de ellerindeki paranın değerinin zamanla azaldığını bilse de kaybettikleri miktarın nereye gittiğini bilmezler. Enflasyondan dolayı kaybedilen satınalma gücü TL borçlananlara yani çoğunluğu hazineye gider. Bir yıl sonra da enflasyon oranının en iyi ihtimalle %6, muhtemelen de %8’e yaklaşacağını varsayarsak Rüstem’e hazinenin ödediği reel faizin %0,5 ile %2,5 arasında bir yerlerde olacağını söyleyebiliriz. Sizin yaşınız kaçtır bilmiyorum ama Türkiye çift basamaklı reel faizleri 20 yıldır ödüyordu. Nihayet riskimizin düşük olduğunu küresel krizde cümle aleme kanıtladık, kredi notumuz ardı arkasına arttırılıyor. Ödediğimiz reel faiz bir nesildir ödediğimiz en düşük seviyelere gerilemiş, neredeyse Amerika’nın ödediği cücük seviyelere düşmüş, Yiğit Bulut ise bu seviyelere razı olan üç beş tane yabancı yatırımcıyı da kovalamak için ne yapacağını bilemiyor.

Değerli dostlarım, bakınız burada örnekleme yaparak verdiğim Rüstem ufak bir yatırımcıdır, piyasalarımıza girmesi faiz oranları üzerinde bir etki yapmaz. Yiğit Bulut’un sizlerden gizlediği, söylemediği çok önemli bir finansal gerçek var. Büyük yatırımcılar büyük miktarlar kullanarak piyasalarımızdan tahvil alımı yaptıkları zaman hazinenin ödediği faiz oranları düşer, herkes daha düşük bir faize razı kalmak zorunda olur. Bu nasıl olur anlatalım. Hazine bir ihale açtığı zaman borçlanacağı miktar aşağı yukarı sabittir. Ihaleye büyük bir yatırımcı talep gösterdiği zaman artan rekabetten dolayı birileri hazineye istediği kadar borç veremeyecek (bu yerli bir yatırımcı da olabilir, diğer yabancı bir yatırımcı da). Siz ne yapardınız bu durumda? Tabii ki faiz oranlarını ufak bir miktar düşürerek diğer alıcıların önüne geçerdiniz değil mi? Böylece bu yatırımcılardan bir kısmı talep ettikleri faiz oranını bir miktar düşürerek ihalede hedefledikleri kadar kağıt alabileceklerdir. Bunun neticesinde de ihalede gerçekleşecek faiz seviyesi normalde gerçekleşeceğinin bir miktar altında olacaktır. Yani hazine yabancı bir alıcının piyasaya girmesiyle herkese daha düşük faiz ödeyecektir. Yabanci yatirimci ne kadar buyukse, faizdeki düşüş de o kadar fazla olacaktir.

İşte Yiğit Bulut’un sizlerden gizlediği gerçek budur. Eskiden faizlerin şimdikine kıyasla çok daha yüksek olmasının bir sebebi de bu idi. Piyasada sadece yerli alıcılar vardı ve rekabet düşük olduğu için hazine yüksek faiz ödemek zorunda kalıyordu. Yiğit Bulut o günlere özlem duyuyor olmalı. Yabancı alıcıların sayesinde hazinenin daha düşük faiz verdiğini ya bilmiyor ya da sizlerden gizliyor. Hangisi daha kötü bilemiyorum.

Özetleyecek olursak Yiğit Bulut piyasadaki faizlerin daha da düşmesine katkı sağlayacak yabancı alıcıları size “sıcak paracı, kan emici vampirler” olarak takdim edip kaçırmaya çalışıyor. Ayrıca geçmişte Türk lirasının değer kazandığı, doların değer kaybettiği bir dönemde yabancı yatırımcıların döviz spekülatörlerinin sırtından para kazanmasına da oldukça gocunmuş. Kendisi döviz çıkacak diye spekülasyon yapmıyorsa bundan neden gocunduğunu da anlamış değiliz. Neticede biz dışarıdan petrol ve doğalgaz gibi ekonomimizin çarklarını döndüren enerji hammaddelerini ithal etmek zorundayız. Varili $50 da olsa ithal edeceğiz $150 da olsa ithal edeceğiz. Dolar değer kaybederse en azından Araplara ve Ruslara daha az TL ödeyerek bu malları satın alacağız. Üstüne üstlük Türkiye hala dışarıya bir ton dolar borcu olan bir ülke, borç aldığımız paranın değeri düşüyorsa bundan iyi ne olabilir ki? Madem Türk lirası aşırı değerli, o zaman bastır liraları, al ucuzdan dolarları, kapat borcunu. Dünyanın başka neresinde borçlu adam borcunun değeri azalıyor diye üzülür yahu? Nedir bunun sebebi, cehalet mi, art niyet mi, saflık mı?

İşin IMF boyutunu atladığımı veya o konuyu tartışmaktan sakındığımı zannetmeyin, en güzel konuyu en sona sakladım. Türk insanının IMF konusu kadar bilgisiz ve duygusal olduğu konu çok azdır, siz de böyle biriyseniz yazının bundan sonrasını hiç okumayın, sinirleriniz bozulmasın, kurduğunuz hayal dünyası yıkılmasın, yabancılardan nefret ederek hayatınızı yaşamaya devam edin.

IMF kredilerine çok talep olmasının üç nedeni vardır. Birincisi vadeleri kaynak sıkıntısı çeken ülkelerin kendi başlarına bulabileceklerinden çok daha uzundur. İkincisi, çok büyük miktarlarda borç bulabilirsiniz. Üçüncüsü, IMF’nin sizden talep edeceği faiz oranı başka yerde bulabileceğiniz faiz oranlarından daha düşüktür. Ne kadar düşüktür söylemeden önce sizden IMF’nin uyguladığı faiz oranını tahmin etmenizi isteyeceğim.
A. Senelik faiz oranı %0 - %1,5 arasındadir
B. Senelik faiz oranı %1,5 - %3 arasındadır.
C. Senelik faiz oranı %3 - %5 arasındadır.
D. Senelik faiz oranı %5 - %7 arasındadır.
E. Senelik faiz oranı %7’den fazladır.

Cevabı bilmediğinizi biliyorum. Türkiye kendi başına dolar cinsi borçlanmaya kalksa ödeyeceği faiz oranı %3 civarında olacaktır. Bundan 6 ay önce ise bu rakam %5’lerin üzerinde idi (bahsettiğimiz 2-3 yıl vadeli dolar cinsi faizler). Ancak dış piyasalardan $20-$30 milyar borçlanmak o kadar kolay değil. Oysa IMF ile anlaşmamız durumunda ödeyeceğimiz faiz oranı sadece ve sadece %1,25 olacak. İnanamıyorsunuz bu rakama değil mi? Bankadan borçlanırken ödediğiniz aylık faizden bile daha düşük neredeyse. İşkembeden sallamıyorum bu rakamı, kaynağı burada. Yani $20 milyar borçlansak üç senede ödeyeceğimiz toplam faiz miktarı şimdiki oranlarla $750 milyon dolar olacaktır. Oysa piyasalardan borçlanmaya kalksak bu parayı, ki çok zor, üç yılda ödeyeceğimiz toplam faiz miktarı bundan 1 milyar dolar daha fazla olacaktır.

Neymiş işin doğrusu? IMF bize $1 milyar dolar para vermek istiyor. Bunun karşılığında bizden ne talep ediyor peki? Buna cevap vermeden daha önemli bir konuya değineceğim. İnsanlarımızın yabancılardan borçlanma konusunda bu kadar duygusal davranmalarının arkasında yatan neden bana kalırsa şerefli Türk devletini yabancı bankaların ve devletlerin önünde el açmış para dilenirken tasavvur etmeleridir. Yani kendilerine soruyorlar, neden biz gidip onlardan para dileniyor konumundayız da onlar bu konumda değiller. Bunun verdiği acıyı ise IMF gibi bize yardım etmeye çalışan yabancı kurumlara karşı nefret kusarak dışarı vuruyoruz.

Burada eğer bir suçlu aranıyorsa kendimizde aramalıyız. Her fırsatta hepimiz devleti öyle ya da böyle soymaya kalkışıyoruz. Politikacılarımızın, idari yöneticilerimizin altlarında yabancı arabalar eksik olmuyor. Aldığımız akılsız risklerin faturasını kendimize bir “zede” yaftası yapıştırarak devlete ödetmeye çalışıyoruz. Seçimlerden önce halkın parasını oy uğruna sokaklara döküyoruz, bunu yapan politikacıları da seçimlerde ödüllendiriyoruz. Devlette yüzbinlerce işe yaramaz memuru istihdam etmekten kaçınmıyor, çalışanlardan yeterince faydalanmıyor, daha sonra ise çok genç yaşlarda emekli ederek hepsine ortalama 30 yıl bakıyoruz. Insanların ibadetlerini düzenlemek için kurduğumuz diyanet işleri başkanlığına her sene $1 milyar dolardan fazla harcıyoruz, sonra bu kurum bünyesinde çalışan memurlar (imamlar) fazla mesai ücreti talep edince gıkımızı çıkarmıyoruz. Fındıkçılara, pamukçulara, önüne kim gelirse taban fiyatı adı altında rüşvet vererek halkın parasını peşkeş çekiyoruz. Sokağa atılan, israf edilen paraları saysam bitiremem. Neticede bunların hepsinin bir bedeli var. Bu paralar havadan gelmiyor, vergi kaçıran fırıncıdan, doktordan, serbest meslek erbabından da gelmiyor. Bu paraların bir kısmı vergi kaçıramayanların ödediği yüksek vergilerden geliyor, bir kısmını da borçlanıyoruz. 2009 yılında 60 milyar TL açık vermişiz ve bu kadar parayı fazladan borçlanmışız. Mümkün mü buna kaynak yetiştirmek? Kızacaksanız ülkenin bu duruma düşmesine neden olan kendinize, diğer seçmenlere ve politikacılara kızın. IMF’ye neden kızıyorsunuz? Adamlar gelip bizi bu saçma sapan harcamaları yapmaya mı zorluyorlar sanki? Tam aksine.

IMF ile bugüne kadar anlaşılmamasının gerçek nedenini biliyor musunuz? Bilmediğinizi biliyorum. Ben söyleyeyim. IMF Türkiye’den iki şey istiyor: birincisi bu gereksiz israfların kısılmasını, ikincisi vergi gelirlerinin vergi kaçıranların durdurulmasıyla ve kayıtdışının kökünün kazılmasıyla arttırılmasını istiyor. Hükümetin de bu konuda politik davranacağını bildiği için de vergi idaresinin özelleştirilmesi vasıtasıyla vergi toplamada daha verimli olunacağını belirtiyor. Hükümetin de direndiği nokta burası. Bunu yapmamız için de bize düşük faiz şeklinde $1 milyar dolar para veriyorlar. Bizim bunları IMF istemese dahi yapmamız lazım değerli dostlarım. Adamlar bizim zararımıza olacak bir şeyi istemiyorlar. Siz ekonomiden anlamadığınız için IMF’ye şüpheyle yaklaşıyorsunuz, bunu anlayışla karşılıyorum. Peki Yiğit Bulut? Onun mazereti nedir? Read More!

Yiğit Bulut’un Herkesten Gizlediği Gerçek Nedir?

Yiğit Bulut IMF gittiğinden beri gösterdiğimiz müthiş ekonomik performanstan ve işsiz kalan 1 milyon kişiden oldukça memnun olmuş olmalı ki IMF ile yeni bir anlaşma yapılmasını engellemek için 3-4 sene önce yazdığı yazılardan bir tanesini daha bugün yazmış. Normalde medyadaki her köşe yazarının yaptığı yanlış bilgilendirmeyi ve hataları sıralayacak olsak bunun için 4-5 tane doktoralı adam yetmez. Biz yine de yılmadık ve Yiğit Bulut gibi yazarların yazılarında yaydıkları hurafelere ışık tutacak ve sizlere gerçekleri anlatacak bir kitap hazırladık. Bu kitap gelecek ay Liberte yayınları tarafından piyasaya sunulacak. Yiğit Bulut’un yazısında dile getirdiği konuya kitap da değindik ama kitap çıkana kadar konu gündemden düşeceği için ve yüzbinlerce taze beyin bu hurafelere maruz kalacağı için şimdi bir cevap verelim istedim.

Yiğit Bulut’un yazısı iki türlü argümanı öne çıkarıyor. Birincisi duygularımıza hitap eden “IMF’yi isteyen Türkiye’yi sevmiyor, kan düşmanımız olan Yunanlı Yorgo ve sünnetsiz Hans’ı destekliyor, onların çıkarı için Turk halkına bedel ödetiyor” şeklinde özetlenebilecek bir ifade kullanıyor. Eskiden Yorgo ve Hans’ın arasına bir de Ermeni Agop’u dahil ederdi, şimdi Agop’u atlamasının özel bir nedeni var mı bilemiyorum. Yiğit Bulut’un ortaya attığı bu argüman bir çok eğitimsiz veya önyargılı kişi tarafından bir delil gösterilmesine gerek kalmadan kabul edilir. Bu kişiler için yapabileceğimiz bir şey yok. Ikinci bir grup insan ise Yiğit Bulut’un bu sözlerini kabul edebilmek için bir delile ihtiyaç duyar. Yiğit Bulut bu kişiler için de şu argümanı getiriyor:

'1 milyon dolar' satmış ve karşılığında Hazine bonosu almış. Kur 1.30'lara gelince pozisyonunu kapatmış veya hâlâ pozisyonunu koruyor. Kur farkı ile dolar bazında getirisi o günden bugüne dolar bazında yüzde 100'ün çok ama çok üstünde!
Daha açık ifadesi ile yıllık dolar bazında kur düşüşleri ile 'yüzde 20-25 dolar bazında getiri' sağlamış. Bu kazancı ile de 'kendi katılımcısı' olan Yorgo'nun maaşını ödemiş. Bugün hâlâ yıllık Türkiye'deki pozisyonlarından 'dolardaki kur farkı hariç' yüzde 9 civarında getiri sağlıyor...

Yiğit Bulut’un elindeki delil bu. 2003 yılında ülkemize girip yatırım yapan yabancılar yüksek getiri sağlamışlardır, bu yüksek getiri de Türk hazinesinin ve dolayısıyla vergi veren orta direk vatandaşın cebinden çıkmıştır argümanı. Biz size işin doğrusunu anlatalım, bu ülkeyi kimin sevdiği kimin seviyor ayaklarına yatıp ülkenin kötülüğü için lobi yaptığı anlaşılsın.

Şimdi birisi (adına Azerbaycan’lı Rüstem diyelim) Türkiye’de veya Arjantin’de bono piyasasına girdiği zaman iki türlü risk alır. Birincisi paranın geri ödenmeyecek olması riski (buna kredi riski denir), ikincisi ise kurların vade bitiminde eskisinden yüksek olması riski (buna da kur riski denir). Bunların hiç bir şekilde garantisi yok. Uzun vadeli Amerikan devlet tahvillerinin bile riski var, senelik %0,4 gibi küçük bir risk primi ama istediği kadar dolar basma lüksüne sahip Amerika bile riskli kabul ediliyor. Döviz kurlarının bir garantisi olmadığını ise 5 yaşındaki çocuk dahi biliyor. Bizim Rüstem petrol satışından elde ettiği dolarları Türkiye’de gelip risk alarak değerlendirmek istedi diyelim. Elde edeceği getirinin iki tane bileşeni olacak: birincisi TL cinsinden hazine tarafından ödenen faiz, ikincisi ise dolar kurunun değişmesinden elde edeceği getiri veya zarar, ki bunu ödeyen Türk hazinesi veya Türk vatandaşları değil Rüstem’in sattığı dolarları satın alıp spekülasyon yapan spekülatörlerdir. Yiğit Bulut’un herkesten gizlediği gerçek budur.

Gördüğünüz üzere Yiğit Bulut döviz spekülatörlerinin ödediği bedeli sanki Türk hazinesi ve dolaylı olarak da vergi veren vatandaş ödeyormuş gibi davranıp halkı galeyana getirebilecek provokasyon yapıyor. Şimdi de rakamlara bir bakalım ve Hazine’nin bugün ne kadarlık bir bedel ödeyeceğini bir görelim. Bugün Rüstem gelse $100.000 bozdursa eline 148.000 TL geçecektir. Önünde iki tane seçenek var: ya parasını gecelik faize koyacak ve bir kriz çıkması esnasında çabucacık dolara geçerek risklerini sınırlayacak, ya da parasını bir senelik hazine bonosuna yatıracak ve kriz çıkarsa kös kös oturup seyretmek zorunda kalacak. Iki durumu da analiz edelim:

Durum 1: Gecelik faiz yatırımı

Eğer Rüstem Yiğit Bulut’un bahsettiği anormal yüksek faizlerden ağzı sulanıp Türkiye’ye gelmiş ve parasını da gecelik faizde değerlendiriyorsa eline bugün geçecek para senelik %6,5’dir. Bu getiriye yakın bir zamanda konuşulduğu üzere %3 civarında bir vergi de ödeyecek ama hesap çok karışmasın diye biz onu da Rüstem’e hibe edelim, nasılsa kan kardeşimiz değil mi? Böylece bir sene sonunda Rüstem’in 148 bin TL’si 157 bin TL’ye yükselecektir. Iyi de bir sene sonraki 157 bin TL mi daha iyi, yoksa bugünkü 148 bin TL mi?

Beş yaşındaki çocuk dahi Türkiye’de enflasyon olduğunu ve TL’nin satınalma gücünün, dolayısıyla değerinin düştüğünü bilir. Yani bir bakıma elinde TL tutanlar para kaybederler, TL borçlananlar ise para kazanırlar. Buna senyoraj denir, ya da sizin anlayabileceğiniz ifadeyle enflasyon vergisi. Enflasyon vergisi kimin cebine gider peki? Tabii ki piyasadan borçlanan hazinenin. Yiğit Bulut’un halkımızdan gizlediği ikinci gerçek de budur. Rüstem’in hazineye verdiği borçtan gerçek anlamda para kazanabilmesi için enflasyonun üzerinde bir getiri sağlıyor olması gerekiyor. Pekiyi Rüstem’in yatırım yapacağı önümüzdeki bu bir yıllık sürede enflasyon ne olacak? Dünyanın son 25 yılda yaşadığı en derin krizin içerisinde, enerji fiyatlarının dolar bazında yarıdan fazla düştüğü bir ortamda Türkiye’de enflasyon oranı %6,53 olarak gerçekleşti. Tüik enflasyon oranlarını daha yeni açıkladı. Bir kısmınız Tüik rakamlarla oynuyor, olduğundan az gösteriyor şeklinde benim hurafe olarak nitelendirdiğim varsayımlarda da bulunuyor, ona da hafifçe değineceğim. Ama size soruyorum, önümüzdeki bir yıl içerisinde enflasyon oranı sizce %6,5’den az mı olacaktır yoksa daha fazla mı?

Ben 2010 yılında enflasyon oranının 2009’a kıyasla daha yüksek olacağını düşünüyorum açıkcası. Bu demektir ki Rüstem’in gelecek sene eline geçecek 157 bin TL bugünkü 148 bin TL’den daha değersiz olacaktır. Biz buna negatif yani eksi reel faiz diyoruz. Gecelik faize yatırım yapanlar devletten reel olarak para almayı bırakın üstüne para veriyorlar devlete. Yiğit Bulut bu gerçekleri neden saklıyor Türk halkından? Bir de bunun üstüne komplo teorilerine inanıyorsanız ve Tüik’in rakamlarla oynadığını ve enflasyonu memura, işçiye ve emekliye az enflasyon farkı ödemesi yapmak için enflasyonu düşük gösteriyor diyorsanız Rüstem iyice yandı demektir. Yani diyelim ki enflasyon %6,5 olmasın da %9 olsun. Bu durumda Rüstem reel olarak %2,5 para kaybedecek demektir. Yani faiz olarak 9 bin TL alacak ama 13 bin TL’yi enflasyon vergisi olarak hazineye geri ödemiş olacak. Keşke Rüstem gibi kazlardan daha çok olsa da iyice yolsak.

Biz rakamların doğru olduğunu varsayalım. Rüstem reel olarak para kaybetti ve hazine karlı çıktı diyelim, iş bitti mi? Bitmedi. Daha parasını dolara geri çevirme işlemi var. Bir sene sonra dolar kuru ne olacak? Biliyor musunuz, biliyorsanız hiç durmayın hemen bir forex hesabı açıp paranızı 10 katına katlayın. Dolar kurunu tahmin edebileceğini düşünen bir çok kişi forex piyasalarında iflas ediyor, bu işin garantisi yok. O yüzden Rüstem de bir darbe de dolar kurundaki değişimlerden yiyip iyice dibe batabilir. Hangi durumda ne olacağına bir bakalım.

A. Dolar Kuru Yükselirse
Dolar kuru 2008’deki 1,15 değerini gördükten sonra 6-7 ay içerisinde 1,8 değerine kadar yükselmişti hatırlarsanız. 1,15 değerinden dolar bozdurup 1,8 TL’den dolar almak zorunda kalan yabancı yatırımcılardan Yiğit Bulut nedense hiç bahsetmiyor. Sanki ortada hiç böyle bir risk yokmuş gibi davranıp milleti forex piyasalarında kumar oynamaya teşvik eden aracı kurumlar gibi davranıyor. Tekrar söyleyelim, bu işler risklidir, çok para da kazanabilirsiniz, çok para da kaybedebilirsiniz. Forex piyasaları zero-sum game dediğimiz piyasalardır, biri kazanır biri kaybeder, kumarhane sahibi, pardon forex aracı kurumu payını alır, zengin olur. Bu piyasalarda olan biten Türk hazinesinin cebine (aldığı vergileri saymazsak tabii ki) bir kuruş girmesini sağlamaz, hazineden bir kuruş çıkmasına da neden olmaz. Dolar kuru yükselirse Rüstem’den kim ucuzdan dolar alıp kim pahalıya satmışsa onun cebine para girer.

Yiğit Bulut bunları size açık açık anlatıyor mu? Hayır. Ne diyor peki? “Bugün hâlâ yıllık Türkiye'deki pozisyonlarından 'dolardaki kur farkı hariç' yüzde 9 civarında getiri sağlıyor...” Sevgili Yiğit Bulut, neden dolar kuru yükseldiği ve yabancı yatırımcıları zarara uğrattığı zaman dolar kurundan dolayı ettikleri %20’lik zararı hesaplarına koymuyorsun da, dolar kurundan kar ettikleri zaman dolar kurunu hesaplara koyuyorsun? Yiğitliğe sığar mı bu davranışın, ekonomiye sığmadığını ikimiz de biliyoruz.

B. Dolar Kuru Düşerse
Ahhhhhhaaaa!!!! Yiğit Bulut’un 2003-2007 arasında bahsettiği getirilerin ana kaynağı bu işte. Rüstem yüksek kurdan elindeki dolarları bozdurup düşük kurdan almışsa elde edeceği faiz gelirinin üzerine bir de dolar kuru farkından dolayı kar yapar ki kaymaklı ekmek kadayıfı. Yiğit Bulut’un da ağzını sulandıran bu forex piyasalarında elde edilen kazanç aslında. Peki bu kazanç Türk hazinesinin ve vergi veren vatandaşın cebinden mi çıkıyor, yoksa forex piyasalarında spekülasyon yapan gerizekalıların cebinden mi? Tabii ki spekülatörlerin. Dolar spekülatörünün kaybettiği para kendisini bağlar, yarın birgün devletin kapısına gelip, otoyolları kapatıp dövizzede olduk deyip haraç istemedikleri sürece problem yok. Haraç isterlerse de işte o zaman hükümetin omurgalı bir tavır takınıp gelen seçimlere de aldırmadan hayır demesi gerek. Ama tabii bunların hazinenin Rüstem’e veya sünnetsiz Hans’a veya hain Yorgo’ya yaptığı faiz ödemeleriyle bir alakası da yok. Yiğit Bulut sapla samanı karıştırıp Türk halkına yedirmeye çalışıyor ve gayet de başarılı oluyor. Kendisini tebrik ederim. Ancak yazımız burada sonlanmadı. Yazımızın ikinci kısmında Rüstem’in uzun vadeli risk hazine bonosuna girmesi durumunda neler olacağını ve Yiğit Bulut’un IMF anlaşmasına karşı çıkarak neden ülkesine kötülük yaptığını anlatacağız. Yazının başlığı Yiğit Bulut Neden Ülkesini Sevmiyor.

Not: Yiğit Bulut bu yazıyı binlerce kere yazdığını ve binlerce kere ana fikrini dile getirdiğini dile getirmiş, ve YETMEZ demiş. Biz de sizlerden bu cevabı binlerce farklı ortamda paylaşmanızı istiyoruz, başka türlü hurafelerin önüne geçemeyiz. Read More!

Vahap Munyar ve Küveyt Arap Sermayesi

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Vahap Munyar Reisicumhur ve işadamları ile Kuveyt’e (Azeriler Küveyt diyorlar) bir geziye gitmiş ve Reisicumhur Abdullah Gül’ün lobi faaliyetlerini “Kuveyt, 400 milyar dolar yatıracak, Çin Türkiye ve Hindistan öncelikli olacak” başlıklı bir yazıyla paylaşmış. Yazının özünü Reisicumhur ile Vahap Munyar arasında geçen şu dialog özetliyor :

“Reisicumhur Gül: Bana verilen brifinge göre Kuveyt’in önümüzdeki dönem gündeminde 400 milyar dolarlık harcama-yatırım olacak.

Vahap Munyar: Buradan Türkiye’ye ne kadar pay düşer?

Reisicumhur Gül: Kuveyt, yatırım için öncelikli 3 ülke ilan etti. Bunlar Çin, Türkiye ve Hindistan. Türkiye’de zaten büyük yatırımları var.”

Arap sermayesi seçmenlerinin büyük bölümü IMF karşıtı olan, hem geçmişe hem de Arapların petrol zenginliğine özlem duyan Türkiye’de özellikle muhafazakar müslümanların iktidara gelmesiyle IMF’ye ve batı sermayesine alternatif olarak gündeme getirilmeye başlandı. Özellikle AK partı içerisinde buna gerçekten inananlar var, ve görünen o ki Reisicumhur Gül’ü de “verdikleri brifingle” ikna etmişler ve bunun neticesinde ortaya bir gezi çıkmış.

Reisicumhur Gül AK partinin içinden gelen biri olarak bu tür söylemlere oldukça açık bir kişi, ancak Suudi Arabistan’da İslami Kalkınma Bankasında da 8 yıllık bir iş tecrübesine sahip olduğu için Arap sermayesine uzaktan aşinalığı var. Yıne de Abdullah Gül’ü bağımsız bir uzmandan ziyade AK parti hükümetinin bir uzantısı olarak görmek daha doğru olacaktır. O yüzden söylediği sözlere temkinli yaklaşmamız ve amacımız propaganda veya gizli reklam yapmak değilse bu iddiaların doğruluğunu kontrol etmemiz bir gazeteci olarak görevimizin bir parçasıdır. Bir önceki yazımda Radikal Gazetesinden Mahfi Eğilmez’in yazısında kullandığı verilen doğru olmadığını göstermiştim, (Mahfi Egilmez'in diger bir yanlisi) acaba Vahap Munyar önümüzdeki dönemde Kuveyt kaynaklı 400 milyar dolarlık yeni kaynak bilgisi verirken bu rakamları doğrulamış mıdır?

Tutumluluk  Inovasyon örnekleri  Türev Konu Anlatımı  EFT Nedir  Olasılık nedir    Ekonomi Nedir  Hisse Yorumları  Bilinçli Tüketici

Bu sorunun cevabı neden önemli onu açıklayalım. Ortada gerçekten 400 milyar dolarlık yeni bir kaynak var ise ve bu kaynak da öncelikli olarak Çin, Hindistan ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde değerlendireceklerse buradan Türkiye’ye en muhafazakar tahminle bir 20 milyar dolar gibi kaynağın önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde uzun vadeli olarak gelmesi beklenir. Bunun bir neticesi olarak hem ülkemiz çok daha hızlı büyümeye başlar, hem de batılı ülkelere olan finansal bağımlılığımız azalır. Bizim için oldukça kazançlı bir durum yani. Öte taraftan ortada böyle bir kaynak yok ise ve devlet büyüklerimiz bir an önce IMF ile anlaşıp ülkede istihdam yaratacak kaynakları devreye sokmayı geciktirmiş olacaklardır. Tabii IMF ile anlaşmak gibi niyetleri baştan yoksa ve Arap sermayesini sadece dikkatleri dağıtmak için bir araç olarak kullanıyorlarsa durum değişir. Yine de politikacıların gerçek niyeti her ne olursa olsun Vahap Munyar gibi bir gazetecinin yazısını yazmadan önce bu işin aslı astarı var mı diye araştırması gerekirdi.

Biz burada sizlerle araştıralım. Önce Kuveyt nasıl bir ülkeymiş o konuda bilgi toplayalım. Kuveyt yaklaşık 3 milyon nüfusa sahip küçük bir ülke imiş ve bunun 2 milyonunu yabancılar oluşturuyorlarmış. Hakiki Kuveytli 1 milyon kişi varmış ve neredeyse ülkedeki 600 bin Hintlilere kıyasla azınlık olacaklarmış. GSYH rakamları $160 milyar civarında olan Kuveyt gelirlerinin yarısını petrolden sağlıyorlarken, petrol gelirlerinin yaklaşık %10’unu “gelecek nesiller” için bir kenara koyuyormuş. Yani Kuveyt’in her sene $10 milyar civarında yeni bir kaynak yarattığını söyleyebiliriz. Wikipedia Kuveyt’in elindeki toplam yatırım yapılmış paranın $208 milyar olduğunu da belirtiyor. Bu rakamın doğruluğunu başka bir kaç kaynaktan da kontrol edeceğiz.

Kuveyt’in elindeki paraları yöneten kuruluş “Kuwait Investment Authority” olarak biliniyor ve dünyada kurulmuş ilk ulusal servet fonu imiş. Ulusal Servet Fonları hakkında en detaylı bilgilere ulaşabileceğimiz adreslerden bir tanesi Ulusal Servet Fonu Enstitüsü'dür. SWF Institute Kuveyt Yatırım Fonunun $202,8 milyar dolara sahip olduğunu belirtmiş. Mart 2007’de Kuveyt Yatırım Fonunun yönetimi altında $213 milyar dolar olduğunu Spiegel’de yayınlanan bir haberde görüyoruz. Forbes’daki şu haberde ise 2008’in sonunda Kuveyt’in elindeki servetin toplamının $171 milyar olduğunu görüyoruz . Ancak bunda hem borsalardaki düşüşün hem de Amerikan dolarının 2008’in sonunda avroya karşı şimdikinden daha yüksek bir seviyede olmasının da önemli bir etkisi var. Eylül ayının sonunda yayınlanan başka bir yazıda ise Kuveyt’in yatırım fonundaki miktarın $200 ile $230 milyar arasında olduğunun tahmin edildiği belirtiliyor. Biz de bu görüşe katılıyoruz, diğer kaynaklardan duyduğumuz rakamları da tutuyor.

Özetleyecek olursak Kuveyt’in 45 senede biriktirdiği ve yaptığı yatırımlardan elde ettiği kazançların toplamı yaklaşık $220 milyar gibi bir rakam imiş. Her sene de buna yaklaşık $10 milyar civarında taze kaynak ekliyormuş. Petrol fiyatlarının yüksek seyrettiği zamanlarda böyle tabii, 2009 yılında muhtemelen daha düşük bir rakamı aktarmışlardır. Ancak görünen o ki bulduğumuz rakamların hiç birisi Kuveyt’in önümüzdeki dönemde “yeni” kaynak olarak $400 milyar gibi bir rakam yaratacağını söylemiyor, ima bile etmiyor. Bu rakamın nereden çıktığını bilemiyorum. Keşke Vahap Munyar Kuveyt gezisine çıkmadan önce internette ufak bir gezinti yapıp bizim yukarıda verdiğimiz bilgileri toplamış olsaydı ve Reisicumhur’dan $400 milyar rakamının nereden ve nasıl geldiğini açıklamasını isteseydi.

Ben bu rakamlardan ne anladığımı söyleyeyim. Kuveyt Yatırım Fonunun eline her sene yeniden yatırım yapabileceği $20-25 milyar arasında yeni fon geçmektedir (bunlar ellerine geçen kar payları, faizler, ve fona aktarılan petrol gelirleridir). Profesyonel yöneticiler tarafından yönetilmekte olan bu fonlardan ise Türkiye’ye gelecek miktar $2-3 milyarı geçmez. Çin ve Hindistan gibi şimdiki kriz ortamında dahi %9 hızlarla büyüyen ve her biri 1 milyardan fazla tüketiciye sahip ülkelere yatırım yapmak Türkiye gibi kriz ortamında %6 küçülmüş, ortalamada da %4 civarında bir hızla büyüyen vasat bir ekonomiye yatırım yapmaktan daha cazip değil midir? Yapacakları yatırım da doğrudan sermaye girişi olmayacak, büyük olasılıkla muhafazakar davranıp bir kaç yıl vadeli devlet tahvili almaktan öteye geçmeyecektir. Yine de bu burun kıvırılacak bir fırsat değildir, nerede sermaye varsa oradan ülkemize aktarmanın bir yolunu bulmamız gerekir. Ancak Kuveyt’ten gelebilecek $2-3 milyar için IMF ile anlaşmayı savsaklamak ve ertelemek ülkemizin ihtiyacı olan istihdamı ertelemekten başka bir anlama gelmemektedir.. Read More!

Arap Sermayesi Fetişizmi

Hürriyet’te şu haberi görünce yukarıdaki başlığı attım. IMF ile anlaşma yapmamak için bin dereden su getiren AKP şimdi de İsviçre’deki darı ambarında kendini görmeye başlamış. Devlet Bakanı ve bir rivayete göre Manhattan’da Türk konsolosluğunun yanında kırtasiye dükkanı sahibi Egemen Bağış zengin müslümanlardan paralarını İsviçre bankalarından çekip Türk bankalarına yatırmalarını istemiş (İsviçrelilerin müslüman olmadığı yeni anlaşılmış galiba). Oldu olacak zengin Araplardan paralarını Ortadoğu'yu ve müslümanları hallaç pamuğu gibi dağıtan, Filistin probleminde her daim İsrail’in yanında olan Amerika’nın bankalarında ve dolarında tutmayıp Türk lirasına yatırım yapmalarını da isteyelim. Yakında Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı “ülkemizde 9 trilyon dolar değerinde bor ve osminyum madeni varmış” diye demeç verirse şaşırmayacağım.

Neyse benden bu kadar, yazının ana fikrini ilk paragrafta gayet güzel açıkladım, şimdi gerisini yazsam araya hakaret olmayan ama mahkemelerde hakaret kabul edilebilecek kelimeler/cümleler karışacak. O yüzden yazının geri kalanını hayal gücünüze bırakıyorum.

Borsa Nasıl Oynanır  inovasyon nedir    Borsa Yorumları    Petrol Fiyatları    Bilgisayar Nedir

Günün sözü: Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş.

Read More!

Steve Hanke: (Turkiye) Sinifta Kaldi

Bizim gazeteciler bunu ara ara yapiyorlar. Dunyaca unlu ekonomist Steve Hanke'ye krizin Turkiye'ye etkileri ile ilgili sorular yoneltmisler. Ulan herif nereden bilecek, ne diye soruyorsunuz ki. Ben burada Turkiye piyasalarina bir suru para yatiriyorum, dogru durust analiz yapacak vakit bulamiyorum. Elin ekonomisti nereden bilsin Turkiye nasil etkilendi, vs. vs.

Adam gayet yanlis bir yorum yaparak su sozleri soylemis:

''Türk Başbakanı, IMF ile anlaşmayı imzalamayarak çok akıllıca bir iş yaptı. Türk hükümeti krize karşı aşırı tepki vermeyerek doğru hareket etti. Ben öyle düşünüyorum. Başbakan birçok politikacının aksine son derece soğukkanlı davrandı, panik ve heyecan içinde olmadı. Bunun sonucunda da vatandaşlarda aşırı bir korku, panik oluşmadı. "

Ben gazeteci olsam adama bu cevap uzerine soracagim uc soru su olurdu: Turkiye'nin basbakaninin adi nedir? Ekonominin basindaki bakanin adi nedir? Merkez Bankasi baskaninin adi nedir? Bu sorulari dogru cevaplasin ondan sonra fikrini alayim. Economist'ten, FT'den iki tane makale okuyarak Turkiye uzerine yorum yapiyorlar, basbakanin adini bilmiyorlar.

Nükleer Nedir    Yatırım Fonları    Taksi Şöförü   VOB nedir?  IMF Nedir   Borsa Tüyoları  Borsa Nedir  Zaman Nedir  Pi Sayısı Nedir

Daha gecen gun burada bankalarin rakamlarini analiz ettik ve devlete borc vermekten ozel sektore kredi acamadiklarini gorduk. Bu ortamda sen kalkip "Turkiye IMF ile anlasmamakla iyi etti" dersen cehaletin ortaya cikar. Ben gidip Kongo veya Avustralya ekonomisi uzerine yorum yapiyor muyum? Bilmiyorum ki adamlar hakkinda bir sey, her uzatilan mikrofona konusmak zorunda miyim?

Ote taraftan adamin su yorumlari hukumetin suratina da samar gibi carpmis ama Hurriyet'in muhabiri durumun farkina varamamis, yoksa onu mansete tasirdi:

"'Krizle en iyi şekilde mücadele eden ülkeler olarak yorumlanan Hindistan ve Çin'e göre Türkiye'nin konumu nedir'' şeklindeki bir soru üzerine ise Hanke, Çin ve Hindistan ile Türkiye'nin farklı sınıflarda yer aldığını kaydetti.

Söz konusu iki ülkenin yanında Brezilya'nın da krizden öne doğru ilerleyerek çıkacağına inandığını ifade eden Hanke, ''Ama Türkiye'nin durumu aynı değil. Türkiye bu ülkelerle aynı ligde değil. Türkiye iyi durumda diyebiliriz, ama onlar kadar da güçlü değil. Bu nedenle hükümet inisiyatif alıp ekonomik reformlara hız vermeli. Bu reformlar ekonomide özel sektörü ilgilendiren konular ile yapısal konular üzerinde yoğunlaşmalı. Mali reformlar konusunda da harekete geçilmesi lazım'' diye konuştu."


Daha 3-4 sene once Brezilya borsasiyla bizim borsa birebir hareket ederdi, buyumede Brezilya'ya fark atmis, Hindistan'la kafa kafaya gidiyorduk, Cin'i de neredeyse yakalayacaktik. Nereden nerelere gelmisiz. Adam Turkiye Brezilya, Hindistan ve Cin ile ayni ligde degil demis. Bunlarla ayni ligde degilsek kiminle ayni ligdeyiz: Kazakistan ve Zimbabve mi?
Read More!

Mahfi Eğilmez ne diyor?

Ekonomix tatile gider ayak ilginc(!) yorumlarda bulunmuş, şu anda zamanım olmadığından buyume-siyaset eksenindeki yazılarına cevap yazamıyorum ama en hafifinden bilimsel düşünen birinin kendini her hangi birşeyin "anti"si olarak takdim etmesi hos değil gercekten.
gözüme çarpan biseyden bahsedeceğim bugun, sonra ilk fırsatta "buyume, kriz ve sacmalıklar" konusunda bir yazı yazacagim. Neyse konumuz şu: Mahfi Eğilmez, bugunkü yazısında şöyle diyor "Bu küçülmenin (% 13.8'lik sanayi üretimi dususunden bahsediyor) hükümeti IMF ile anlaşmaya oldukça yaklaştırdığını düşünüyorum. Bunu yalnızca ben düşünmüyorum, küçülmenin yüzde 13.8, işsizliğin yüzde 16 olduğu bir ekonomide borsa coştuğuna, faiz düştüğüne göre herkes böyle düşünüyor".
buna benzer bir haberde aksamda var: "Beklenenden büyük küçülmeye karşın Türk lirasının dolara karşı yüzde 0.5 değer kazanması ise haberde, yatırımcıların yeni bir stand-by anlaşması beklentisine bağlandı.Wall Street Journal’daki haberde, Royal Bank of Scotland yükselen piyasaları baş analisti Timothy Ash’in değerlendirmesi de aktarıldı. Ash, büyümedeki büyük küçülmenin, hükümeti “reel ekonomideki daralmanın büyüklüğü konusunda IMF’nin projeksiyonlarına yaklaşmasına neden olacağını ve IMF ile anlaşma yapılacağı umudunu artıracağı”nı söyledi."

Borsa Nasıl Oynanır  inovasyon nedir    Borsa Yorumları    Petrol Fiyatları    Bilgisayar Nedir
Mahfi hoca "Herkes" demiş ama "ben" öyle düşünmüyorum. Bakın İktisattaki (iktisat nedir) temel kural arz-talep kuralıdır. borsadaki yukselmenin veya TLnin deger kazanmasının IMF ile (başrole konacak derecede, hele bu kadar zaman gecikmesinden sonra) bir alakası yoktur. sadece bazı insanları IMF le imzalıycaz falan diyip salakları bu ralliye katmaya calısıyorlar. Her neyse bunun temel nedeni USA'in Dolar ustunde oldurucu bir oyun oynamasıdır. Doların arzındaki artış dünya borsalarına bir peak yasatıyor ve TR gibi paraların da degerlenmesine neden oluyor. Burada sonuc onemli, USA in bu taktigi kısa zamanda başlarında batlayabilir, dolar dünya para birimi olma özelliğini kaybedebilir ve Doların ciddi anlamda deger kaybını asıl o zaman gorebiliriz. İşte bu surecte ilginc bir bicimde TRde ve benzer ulkelerde hem borsalar gerilerken hemde yerli paranın deger kazanmasına şahit olabiliriz. Yani diğer bir deyişle TR/$ 1.40-45'lere gelirken, borsada 26-27000'lere dogru gerileyebilir. Dünya istediği kadar gelişsin sonucta "money is a veil" !
Read More!

Borsa, IMF ve Dokuz Kadin


Mart ayi sonundan bu yana tum dunya borsalarinda yukselis surerken, son donemde Turkiye piyasalari goreceli olarak guclu performansiyla dikkat cekiyor. Bircok ekonomiste gore Turkiye artan butce acigi, issizlik ve bir turlu imzalanmayan IMF anlasmasi nedeniyle fazlasiyla kirilgan bir yapida. Yine bu ekonomistlerin bircogu artik IMF anlasmasinin olmayacagini dusunuyor. Bu yuzden onlara gore IMF spekulasyonu ile borsanin yukselmesi tam bir sacmalik. Ekonomi konusunda hakli olup olmadiklarini zaman gosterecek, fakat ne yazik ki onlar ve onlara inanip pozisyon olan yatirimcilarin bugunku kaybi buyuk.

Komünizm nedir    iktisat Nedir  Devlet Üniversiteleri  Eğitim Nedir  Dejavu Nedir  Bilgi Nedir  Wifi Nedir    Teknoloji Nedir
IMF'i bir kenara koyalim. Oncelikle bankacilik sistemi krizden en az hasar goren ulkelerdeniz. Bu en buyuk artimiz. Bankalarimiz yurtdisinda batik varliklarda para kaybetmedigi gibi, bilancolarinin diger tarafinda ise yurtdisi kaynaklari ve kaldirac oranlari bircok ulkeden dusuk ve saglikli oldugu icin fazla sorun yasamadilar. Bu konuda bolgemizde ayni kategoride yer aldigimiz Dogu Avrupa ulkelerinden cok daha avantajliyiz. Kamu maliyesi tarafinda, aslinda krize kadar Ekonomix'in tabiriyle kenara yeterince para konuldu. Biz borcsuz ve zengin bir ulke olmadigimiz icin, kenara koydugumuz paralar ile (yaratilan yuksek duzeyde faiz-disi butce fazlalariyla) borc dondurme oranlari azaltilip, toplam borcun milli gelire orani dusuruldu. Boylece su an yapilan harcamalar icin bir miktar yer acildi. Ustelik bizde yapilan harcamalarin tamamina yakini tesvik kaynakli iken, birçok ülke ayrıca kurtarmak zorunda kaldığı şirketler yüzünden ekstra bütçe açıklarıyla karşı karşıya. Tüm bunların üstüne, Rusya gibi hammadde ihraç eden ülkelerin bütçeleri bir darbe de düşen emtia fiyatlarından alırken, biz ise tersine düşen fiyatlarla cari açığımızı küçülttük. Bu artılarımıza rağmen, sanayimizin ihracat ağırlıklı olması sonucu üretimde ve istihdamda ciddi kayiplar yaşadığımız da bir gerçek. Fakat ekonominin tumune bakacak olursak, ihracatimizin milli gelir icindeki agirligi bircok ulkeden dusuk. Bunun anlami, ic tuketimin canlanmasi halinde dis talep daha yavas toplarlansa da ekonomimiz bircok ulkeden daha hizli buyuyecek. Yine bir baska avantajimiz tuketici ya da hanehalki servetinde yurtdisinda oldugu gibi (hisse senedi yada konut fiyatlarinn dusmesi nedeniyle) onemli bir kayip olmamasi. Tersine, hanehalki elindeki dovizler deger kazandi. Güven bunalımının da yavaş yavaş aşılabileceğini düşünürsek, tüketim için önümüzdeki dönemde en önemli negatif kısa zamanda çözümü zor olan issizlik.

IMF'i resime burada dahil edebilriz. Tuketimin ve yatirimin canlanmasi icin guven olusumu saglanmali ve kredi buyumesi yeniden baslamali. IMF anlasmasi bankalarin kaynak bulma kaygilarini azaltarak yeniden kredi vermeye baslamalarini saglayabilir. Yatirimlar için de önemli bir güvence olacağı kesin. Diğer yandan hukumetin one surdugu "ben IMFsiz de yapabilirim" tezi de dogrudur. Elbet yapabilirler, dondurebililer. Zaten su an kimsenin para bulamayiz, bu borcu donduremeyiz vs. diyerek IMF'yi istediğini sanmiyorum. IMF'e muhtac hale geldikten sonra bir anlasma yapilmasinin etkisi buyuk olasilkla negatif olacaktir. Mesele su an muhtac olmaktan cok, bir cipa olusturmak. Yine hukumetin bu rolu ustlenmesi icin aciklamayi planladığı orta vadeli plan ancak reformlarla desteklenirse kredibilite kazanabilir. Ama bu da IMF anlasmasinin aksine zaman alacaktır. Buna rağmen, hükümet IMF'siz yolu tercih edecekmiş gibi gözüküyor; diğer yandan da IMF ile görüşmeler sürüyor mesajllarını göndermeye devam ediyor.

Türkiyenin durumu böyle. Simdi kendinizi tum dunyda gelismekte olan ulke borsalarinda yatirim yapan bir fonun "rasyonel" bir yoneticisinin yerine koyun. Varsayalim ki Turkiyedeki pozisyonunuzu ekonominin bugunku durumu ve IMF ile anlasma beklentinize gore gozden gecirmeniz ve bu beklentiye gore bir pozisyon almaniz gerekiyor; ya alim yapacaksiniz ya da satip cikacaksiniz. IMF konusunda surekli celiskili aciklamalar geliyor ve anlasmanin olma ihtmalini %50-50 olarak görüyorsunuz. "Insider" degilsiniz (bir bakana tel. acip IMF ile imzalayaca misiniz kardesim? diye soramiyorsunuz). Hangi pozisyonu alirsiniz?

Anlasma olmayacak, ben satarim diyorsaniz sunu kabul ediyorsunuz: Karar verdiginiz t anindan sonra hisse fiyatlari o kadar cok dusecek ki bir IMF anlasmasi oldugunda gerceklesebilecek sert yukseliste bile sattiginiz fiyatin altindan alim yapabileceksiniz. Pozisyondan kar edebilmeniz icin (I) yatirimcilarin cogunun anlasma olmayacagini dusunmesi (II) anlasma olmamasi durumunda ekonominin cok daha kotu olacagini dusunup satis yapmasi gerekiyor. Ilk sik konusunda anlasma olacagina inananlar ve inanmayanlarin sayiisi esit olsa da, bazi yatirmcilar anlasma olmasa da Turkiyeyi sağlıklı bulduğundan bugün için azınlıkta kalma ihtimaliniz yüksek olacaktır. Ayrica hukemetin piyasada IMF beklentisini canlı tutmanın meyvelerini bir kenara bırakıp, "IMF ile kesinlikle anlasma yapmiyoruz" demesini bekleyecek kadar saf olduğunuz da söylenebilir. Zira, böyle bir açıklama gelmediği sürece, t anından itbaren IMF anlaşması oyuncular tarafından sürekli speküle edilecek ve fiyatlar bu beklenti ile yukarı gidecektir.

ABD'de de, Buffet "9 kadini ayni anda hamile biraksaniz 1 ayda bebek üretemezsiniz" dese de, piyasalar 9 ay sonra doğacak çocukları şimdiden kutlamayi seviyor. Daha arabesk bir ifadeyle, 9 kadin birden hamile kalınca daha da yükselen, sağlıklı bir bebek doğma ihtimalini seviyor...

Bu konu ile diger alakali bir yazi ise Borsa Nasıl Oynanır? En Sağlam Tüyolar baslikli yazimizdir. Read More!

The biggest bill in history

Economist dergisi yukarıdaki başlığı atmış. Küresel Krizden cıkış göstergelerinin yogunlaştığı şu günlerde, ufukta yeni ve ciddi bir sorunun belirdiğini belirtiyor: "massive public debt". Dünyanın II. dünya savaşından bu yana bu kadar hızlı ve buyuk çaplı bir borçlanma dalgası yaşamadığını belirten dergi, bu seferki borç dalgalanmasını diğerinden ayıran önemli bir noktanın bulunduğunu belirtiyor: "demographic bill". yani dunya yaşlanıyor ve sağlık ve emeklilik ödemeleri için ayrılması gerek tutarda her gecen gun artıyor.
ayrıca dergideki başka bir yazı, ülkelerin bozulan mali durumlarını eski haline getirmenin oldukça zor olduğundan bahsediyor ve IMF'in 9 temmuz tarihli bir calısmasına atıfta bulunuyor. Once burada bir cift sozum IMF'e, kardeşim siz değilmiydiniz Krizden cıkış Fiscal Policy ile diyen, hatta ben değilmiydim sacmalamayın biraz yavaş (i) (ii) diyen, ne kadar cabuk aman ne oluyoruz maliye politikasına dikkat demeye başladınız, siz bunu G-20 toplantısında 5 trilyon dolarlık paketler acıklatırken niye dusunmediniz!

Komünizm nedir    iktisat Nedir  Devlet Üniversiteleri  Eğitim Nedir  Dejavu Nedir  Bilgi Nedir  Wifi Nedir    Teknoloji Nedir

neyse yazıya geri donelim, yazı IMF'in calısmasına refere ederek, yandaki grafiği veriyor. bu grafik G-20 yi oluşturan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin brüt kamu borcunun GSYİH'ya oranını göstermekte. IMF'in temel aldığı senaryoya göre, gelişmiş ülkeleri oluşturan 10 g-20 ülkesi 2014'de % 114 borc/GSYİH oranına ulaşıyor, krizden cıkısn beklendiğinden daha olumsuz buyume oranlarıyla gerceklestigi olumsuz sanaryoda ise (worst-case) bu oran % 150'yi bulabiliyor! bu arada gelişmekte olan ülkelerin nisbeten daha iyi bir konumda oldukları da görülüyor.

aşağıdaki iki grafik ise IMF'in calısmasından, uzun vadeli trendi ve dunyanın nasıl ciddi bir kamu borc sorunu ile karsı karsıya oldugumuzu gostermesi acısından faydalı. hemen alttaki 1. grafik, g-20 gelişmiş ülkeleri için kamu borcundaki 1980-2010 dönemindeki gelişimi gösteriyor. kamu borcu/GSYİH oranının Küresel Krizle birlikte ciddi bir artış eğilimine girdiği daha popüler ifadeyle "yoldan çıktığı" açıkca görülüyor. ikinci grafik ise, 1. grafikte bahseilen kamu borcu GSYİH oranındaki yıllık değişimi sergiliyor. her iki grafikte özellikle gelişmiş ülke ekonomilerinin çok ciddi bir kamu dengesizliği sorununun başında lduğunu ve büyük olasılıkla bu gisişatın sonuclarının da uzun donemli buyume açısından ciddi olumsuzlukları taşıyacağını gösteriyor bize.

Küresel Kriz, ABD nin gevsek para politikasının serbest piyasaları yanlış yönlendirmesi sonucu ortaya cıktı. Konunun ciddiyeti ve tum dunyayı bir ucurumdan aşağı atabileceği korkusu o kadar abartıldı ki, para politikası faizlerin sıfıra cekilmesi ve piyasaya dogrudan para enjekte etmeye varıncaya kadar son haddinde kullanıldı. bunun yetersiz olabileceği görülünce (büyüme rakamları) maliye politikası denize dusenin sarıldığı yılan görevi gördü. para politikasındaki gelişmelerin ilk sonucu, doların dunya paraları karsısında dususe gecmesi oldu, bunun ikinci etabı doların rezerv para ozelliginin tartışılması olarak kendini gösterebilir, hatta kimi oncu tartışmalar yapılmaya başlandı bile. likiditedeki artış, dolardaki dusus, g-20nin genişleyici maliye pol. acıklamaları ile birleşince borsalar tum dunyada ve bizde yukselişe gecti. Bir diğer ifadeyle dunya fedakarlığını Keynes'e guvenerek fazlasıyla yaptı, şimdi ise "ekonomik sistemin" cevabını bekliyor.

Ben su anda dunyanın "Stand By" modunda olduğunu dusunuyorum, her iki yone de evrilebilir. aşağı dogru bir ilerleyiş, bu fedakarlıkların ardından (ozellikle gelişmiş ülke ekonomileri için) tam bir felaket olur. yukarı dogru ilerleyiş ise (ki bu benim dusundugum) onunde ciddi bir ayaga kelepçe taşıyor (bkz. resim ve bu yazı). İşte ben de bu noktada diyordum ki, kriz sonrası borclanma imkanlarındaki daralma kacınılmaz gozukuyor, gecen yazıda dedigim gibi "ballı" bir ulke degiliz, sermaye acıgımız var o halde kendimizi ilerde bu sermayeye daha fazla muhtac etmeden, mikro ve yapısal reformlara odaklanarak, kriz sonrası kurulacak sisteme dikkatimizi yogunlaştırarak geçirelim, bu son pakette zaten yeterince bozulan dengeyi iyice bozacak gibi gozukuyor. Dunya ve Turkiye umarım kazın ayagının farklı oldugunu gordugunde cok gec kalmaz. saygılar.

Read More!