Emin Tolga Akgoz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emin Tolga Akgoz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Twitter Nasıl Para Kazanıyor?

Twitter, tüm dünya’da ve özellikle 2010 yılında Türkiye’de de popüler olmuş bir internet servisi. Daha önce Abdullah Gül’ün Twitter hesabı açtığından bahsetmiştik. Twitter’ın şu an itibariyle 100 milyona yakın kullanıcısı var ve her gün yaklaşık olarak 300.000 yeni kullanıcı kazanıyor. Yatırımcılar şu ana kadar Twitter’a toplam 160 milyon dolar değerinde yatırım yapmış durumda. Bu yazıda kısa sürede çok hızlı gelişim gösteren Twitter’in nasıl para kazanmayı planladığından ve İnternet’in gelişimini nasıl etkilediğinden biraz bahsedeceğim.


Öncellikle bilmeyenler için Twitter’in ne olduğunu kısaca açıklayalım. Twitter, kullanıcıların 140 karakterlik mesajlar yazdığı ve bu mesajların takipçiler tarafından okunduğu bir iletişim platformu. Bu hizmete micro-blogging de deniyor. Zaten Twitter’ın kurucularından olan Evan Williams, aynı zamanda Ekonomi Turk’ün de kullandığı Blogger’ın kurucusu.


Nükleer Nedir Yatırım Fonları Taksi Şöförü Borsa Tüyoları Borsa Nedir Zaman Nedir Pi Sayısı Nedir Enflasyon Nedir


Twitter’i sanatçılar, medya organları ve politikacılar kamuoyuna ulaşmak için kullanıyorlar. Twitter’i gerçekten özel yapan ise gelişmelerin değişik kaynaklardan gerçek zamanlı olarak takip edilebilmesine imkan vermesi ve herkesin interaktif olarak bilgi akışına katkı sağlayabilmesi. Bu bakımdan gündemin sadece konuşulduğu veya takip edildiği değil, aynı zamanda yaratılabilidiği bir ortam. Örneğin, dün gece yayınlanan Aşk- Memnu’nun son bölümü Twitter’da geçici olarak tüm dünyadaki en popüler konulardan birisi olmuş.


Twitter’in sağladığı servisler aracılığıyla değişen gündemi başka uygulamar da takip edebiliyor ve yeni uygulamalar geliştirebiliyorlar. Bu uygulamalar arasında en ilginç olanlardan biri de hisse senetleri ile ilgili gelişmeleri takip etmeye yarayan Stocktwits. HP’den iki araştırmacı ise Twitter’i filmlerin gişe performansını tahmin etmek için kullanmış ve %97.3 oranında başarılı olmuş.


Manipülasyon Nedir Küresel ısınma Karikatürleri Türk Bilim Adamı Liderlik Nedir? Türkiyede Ödenen Vergiler, Vergi Türleri Enformasyon Nedir Slogan Nedir Nükleer Santraller Devlet Nedir


Twitter’in ve benzer servislerin gerçek zamanlı olarak değişen gündemi, enformasyona erişimde yeni bir boyut sağlamış durumda. MIT’in yayınladığı Technology Review dergisine göre 2010 yılının gelişen en önemli 10 teknolojisinden biri olan gerçek zamanlı arama, aradığımız kelimelerle ilgili anlık gündeme ulaşmamızı sağlayan bir teknoloji. Bu teknolojiyi kullanarak bir yer ismi aradığımızda o yere dair anlık gelişmelerle ilgili enformasyona ulaşma imkanımız olacak.


Bir hacker tarafından ulaşılan ve internete dağıtılan projeksiyonlarına göre ise Twitter yönetimi 2013 yılında 1 milyar kullanıcıya ve yıllık 1.5 milyar dolar gelir elde etmeyi hedefliyormuş. Amacı da “gezegenin nabzı” olmakmış. Büyüme hızı ve kullanım alanları bakımdan bu ölçeğe ulaşma ihtimali bulunmasına karşın Twitter’in kullanıcı potansiyelini nasıl paraya dönüştüreceği henüz çözülmüş bir problem değil.


Şu an itibariyle Twitter’in sadece iki temel gelir kaynağı var. İlki, Microsoft ve Google’ın gerçek zamanlı arama yababilmek için Twitter'dan satın aldığı enformasyona karşılık yaptığı ödemeler. İkincisi ise Twitter'in kendi arama motoruna entegre etmiş olduğu reklamlar. Bu gelir kaynakları Twitter’in hedefleri göz önüne alındığında şimdilik çok mütevazi kalıyor.


Komünizm nedir Eğitim Nedir Dejavu Nedir Bilgi Nedir Wifi Nedir Inovasyon örnekleri Olasılık nedir


Bu nedenle Twitter yakın gelecekte kullanıcılarının profillerini inceleyerek onlara özel reklamlar göstermeye başlayacak. Gelir sağlamayı planladığı başka bir alan ise kullanıcılar ile ilgili verileri pazarlama araştırmaları yapan firmalara satmak.


Twitter’in şu an içinde bulunduğu durum, bedava web hizmetlerini karlı hale getirmenin ne kadar popüler olurlarsa olsun pek kolay olmadığını gösteriyor. Youtube da benzer şekilde çok popüler olmasına rağmen uzun süredir zarar ediyor. Google, bu sene Youtube’un ilk kez kar etmesini beklediğine dair açıklama yapmıştı. Kullanıcıların video yüklemediği, profesyönel yapımların reklamlarla beraber yayınlandığı bir video sitesi olan Hulu ise şimdiden karlı bir girişime dönüşmüş durumda.


İçeriği kullanıcıların ürettiği ve kullanıcıların para ödemeden kullandığı internet hizmetlerin nasıl karlı hale getirilebiliceği henüz çok açık değil. Bu tip hizmetler klasik medya'yı zarara sokmalarına ve onları tehdit etmelerine rağmen kendileri de çok karlı hale geçebilmiş değiller. Fakat bu problemlerini çözmeleri durumunda bu tip siteler kısa sürede dev şirketlere dönüşebilirler. Google’ın başarısının sırrı da arama teknolojisi geliştirmekten çok, dijital reklam satışlarında yaptığı inovasyonlar ve arama motoru geliştirmeyi çok karlı bir hizmete dönüştürmeyi başarmaktı.


Ekonom Türk'ü Twitter'da şu hesaptan takip edebilirsiniz: http://twitter.com/ekonomiturk


REKLAM:Ekonomi Turk 2 bloguna üye olun. Read More!

Dünya Kupasını Düzenlemek Ne Kadar Para Kazandırıyor?

2010 Dünya Kupası Güney Afrika’da başladı. Maçları izlerken aklıma cevabını sizin de merak edebileceğini düşündüğüm bir soru takıldı ve biraz araştırma yaptım: Dünya Kupası, düzenleyen ülkelerin ekonomilerine ne kadar katkı yapıyor?


Sorunun cevabı düzenleyen ülkenin ihtiyaç duyduğu altyapı harcamasına göre değişiyor olsa da, bu tip organizasyonların çoğunlukla beklenenin altında katkı yapıyor. Aday ülkeler gelirler ve giderler konusunda çoğunlukla iyimser tahminler yapıyorlar. Gelirler ve ziyaretçi sayıları genellikle beklenenden düşük, giderler ve özellikle altyapı harcamaları ise beklenenden yüksek oluyor.


Böyle bir organizasyon için yapılan altyapı harcamalarının uzun vadede geri dönebileceği düşünülebilir, fakat çoğu zaman yapılan stadlar sadece bir kereliğe mahsus olmak üzere bu organizasyonlar için tam kapasite kullanılabiliyor. İstanbul’da düzenlenemeyen Olimpiyatlar için yapılan stadın durumu hepimizin çok iyi bildiği bir örnek.


2007 yılında Güney Afrika kupa için 2.5 milyar dolar hacanacağı tahmininde bulunmuş. Bugün itibariyle harcanan rakam ise 5 milyar dolar. Özellikle yapılması planlanan stadların maliyetleri tahmin edilenden çok daha yüksek çıkmış – yaklaşık 10 kat! Dünya Kupasını izlemeye gelecek olanların sayısını 483.000 olarak tahmin eden Güney Afrika, daha sonra bu rakamı 373.000 olarak revize etmiş.[1]


Dünya Kupası’nı düzenleyen ülkenin turnuva boyunca direk kazanç sağladığı temel gelir kaynağı ise 750 milyon dolar civarında olması beklenen bilet satışları. Bu nedenle turnuvanın oynandığı stadların büyüklüğü ve doluluk oranı turnuva gelirlerini direk etkiliyor.Fakat gelecekte kullanılmayacak çok büyük stadların yapılması da akıllıca değil. Bu tip altyapı yatırımlarından uzun vadede karlı çıkabilmek için futbolun normal şartlarda da Almanya ve İngiltere’de olduğu gibi dolu tribünlerle oynanması gerekli.


Bilet satışlarının dışında turnuvayı düzenleyen ülkenin diğer gelir kaynakları ise FIFA’nın turnuva düzenleyen ülkeye ödediği bir miktar para, turnuvayı izlemeye gelenlerin yaptığı harcamalar ve Dünya Kupası ile ilgili satılan ürünler. 2006 yılında Almanya’da yapılan Dünya Kupası’nda yerel işletmeler ekstra 300 milyon dolarlık satış yaparken, tüm dünyada kupayla ilgili 2 milyar dolarlık satış yapılmış. Bu rakamların Güney Afrika 2010 için ise 600 milyon ve 2.5 milyar dolar olması tahmin ediliyormuş. Turnuvanın TV yayın gelirleri ise FIFA alıyor.[2]


Tüm bu ekonomik aktivitelerin Güney Afrika’nın 2010 yılındaki ekonomik büyümesine katkısının ise ekstra yüzde 0.3 ve 0.5 arasında olması tahmin ediliyor.[3]


Dolaylı tanıtımın, özellikle uzun vadedeki katkısını hesaplamak ise oldukça zor. Ayrıca her turnuva seyircilerin aklında aynı şekilde yer etmiyor. Reklamın iyisi kötüsü olur mu tartışılır ama bu turnuvaya dair insanların aklında yasaklanması tartışılan vuvuzela kalacak.


Özetle bu tip prestijli organizasyonları düzenlemek ve karlı çıkmak göründüğü kadar kolay değil. Gelişmekte olan ülkeler için ise oldukça büyük bir yük. Hatta bu nedenle FIFA, Afrika’daki 2010 Dünya Kupası’nın hazırlanmasında sorun çıkma ihtimaline karşı önlem olarak kupayı ABD’de yapmak için yedek bir plan bile yapmış.


2012 Avrupa Şampiyonasını düzenleyecek olan Polonya ve Ukrayna’da yaşanan aksaklıklar ise bizim 2016 adaylığımızı olumsuz olarak etkilemişti. UEFA’nın, ekonomisi yeterince büyük olmayan bir ülke bu riskin altından kalmayabilir endişesi taşıdığı çeşitli kaynaklarda yazılmıştı.


Benzer bir durum da Olimpiyatlar için geçerli. Yunanistan’ın 2004 Atina Olimpiyatları için tahmin edilen bütçenin iki katı – yaklaşık 11 milyar dolar- harcama yapmak zorunda kalmış.[4]


2016 Avrupa Şampiyonasını kazanmayan Türkiye ise 2020 Olimpiyatları için 5.kez aday olacakmış. Türkiye’nin AB’ye girme macerasına dönen İstanbul’un Olimpiyat düzenleme hayali gerçekleşirse umarım Atina’nın durumuna düşmeyiz diyorum ama büyük bir ihtimalle kesin düşeriz.

Read More!

Dünyanın En Değerli Teknoloji Şirketi: Apple

Mayıs sonunda Apple, Microsoft’u geride bırakarak piyasa değeri bakımından dünyanın en değerli teknoloji şirketi oldu. Bugün itibariyle yaklaşık 230 milyar dolar piyasa değerine ulaşan Apple’dan daha değerli sadece tek bir Amerikan Şirketi var: petrol devi Exxon Mobil. 90’lı yıllarda neredeyse Commodore gibi batmanın eşiğine gelen Apple’in zirveye çıkış hikayesi ise oldukça ilginç.


70’li yıllarda Steve Jobs ve Steve Wozniak’ın kurduğu Apple, ilk kişisel bilgisayar üreticilerinden biri olarak kısa sürede en önemli teknoloji firmalarından birine dönüşüyor. 80’li yıllarda Steve Jobs’un Apple’dan uzaklaştırılması ve Microsoft Windows işletim sistemi kullanan PC sistemlerinin popülerleşmesiyle Apple giderek pazar payı kaybediyor.


90’li yıllarda ise iyice küçülen Apple’ın kaderi, eski kurucusu olan 96 yılında Steve Jobs’un tekrar CEO pozisyonuna atanmasıyla değişiyor. Jobs, hem Apple’in ürün yelpazesini basitleştirerek şirketi optimize ediyor hem de yeni stratejik pazarlarda öncü ürünlerin piyasaya sürülmesine ön ayak oluyor. Aşağıda şirketin hissesinin performansı -kırmızı Microsoft- ve önemli ürünlerinin çıkış tarihleri var:




  • iMac – 1998
  • iBook – 1999
  • iPod – 2001
  • Mac OS X – 2001
  • iTunes Store – 2003
  • MacBook (Intel İşlemcili) – 2006
  • iPhone – 2007
  • App Store + iPhone SDK – 2008
  • iPad – 2010

Bugün itibariyle Apple kişisel bilgisayar üreticisi olmanın dışında mobil cihazlar ve dijital medya dağıtımı konusunda çok önemli bir şirket haline gelmiş durumda. iPod, iPhone ve iPad gibi cihazları üreten Apple, iTunes Store ile mp3 formatında müzik satıyor. Şu an itibariyle Apple, yaklaşık %27 ile ABD’deki en büyük müzik dağıtımcısı konumunda.[1]


Apple’ın geliştirdiği her ürün tamamen yeni olmasa da, başarılı tasarımları ve kullanım kolaylığı yüksek ürünleri ile tanınıyor. Akıllı ve dokunmatik telefon olan iPhone’u geliştiren Apple, daha önce de grafik arayüzlerinin ve mouse’un kişisel bilgisayarlarda popülerleşmesini sağlamıştı.


Apple’in son dönemde başarılı olmasının en önemli nedenlerinden biri, geliştirdiği her mobil cihazın görüntülediği içeriği (müzik, film, kitap,gazete, uygulama) de satabileceği bir platformu iTunes Store örneğinde olduğu gibi geliştirmesi. iPod için müzik satan Apple, iPhone için ise başka firmaların geliştirdiği uygulamarı satabildiği bir platform geliştirdi.


iPhone AppStore’un ekonomisi şurada çok güzel bir biçimde görsel olarak anlatılmış. 2010 yılı itibariyle Apple, başka firma ve kişilerin geliştirdiği uygulamaları satarak AppStore üzerinden neredeyse her ay yaklaşık 75 milyon dolar civarı gelir elde ediyor. Yeni piyasaya sürülen iPad’ın de benzer şekilde gazetelerin ve dergilerin dağıtımında kullanılması planlanıyor.


Ek olarak, Apple tasarım ve pazarlama ile farklılaştırdığı ürünleri çok yüksek kar marjları ile satabiliyor. Şu linkte bir iPhone için üretim, maliyet, pazarlama ve yönetim masrafları çıkarıldığında geriye ne kadar kar kaldığı yaklaşık olarak hesaplanmış. İngiltere’de 400 pound’a satılan her bir iPhone’un 227 pound’u Apple’ın kar hanesine yazılıyormuş. Benzer yüksek kar marjları Apple’in diğer ürünleri için de geçerli. Özellikle yeni ürünler de kar marjları artıyor.


Yarın iPhone’un yeni versiyonunu çıkarması beklenen Apple’ın çıkardığı son ürün ise iPad. iPad bir kitap büyüklüğünde ve dokunmatik ekrana sahip bir tablet PC. iPhone’nun büyük bir kopyası olmakla eleştirilen iPad, aslında iPhone’nun öncüsü olarak başlatılmış bir projeymiş. Fakat Apple için ilk etapta iPhone gibi bir ürünü geliştirmek daha verimli ve karlı gözükmüş. Dolayısıyla yaygın kanının aksine iPhone'u iPad’in küçük bir versiyonu şeklinde düşünmek daha doğru.


Dokunmatik bir ekranı olan iPad’ın amacı bilgisayar kullanımını çok daha basitleştirmek ve daha doğal hale getirmek. Steve Jobs’a göre 10 yıl içinde laptop bilgisayarlar şu an trafikte kamyonların kaldığı gibi kalacak ve görece çok daha az kişi tarafından kullanılacak. Bu vizyona göre hemen herkes iPad, ve iPhone türü cihazlar kullanacak. Desktop bilgisayarlar, klavye ve mouse ise çok az kişi tarafından kullanılacak. iPad son 2 ay içerisinde 2 milyon adet satarak, beklentilerin şimdilik üzerinde bir performans gösterdi.


Apple’in iPad karşısında ilk rakibi Amazon’un üretmiş olduğu bir kitap okuma cihazı ve dağıtım platformu olan Kindle gibi gözükse de Apple’in uzun vadede rakibi Google olacak gibi gözüküyor. Google mobil cihazlar için Android isimli işletim sistemini geliştirdi ve bu sistemi kullanan Nexus One gibi akıllı telefonlar ve değişik mobil cihazlar piyasaya sürülmüş durumda. Microsoft ise Apple ve Google’a kıyasla bu alanda geride kalıyor. RIM’in ürettiği Blackberry’nin kullanım alanı ise çoğunlukla iş amacıyla kullanan kişlerle sınırlı ve daha geniş tüketici kitlelerine ulaşması beklenmiyor.


Şu an itibariyle Apple ile Google arasındaki yarışta Apple epey önde gidiyor. İşin ilginci geçmişte de buna benzer bir platform savaşı yarış yaşanmış ve Apple başta önde gitmesine rağmen, Microsoft Windows kullanan sistemler tarafından geçilmişti.


O dönemde de Apple kendi ürettiği donanımı üzerinde çalışan kendi platformunu pazarlarken, Microsoft şu an Google’ın Android’le yaptığına benzer şekilde farklı donanımlarda çalışabilen Windows işletim sistemini pazarlıyordu. Birçok teknolojik buluşu ilk kez Apple geliştirmiş olmasına rağmen, Windows daha açık bir altyapı üzerinde geliştirildiği için uzun vadede Apple fiyat / performans açısından geride kalmış ve kullanıcılar Windows’u tercih etmeye yönelmişti. Tarih bu bakımından tekerrür eder mi, bekleyip göreceğiz.


Apple ile son haftalarda gündeme düşen başka ilginç bir haber ise Apple’ın ürünlerini üreten Foxconn firmasının Çin’de yaklaşık 300.000 kişinin çalıştığı üretim kompleksinde yaşanan intiharlar oldu. Fabrikada sadece bu sene içinde 10 intihar yaşandı. İntiharların sebepleri net olarak açıklanmamış olsa da çalışma şartlarının ağırlığı olarak gösteriliyor. Bu haberler üzerine ürünlerinin boykot edilmesinden korkan Apple hemen “intiharların nedenlerini araştıyoruz, komisyon kuracağız” şeklinde açıklama yapmış. Bugün Reuters’de verilen bir habere göre Foxconn, fabrikada çalışan işçilerin ücretlerini performansa dayalı olarak %66’ya kadar arttırmış. Performans değerlendirme testini geçebilen işçilerin maaşları aylık 2000 yuan’a –yaklaşık 300 dolar- çıkarılacakmış. Fabrikadaki çalışma şartları ile ilgili Hürriyet haberi şu şekilde: Teknoloji Hapishaneleri İntihara Sürüklüyor Businessweek'te bu konu üzerine yazılmış bir başka güzel yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz.


Steve Jobs’un bu konular üzerindeki fikirlerini merak ediyorsanız, geçen hafta yapılan D8 konferansında sorulara verdiği cevapları izleyebilirsiniz.

Read More!

Gazetelerin Geleceği

Hepimizin bildiği üzere internet’in yaygınlaşması gazete ve dergi gibi kağıt üzerine basılan yayınların varlığını tehdit ediyor. Bedavaya ulaşabilecekleri düşündükleri birşey için insanlar artık para ödemek istemiyorlar. Üstüne üstlük bloglar, köşe yazarlarına kafa tutuyor ve onların yanlışlarını ortaya çıkarıyorlar. (bkz: Ekonomi Türk Kitabı) Bu nedenle ABD’nin prestijli yayın kuruluşları olan Wall Street Journal ve New York Times bile gelecekte varlıklarını nasıl sürdürebileceklerini ciddi olarak düşünüyorlar.


Öte yandan dijital medyanın gelişmesi konvansiyel medya için olumlu bir gelişme, çünkü baskı ve dağıtım masrafları bir gazetenin tüm giderlerinin yaklaşık yarısına tekabül ediyor. Fakat internet üzerinden elde edilen reklam gelirleri basılı medyaya göre şu an itibariyle çok daha düşük. Ek olarak, gazetelerin önemli bir gelir kaynağı olan seri ilanlar tamamen internete taşınmak üzere. Emlak ve satış ilanları için insanlar gazeteler yerine bu konuda özellişmiş web sitelerini tercih ediyorlar.


Dolayısıyla bir gazetenin editoryal kadrosundan, yazarlarından ve muhabirlerinden vazgeçmeden aynı kaliteyi koruyarak internet üzerinde varlığını sürdürmesi bugünün koşulları itibariyle mümkün değil. Tam da bu nedenle gazetelerin internet siteleri -özellikle ülkemizde- marka değerlerini düşürme pahasına daha fazla tık alabilecek haberlere ağırlık veriyorlar.


İnternet ortamını basılı medyadan farklı hale getiren başka bir unsur ise gazeteleri bir bütün olarak satın alırken internet’te sadece istediğimiz haberlere ulaşmamız. Bu nedenle internet’te reklamlarla daha kolay ilişkilendirelebilecek teknoloji, sağlık gibi konular daha fazla ön plana çıkıyor. Uluslarası politika gibi toplumsal açıdan önemli fakat belli bir reklamın iliştirilmesi zor olan haberler ise geri plana düşüyor.


Bu problemlere ilk akla gelen çözümlerden biri Financial Times ve Wall Street Journal’in uyguladığı abonelik sistemine geçmek. Bu gazetelerin sitelerindeki belli haber ve yazılara ulaşabilmek için okuyucular abone olmak zorundalar. Kurulan bu sisteme pay wall - ödeme duvarı deniyor. Ödeme duvarının arkasında bulunan yazılar en popüler olmayan fakat önemli olanlar arasından seçiliyor. Bunun sebebi popüler yazıların sitelere kullanıcı trafiği çekmesi , bu da reklam geliri ve daha fazla abonelik olarak geri dönüyor. Bu yaklaşımın mantığını bir WSJ yöneticisi olan Alan Murray şu linkte anlatıyor.


Haberleri ve yazıları ücretli olarak satmak bir çözüm gibi gözükse de aslında kesin bir çözüm değil. Öncellikle böyle bir sistemin kitlesel gazeteler yerine finans gibi daha özelleşmiş ve okuyucuların para ödeyebileceği alanlarda işe yaraması daha muhtemel. Bir diğer sorun ise sunulan hizmet ne kadar kaliteli olsa da bedavaya ulaşabilecek alternatiflerinin olması potansiyel pazarı küçültüyor.


Gazeteciliğin düşüşünden dolaylı olarak sorumlu tutulanlardan biri de arama motoru Google. WSJ’nin de sahibi olan Rupert Murdoch, Google’in çalışma prensipleri itibariyle telif haklarını ihlal ettiğini ve çok kurnazca bir iş modeline sahip olduğunu düşünüyor. [1]


İlginç biçimde Google ise zor durumdaki gazeteciliğin problemlerine çözüm bulmak için çalışmalar yapıyor. Google’un CEO’su olan Erich Schmidt konvansiyonel medyanın internet dünyasına taşınmasına yardımcı olabileceklerini iddia ediyor.[2]


Google’un temel becerisinin kullanıcıların istedikleri enformasyonu bulmak ve temel gelir kaynağının da internet üzerinden reklam satmak olduğunu düşününce, gazetelere Google’dan daha fazla yardım edebilecek başka bir şirket olmadığı görülüyor. Ek olarak, Google içerik üretmediği fakat içeriği kullanıcılara ulaştırdığı için gazetecilerin ürettikleri haberlere ihtiyacı var.


Benzer şekilde blogcular gazeteleri ve medyayı eleştirseler de, onlar da profesyonel medyanın ürettiği haberlerden fazlaca yararlanıyorlar. Hatta çoğu zaman bunu yaparken telif haklarını da ihlal ediyorlar.


Schmidt’e göre gazeteciliğin sorunu bir talep problemi değil bir iş modeli problemi. Yani gazeteciler yeni dönemde verdikleri hizmeti nasıl verimli biçimde ücretlendireceklerini bulabilmiş değiller.


Google ‘ın çalışmalarına göre gazetecelik gelecekte sürdürülebilir olması için şu üç alanda inovasyonlar yapmak zorunda: distribution(dağıtım), meşguliyet(engagement) ve monetization(ücretlendirme). [3]


Dağıtım: Gelecekte günlük gazetelerin kağıda basılıp, dağıtılmayacağı konusunda hemen hemen herkes hem fikir olmuş durumda. İleride gazeteler; internet siteleri ve mobil cihazlar(akıllı telefonlar, ipad,vs..) aracılığıyla kullanıcılara dağıtılacaklar. Dağıtım sürecinde farklılık yaratacak en önemli gelişmelerden biri de içeriklerin kişiye özel olarak değişebilirliği olacak. Herkes aynı manşeti görmek yerine belki de farklı manşetler ve içerik görecek.


Meşguliyet: Gazeteler düşüşte olsa da internet gazetelerini okumak için harcağımız zaman, basılı gazeteleri okumaya harcadığımız zamana kıyasla çok daha düşük. Bu süreyi geliştirmek için de gazeteler dijital ortamda okuyucular için çok daha interaktif bir ortam sunmak zorundalar. Başka bir deyişle okuyucuları, kullanıcılara dönüştürmeliler. Böylelikle bir kullanıcıdan elde edilen olan ortalama gelir, basılı gazetelerdekine yakın rakamlara ulaşacak. Aynı zamanda okuyucuların da katkılarıyla habercilik yapmaları ve gazeteceliğin daha demokratikleşmesi sağlanacak.


Ücretlendirme: Dijital ortamda gazetelerin ücretlendirilmesinin daha verimli olması, özellilkle reklamlardan elde edilen geliştirilmesine bağlı. Şu an dijital ortamdaki reklamlar basılı medyadakilere kıyasla çok daha az kazanç sağlıyor olsa da Google’un iddia ettiğine göre 10 sene içerisinde internet üzerinden satılan reklamlar basılı reklamlar kadar değerli olacaklar. Reklamların değerini arttıracak olan temel gelişme, reklamların okuyucuları daha iyi hedeflemesi olacak. Bu alandaki inovasyonlar Google’un başarısını da direk etkiliyor, çünkü Google da gazeteler gibi reklam satarak para kazanıyor.


Bu üç alandaki ilerlemeler yazılım teknolojisi ile gazeteciliğin beraberliği ile mümkün. Bu durumu gören Columbia Üniversitesi, bu sene içerisinde Master of Science Program in Computer Science and Journalism isimli yeni bir yüksek lisans program açtı. Bu programın hedefi hem bilgisayar bilimi hem de gazetecilik konusunda uzman kişiler yetiştirmek . Internet çağında haberciliğin problemlerine çözüm getirmeye çalışan başka bir akademik oluşum ise Harvard Üniversitesine bağlı Nieman Gazetecilik Laboratuvarı.


Google’ın baş ekonomisti Hal Varian’ın gazeteciliğin ekonomisinden bahsettiği ve çözüm önerilerinde bulunduğu bir sunumunun slaytlarına aşağıdan ulaşabilirsiniz.



Gazetecilik ve gazeteler gelecekte bildiğimiz şekliyle internet üzerinden devam etmeyecek gibi gözüküyor. Fakat kapitalizmin mekanizmaları ve girişimciler sayesinde bu boşluk bir şekilde doldurulacaktır. Cevap bekleyen bir başka önemli soru ise medya ile manipulasyon yapmanın gelecekte daha kolay olup olmayacağı olacak.


Gazetecilikteki gelişmelerin ve rekabetin NYT hisselerini nasıl etkilediğini merak ediyorsanız, bu konuda ekonomiturk2 blogunda Editor tarafından yazılmış yazılara bakabilirsiniz. Fakat öncellikle blog nedir yazısını okumalı ve ekonomiturk2 bloguna üye olmalısınız.


Read More!

Türkiye’de İnternet Bağlantı Kalitesi ve Kore’nin Ekonomi Türk’ü

Başlığa bakıp da ne alaka demeyin hemen açıklayacağım fakat önce geniş bant bağlantısı nedir onu kısaca anlatmam lazım. Geniş bant (broadband) bağlantı, internet’e yüksek hızda kesintisiz erişimine imkan veren bağlantı çeşididir. Geniş bant internet bağlantısı; ADSL, kablonet ve fiber optik gibi değişik teknolojik altyapıları kullanabilir.


Türkiye’de ağırlıklı olarak ADSL ve daha seyrek olarak kablonet kullanılıyor. Fakat daha yüksek hızlar için evlere ve ofislere fiber optik kablo döşenmesi gerekli. Yakın gelecekte de büyük bir ihtimalle bu teknoloji ile tanışacağız. İnternet altyapısı konusunda liderliğe sahip olan Japonya ve Kore’de ise OECD verilerine göre tüm geniş bant bağlantılarının yaklaşık yarısı fiber optik bağlantı kullanıyor.[1]


Geniş bant bağlantının yaygınlaşması, birçok uygulamanın hayata geçirilmesi ve toplumların bilgi toplumuna dönüşmesi açısından önem taşıyor. E-devlet, uzaktan eğitim gibi verimlilik arttırıcı birçok uygulamanın hayata geçmesi için özellikle şehirlerde geniş bant bağlantının yaygınlaşması gerekiyor. Gelecekte medya ve iletişimin neredeyse tamamının internet bağlantısı üzerinden yapılacağı öngörülüyor. Google’un yeni projesi olan Google TV, geleceğin nasıl şekil alacağı hakkında bize çok güzel ipuçları veriyor.


ABD yazılım teknolojisi bakımında lider olmasına rağmen geniş bant bağlantı altyapısı bakımından lider konumunda değil. ABD; Japonya, Kore gibi uzak doğu ülkeleri ile Kuzey Batı Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmış durumda. ABD’de ortalama internet bağlantı hızı 5.1 mb/s iken, Güney Kore(20.4 mb/s), Japonya(15.8 mb/s) ve İsveç(12.8 mb/s) gibi ülkelerde çok daha yüksek hızlara ulaşılabiliyor.[2] Japonya ve Kore’de internet ise sadece hızlı değil aynı zamanda çok da ucuz. OECD verilerine göre Mbit/s başına Kore’de 1.76 $, Japonya’da ise 2.33$ ödeniyor.[3]


Bir ülkedeki internet altyapısı ne kadar gelimişse ve internet ne kadar fazla kullanılıyorsa, temeli internet olan inovasyonların da o ülkelerin piyasalarından çıkma olasılığı da artıyor. ABD’de bu konuda geri kalmak istemediği için geçtiğimiz Mart ayında National Broadband Plan - Ulusal Genişbant Planı isimli bir plan açıkladı. Bu plana göre 2020 yılında kadar 100 milyon hanenin 100 mb/s hızına sahip bağlantıya sahip olması hedefleniyor. Wall Street Journal’deki bir habere göre planın hayata geçirilmesinin 25 milyar dolara mal olabileceği tahmin ediliyormuş.[4]


Pekiyi Türkiye’de durum nedir? OECD verilerine göre Türkiye’de her 100 kişiden 8.7 tanesi geniş bant bağlantı erişimine sahip.[5] Bu oran ile Türkiye 30 ülke arasında 29. sırada bulunuyor. Fiyat bakımından ise mb/s başına 17.64 $ ile 30 ülke arasında geniş bant bağlantının en pahalı olduğu 3. ülke konumunda. Ortalama bağlantı hızında ise 3.82 mb/s ile dünyada 63. sırada yer alıyoruz.[6]


Şu araştırmadan aldığım aşağıdaki grafikte dünya’daki değişik metropollerdeki geniş bant bağlantıya erişim oranı (penetrasyon) ve bağlantı kaliteleri gösterilmiş.




Üzerine tıklayarak daha büyük bir versiyonunu açabileceğiniz grafiğe baktığımızda İstanbul’un ancak Güney Amerika ve Afrika metropollerini geride bırakabildiği görülüyor. Grafikte genel olarak dikkat çeken bir nokta ise Kore'nin başkenti olan Seoul’un diğer metropolleri hem hız hem de penetrasyon bakımından sürklase etmiş olması.


Güney Kore, geniş bant bağlantısına yaptığı altyapı yatırımlarıyla biliniyor. Gelişmiş altyapı da en son inovasyon örneklerinin uygulanmasına ve Kore’nin internet teknolojileri konusunda söz sahibi olmasına imkan veriyor. Örneğin, bu altyapıyı kullanarak elektrik enerjisini bile daha verimli bir şekilde yönetmeyi planlıyorlarmış.[7]


İnternet kullanımı bu kadar yaygın olunca Ekonomi Türk gibi blogların da okunurluğu ve etkisi de o ölçüde artıyor. Geçtiğimiz yıllarda özellikle finansal kriz döneminde bir ekonomi blogçusu olan Minerva’nın gönderdiği yazılarının her birini yaklaşık 100.000 kişi okuyormuş. Krizin başlarında başarılı tahminler yapan Minerva’nın yaptığı finansal yorumlar o kadar etkili olmaya başlamış ki karamsar yorumlarını beğenmeyen otoriteler Minerva’yı bilinçli olarak kamuoyunu manipule etmekle tutuklamışlar. Profosyönel olarak manipulasyon yapmadığı anlaşılan Minerva’nın kimliğinin ortaya çıkması ise Kore’de epey şaşkınlık yaratmış. Çünkü Minerva düşündükleri gibi başarılı bir finansçı değil sadece iki yıllık okul mezunu olan 30 yaşındaki bir işssizmiş!


Türkiye’de de internet yagınlaştıkça ve daha fazla kullanılmaya başlandıkça bu tip ilginç olayların yaşandığını göreceğiz. Yakın gelecekte özellikle orjinal içerik üreten kişilerin internet üzerinden çok fazla olmasa da hatırı sayılır miktar da para kazanması da şaşırtıcı olmayacak. Ek olarak, eğer teknolojik gelişime parallel olarak Türkiye’nin eğitim düzeyi ve teknolojik araçları verimli bir biçimde kullanabilme becerisi de gelişirse, Ekonomi Türk’te Deniz Baykal videosu başlıklı yazılar büyük bir ihtimalle görmeyiz.

Read More!

Akkuyu Nükleer Santrali

Bildiğiniz üzere geçtiğimiz hafta içinde Medvedev, nükleer santral kurulmasını da kapsayan birçok antlaşmayı imzalamak üzere Türkiye’ye geldi. Bu yazıda Akkuyu’ya kurulucak nükleer santralle ilgili popüler haberlerde pek verilmeyen detaylardan bahsetmeye çalışacağım.


Anlaşmaya göre yapılacak olan santral, Ruslar tarafından işletilecek ve tamamı Rus Atomstroyexport şirketine ait olacak. Şirket dilerse %49 hissesini Türk yatırımcılar dahil olmak üzere başkalarına satabilecek. Santralde 4 tane 1200 Mwe VVER tipi reaktör bulunması planlanıyor. Santralin yapılması karşılığında Türkiye, santral yapılacak alanı temin edecek ve üretilecek elektriğin yarısını 15 yıl boyunca kilowatt saat başına 12.35 cent ödeyerek satın alacak. Nükleer santralin 2016-2019 yılları arasında çalışmaya başlaması bekleniyor. Reaktörlerin ömürleri ise genellikle 40-50 sene arasında oluyor. Projenin tamamının yaklaşık 20 milyar dolarlık bir yatırım olduğu tahmin ediliyor. [1]


Ruslar daha once Hindistan, Çin ve başka ülkelere nükleer santraller yapmış olmalarına rağmen, ilk kez Rusya dışında yaptıkları bir santralin sahibi olacaklarmış. Santralde kullanılması planlanan VVER(batıda PWR olarak biliniyor) tipi reaktörler, çernobil faciasına yol açan reaktörden farklı ve daha güvenli bir teknoloji kullanıyor. Akkuyu, deprem bölgelerine çok uzak olmadığı için yapılacak santralin depreme dayanaklı olarak inşa edilmesi, güvenlik açısından en azından reaktörün tipi kadar önemli.


Nükleer enerji üretilirken karbon bazlı fosil yakıtlar(kömür, doğal gaz) kullanılmıyor, dolayısıyla zararlı karbondioksit gazı çevreye salınmıyor. Fakat nükleer reaktörler çalışırken nükleer atık üretiyorlar. Bu atıkların %95’inin yeniden işlenmesi ve zararsız hale getirilmesi mümkün. Bu konuda elektrik ihtiyacının yaklaşık %75’ini nükleer reaktörlerden sağlayan Fransa lider konumda. Kalan %5’lik nükleer atığın nasıl zararsız hale getirileceği ise tam olarak çözülememiş bir problem. Nükleer santral işleten ülkeler, çevreye ve insanlara zarar vermemesi için bu atıkları yerin yaklaşık yarım kilmotre altına gömüyorlar. Bu problem için gelecekte daha farklı çözümler üretilebilir.


Türkiye petrol ve doğal gaz açısından zengin olmadığı için nükleer enerjiye yatırım yapılması stratejik açıdan önem taşıyor. Türkiye yanlış politikalar sonucu çok fazla doğal gaz ithal ediyor ve bugün itibariyle Türkiye’nin ithal ettiği doğal gazın %60’ı Ruslara ait. Yapılmasının amaçlarından biri Rusya’ya karşı doğal gaz bağımlılığımızı azaltmak olan nükleer santralin, Rusya’ya ihale edilmiş olması eleştiri konusu olabilir diye düşünüyorum. Sinop’a yapılması planlanan nükleer santrali ise büyük bir ihtimalle Güney Kore'li Kepco şirketi yapacak.[2]


Doğal gaz ve kömürden farklı olarak nükleer enerji üretiminde temel maliyet santralin yapılmasında harcanan para. Nükleer enerji üretiminde kullanılan yakıtlar, doğal gaz ve kömüre kıyasla çok daha ucuz. Şu an itibariyle nükleer enerji ile elektrik üretimi diğer teknolojilere kıyasla -karbondioksit salınımına regülasyon getirilmediğinde- aslında çok ucuz değil. MIT’in yaptığı bir araştırmaya göre kilowatt-saat başına elektrik üretim masrafları şu şekilde: Nükleer – 8.4 cent, Kömür – 6.2 cent, Doğal Gaz – 6.5 cent. [3] Tabii, bu rakamlar ABD için hesaplanmış. Doğal kaynakları ithal etmek, teknolojiye sahip olmak gibi faktörlerin bu fiyatları aşağıya ve yukarıya çekebiliceği unutulmamalı. Uzun vadede karbondioksit salınımını azaltmak için getirilen önlemler ve gaz fiyatlarının yükselmesi ile nükleer enerjinin görece daha ucuz olması bekleniyor.


Dünyada şu an nükleer enerjide liderliğe ABD(101.000 MW), Fransa(63.000 MW), ve Japonya(46.000 MW) sahip. Bu ülkelerin hepsi şu an nükleer santral yapmaya devam ediyorlar fakat Asya ülkeleri kadar hızlı değil. Şu anda Çin – 20, Rusya – 9, Kore ve Hindistan ise 6 tane nükleer santral inşa ediyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için nükleer enerji önemli bir kaynak. Avrupa ülkelerinin bir bölümü ise geçmişte yeni nükleer santraller kurmayacaklarına dair kararlar almışlardı. Fakat İsveç ve İtalya bu kararlarını 2009 yılında değiştirdiler ve yeni nükleer santraller kurmayı planlıyor. 21.yy'da dünya nükleersiz olmayacak gibi gözüküyor. Türkiye de Akkuyu santrali ile biraz geç de olsa -30 civarinda ülke hali hazırda nükleer enerji kullanıyor- nükleer enerji ile tanışmış olacak.


Read More!

Aşırı İyimserlik ve Tahminler

Geleceğe yönelik isabetli tahmin yaparken olayları tarafsız biçimde değerlendirebilmek önemlidir. Karamsarlık veya iyimserlik tahminlerimizi gerçeklerden sapmasına yol açar, sonuç olarak da kararlarımızda veya yatırım tercihlerimizde yanlış tercihler yaprız. Önümüze bir tercih konulduğunda kaybetmekten kaçınırken nasıl irrasyonel davrandığımızı kaybetmekten kaçınmak isimli yazıda anlatmıştık. Benzer bir hatayı da planlanmış olayların nasıl gerçekleşeceği ile ilgili tahmin yürütürken yapıyoruz.


İnsanlar doğaları itibari ile gerçekçiden çok iyimser tahmin yapmaya daha yatkın. Örneğin, bir iş yaparken biteceği süreyi daha kısa, ya da bir işe girerken getirisini daha fazla tahmin etme eğilimimiz var. Ya da borç alırken ödemeleri hep zamanında ödeyeceğimizi tahmin ediyoruz. Öğrenciler ise benzer şekilde girdiği sınavların sonuçlarını olduğundan daha yüksek tahmin etme eğilimine sahip.


Doğamızdan kaynaklanan bu eğilim tüm insanları etkiliyor, aşağıda değişik seneler için analistlerin S&P 500 şirketlerine ait hisselerin kazanç tahminleri var:




Grafiği ben şuradan aldım, ancak araştırma McKinsey’e ait ve buradan ulaşılabiliyor. Grafikte analistlerin zaman içinde değişen tahminlerinin(yeşil çizgiler), gerçek kazançlardan(mavi noktalar) çoğunlukla daha yukarıda olduğu görülüyor. Süre uzadıkça tahminlerin olduğundan daha yüksek olma ihtimali de artıyor.


İnsanların iyimser olma eğilimini bankalar da biliyor ve bunları kredi verirken kullanıyorlar. Borç alırken ödemeleri geciktirme ihtimalimizi gerçekte olduğundan çok daha düşük bir olasılık olarak düşünüyoruz. Fakat bankalar gerçek olasılığı ellerindeki enformasyondan yola çıkarak bildikleri için, geç ödemelere ceza amaçlı çok yüksek faizler koyarak bu eğilimi avantaja dönüştürüyorlar.


İyimser olmak, geleceğe yönelik tahminlerde olumsuz sonuçlar doğurmasına rağmen insanın zihinsel sağlığı ve motivasyon açısından gerekli. Tahmin yaparken aşırı iyimserlikten etkilenmeyen kişiler sadece depresyonda olanlarmış!


Read More!

Şangay Expo 2010



Yaklaşık 1 hafta önce, 1 Mayıs İşçi Bayramında eski Maocu Çin’in gündemi Türkiye'den çok farklıydı. Çin'de Expo 2010 yani Dünya Fuarı başladı. Organizasyon, Mayıs’tan Kasım’a kadar 6 ay süresince devam edecek. Bu vesileyle biraz Dünya Fuarından biraz da Şangay’dan bahsedersek iyi olur diye düşünüyorum.



İlk Dünya Fuarı, sanayi devriminin ürünlerini sergilemek için 1851’de Londra’da yapılmış, o günden beri de bazı aksamalar olsa da bugüne kadar gelmiş. Expo’lar hem fuarın düzenlendiği ülkenin hem de yeni teknolojik gelişmelerin tanıtılması bakımından önem taşıyor.


Telefon, dokunmatik ekran, daktilo, sinema gibi birçok yenilik ilk kez dünya fuarı ile görücüye çıkmış. Aynı zamanda birçok şehir için sembol olan yapılar da dünya fuarı için yapılmış. Örneğin, Eyfel kulesi ilk kez 1889’daki Dünya Fuarı için geçici olarak yapılmış. Teknolojik ilerlemeyi temsil eden Eiffel, ilk yapıldığında Fransızlar tarafından pek beğenilmemiş ancak daha sonra şehrin ve belki de Fransa’nın sembolü haline geldiğini hepimiz biliyoruz.


İletişimin gelişmesiyle Dünya Fuarlarının önemi azalmış olmasına rağmen Expo; Olimpiyatlar ve Dünya Kupası’ndan sonraki en büyük uluslararası organizasyon olma özelliğini devam ettiriyor. Her yapılan fuarın bir teması oluyor ve fuara katılan ülkeler kendi fuar alanlarında bu temaya uygun tanıtımlar yapıyorlar. Hatırlarsanız İzmir’de Expo 2015’a aday olmuş, ancak az bir farkla Milano’ya kaybetmişti. 2015’teki Expo’nun teması sağlıktı.


Şangay’da bu sene yapılan Expo’nun teması ise "better city, better life - daha iyi bir şehir, daha iyi bir yaşam" mottosuyla şehirçiliğin geleceği. Bildiğiniz gibi tüm dünyada kırsal yaşamdan şehir yaşamına geçiş son hızda sürüyor ve bunun sonucu olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde mega şehirler ortaya çıkmış durumda. Dünyada sadece şu an nufüsu 10 milyon üstünde olan 25 civarında şehir var. Bu nedenle çevreyi kirletmeyen, ekonomik açıdan verimli ve sürdürülebilir(sustainable) şehircilik çözümlerine ihtiyaç var. Expo 2010’da da bu çözümlerin tanıtılması amacıyla yapılıyor.


Çin açısından fuarın amacı ise aynı Pekin’deki olimpiyatlarda olduğu gibi dünya’ya liderliğini ve teknolojik üstünlüğünü göstermek. Fuar için Çin’in ayırdığı bütçe yaklaşık 4 milyar dolarmış, ancak aynı dönemde Şangay’ın altyapısını geliştirmek amacıyla çok daha fazla para harcanmış. Nüfusu, çevresiyle beraber 20 milyona yaklaşan Şangay’da bu altyapı harcamalarıyla dünyanın en uzun metro hattı -420 km- inşa edilmiş. Şangay, Çin’in doğusunda Pasifik okyanusun kıyısında yer alıyor ve günümüz itibariyle hem Çin’in hem de dünyanın en işlek limanı haline gelmiş durumda. Çin’de üretilen malların önemli bölümü Şangay üzerinden dünya’ya açılıyor. Şangay hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile, evinizde veya ofisinizde yolu Şangay’dan geçmiş birşeylerin olma ihtimali çok yüksek. Şangay’ın fuar boyunca -6 ay- yaklaşık 70 milyon kişiyi ağarlayacağı tahmin ediliyormuş.


Şangay’daki fuarın katılımcıları arasında Türkiye’de var. Türkiye fuar için dışarıdan bakınca oldukça dikkat çeken ve farklı bir fuar alanı tasarlamış. Diğer ülkeler genellikle tanıtım alanı için açık renklerde binalar inşa ederken, Türkiye kırmızıyı tercih etmiş ve bunu estetik biçimde sunmayı başarmış. Fuar alanına yapılan binanın içi dünyanın en eski yerleşim alanlarından biri olarak kabul edilen Çatalhöyük’ten esinlenmiş. Çatalhöyük, Konya’nın güneyinde yer alıyor ve M.Ö. 7500-5700 yılları arasında yerleşik yaşama ev sahipliği yapmış. Türkiye, Çatalhöyük’ü kullanarak Medeniyetin Beşiği temalı bir tanıtım yapmayı planlıyormuş. Detaylara ve yorumlara şuradan ve buradan bakabilirsiniz.

Farklılıklar stratejik açıdan önemlidir ve Anadolu gerçekten medeniyetin beşiği olarak dikkat çekiyor. Bu tür bir tanıtım stratejisi insanların zihninde yer etmek için etkili olacaktır. Fakat geleceğe yönelik çözümler önerememiz bence düşündürücü ve Türkiye’de turist olarak bulunmuyorsanız pek olumlu olmasa gerek.


Fuar alanı şu siteden online olarak gezilebiliyor. Çok güzel bir uygulama değil ama hangi ülkelerin ne tip yeniliklerle katıldığını görmek isteyenler ziyaret etsin.

Read More!

Paramızı Ne Kadar Zamanda İkiye Katlarız?

Bu yazı, öğrenmiş olmaktan memnun olacağınızı düşündüğüm basit bir bileşik faiz hesaplama kuralı ile ilgili olacak. Bu basit kuralı kullanarak, bileşik faizde değerlendirdiğiniz birikimlerinizin ikiye katlanması için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini yaklaşık olarak hesaplayabileceksiniz. Kesin hesabı bileşik faiz formülünden yola çıkarak yapmak mümkün, ancak hesap makinesi kullanmadan bu hesabı yapmak oldukça zor.


72 kuralı olarak da bilinen hesaplama yöntemi aşağıdaki şekilde:


Örneğin yıllık %6 faiz gelirinin bileşik faizle ikiye katlanması için geçmesi gereken süre yaklaşık 72 / 6 = 12 yıl. %8 için 72 / 8 = 9 yıl. %12 için 72 / 12 = 6 yıl. %18 için ise sadece 72 / 12 = 4 yıl. Tabii, bu artışların nominal olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Gerçek kazancınızı hesaplamanız için enflasyonu da hesaba katmanız gerekli.


72 kuralını tersten işletmek de mümkün. Örneğin paranızı 3 yılda ikiye katlamanız için her yıl yaklaşık 72 / 3 = %24 faiz geliri elde etmeniz gerekiyor.


Bu kural ile hesaplanan değerin tam olarak doğru olmadığını, sadece yaklaşık olduğunu daha önce söylemiştim. Özellikle faiz oranı çok düşük olduğunda (%2’den az) ve çok yüksek(%50’dan fazla) olduğunda bu hata oranı büyüyor. Hata oranlarını merak edenler şuraya, kuralın nasıl ortaya çıktığını merak edenler ise buraya bakabilirler.


Her yerde bilgisayarların olduğu bu devirde hesap yaparken işinize yaramasa bile, başkalarına bileşik faizin ve gençken tutumlu(bkz: tutumluluk nedir?) olmanın önemini anlatırken bu kural işinize yarar diye tahmin ediyorum. Tutumlu olmakta zorlananların Ekonomi Türk'ün bireysel finans projelerine göz atmasını tavsiye ediyorum:


Bireysel Finans Projesine Katılımcı Arıyoruz

Bireysel Finans Projesi B Versiyonu




Read More!