Hukuk ve Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hukuk ve Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Özel ve Tüzel Kişi

Köşecilerin gidermek yerine pekiştirdiği yaygın yanlışlardan biriyle daha karşınızdayız. Konumuz dillere, daktilolara, klavyelere pelesenk olmuş "Özel ve Tüzel Kişi" öbeği.

What is Insider Trading Anomaly
Recent Academic Studies on Insider Trading
How to Profit Legally From Illegal Insider Trading
Insider Trading in Germany
Inside Information About the Massive Insider Trading Probe
Insider Trading Returns
Definition of Insider Trading

Sami Hocaoğlu'nun 23 Kasım 2007 tarihli yazısından alıntı:

Bununla da yetinmedi sürek avcıları. Bu insanlar sivil hayatta birer iş buldular. Geldiler, onları işe alan özel ve tüzel kişilere baskı yaptılar.

Kimlere baskı yapmışlar? "Özel ve tüzel kişilere". Kim ki onlar?

Ahmet Yavuz'un 9 Ekim 2006 tarihli yazısından alıntı:

EĞİTİMİN FİNANSMANINDA KİMİN NE KADAR PAYI VAR

Merkezi hükümet 64,81
Yerel idareler 0,70
Özel ve tüzel kişi ve kuruluşlar 1,55
Hane halkı 32,85
Uluslararası kaynaklar 0,09
Toplam 100,00

(*) 2002 itibarıyla, yüzde


Bir istatistik kalemi de olabildiğine göre önemli biri olmalı bu "özel ve tüzel kişi".

Son olarak, biz zavallı aciz okurları özel/tüzel ayrımı konusunda aydınlatacak bir yazı geliyor.

Ahmet Kurucan'ın "Borç Ödemede Özel ve Tüzel Kişi Farkı" başlıklı 13 Kasım 2008 tarihli yazısından alıntı:

Önce şu tüzel kişi-özel kişi ayırımına bakalım: Tüzel kişi, maddî veya manevî belli bir amacı hayata geçirmek üzere ilgili ülkenin hukukî mevzuâtına göre kurulmuş kişi veya mal topluluklarına verilen isimdir. Bunlar hem hak hem de borç ehliyetine sahiptirler. Dolayısıyla borç edinme veya geri ödemede özel-tüzel kişi farklılığının İslamî kaide ve kurallar açısından hiçbir farkı yoktur.

İkinci olarak, alacaklı olan tüzel kişi eğer devlet ise yapılan bu yardımlar devlet bütçesinden karşılanmaktadır. Bütçenin ister gelir kaynağı isterse harcama kalemi olarak başlıca muhatabı halktır. Devlete olan borcu karşısında kanuna karşı hile yapan kişi, halkın hakkına tecavüz ediyor ve resmen kul hakkına giriyor demektir. Alacaklı devlet değil kâr amacı ile kurulmuş şirketler ise, kul hakkı açısından durum değişmemekte, söz konusu şirkette küçük-büyük payı olan herkesin hakkına tecavüz edilmektedir. Bu zaviyeden baktığınızda tüzel kişilere olan borcun ödenmemesi, özel kişilere olan borcun ödenmemesinden çok daha vahim bir manzara karşımıza çıkartmaktadır. Özel kişi son tahlilde bir kişidir; hile yaparak şimdi ödemediğiniz borcunuzu pişman olup 10-20 yıl sonra ödemeye karar verdiğinizde ona veya vârislerine öder kurtulursunuz. Aynı pişmanlığı devlet veya şirkete olan borcunuzda yaşarsanız nasıl olacak? Veya ahirette özel kişi hakkını helal edebilir, tüzel kişiliklerde hak sahibi olanlara teker teker nasıl helal ettireceksiniz?


Gördünüz mü donanımlı yazarı? Nasıl da cahil okur kitlesini aydınlatıverdi.

İşin ilginci bu yazıların ilki Türkiye'nin en esaslı gündemi hakkında siyasi bir yazı, diğer ikisi ise "ekonomi" yazısı. Peki hukuk bilmeden siyaset olur mu? Zorlarsan olur netekim. Peki hukuk bilmeden ekonomi olur mu? İşte o hiç olmaz.

İşin doğrusuna gelince:

"Kişi"ler medeni hukukta ikiye ayrılır: gerçek kişi - tüzel kişi
İdare hukukunda da şu ayrım vardır: özel hukuk kişisi (özel kişi), kamu hukuku kişisi (kamusal kişi)

"Özel-tüzel" ikilemesi kulağa şiir gibi gelebilir ama köşe yazarına şiir değil şuur gerekir.

Yukarıda kullanılan ilk yazıda yazarın kast ettiği gerçek ve tüzel kişilerdir. İkinci yazıda kast edilen özel ve kamu kişi ve kuruluşlarıdır. Üçüncü yazıda kast edilen ise yine gerçek ve tüzel kişi ayrımıdır.

Hakkını yemeyelim. İkinci yazının sahibi muhtemelen bu ikilemeyi resmi bir istatistik kaynağından aldığı için bu tuzağa düşmüştür çünkü bu yanlışı tüzük, yönetmelik gibi yasa alt metinlerinde köşe yazılarından daha çok görüyorum ama aldığı istatistik verisinin kaynağını okuyucularından esirgemiş olduğu için kendisine muafiyet tanımayacağız.

Burada tüm köşecilere ve yönetmelik, tüzük, şartname vs. resmi metin hazırlayanlara seslenelim: dişlerinizi her gün fırçalayın ve özel-tüzel tekerlemesini bırakın.
Read More!

Tuketici Haklari ve Kapitalizm

4077 Sayili Tuketicinin Korunmasi Hakkinda Kanun ile ulkemizde tuketici haklari korunma altina alinmistir. Kanun yapmak o kadar zor degil ama, herkes kanun yapabilir. Burada kritik olan kanunlarin uygulanmasi, tuketicinin haklarinin gercekten korunmasi, yasal sureclerin tikir tikir isliyor olmasidir. Iste bu yuzden verimli isleyen bir hukuk sistemi serbest piyasa ekonomisinin vazgecilmez kosuludur.

Ulkemizdeki ekonomi cahilleri liberalizmi, serbest piyasa ekonomisini, ve kapitalizmi herkesin istedigi gibi at kosturdugu, vahsi bati kivaminda bir sistem olarak algiliyorlar. Alakasi yok. Kapitalizmi kapitalizm yapan altyapisi, kanunlari, kurallaridir. Haa bu kurallar dahilinde serbest piyasada rekabet edebildigin kadar rekabet ediyorsun, yetenekleri olmayanlar islerini ve sirketlerini kaybederken, basarili modelleri olanlar ve caliskanlar yenilikler yaratarak zenginlesiyor ve refaha ulasiyor. Kapitalizm sayesinde gelismemis ulkelerde 15 kurusa sac kesen berberler dahi, 15 dolara sac kesmeye basliyorlar. (Amerika'daki berberlerin kazanci neden daha yuksek zannediyorsunuz, cok super sac kestikleri icin mi?)

Amerikan kapitalizminin basarili olmasinin baska bir sebebi ise tuketici haklarinin hem kanunlar ile hem de sirketler tarafindan korunuyor olmasi. Yanlis okumadiniz, sirketler tuketici haklarini koruyor. Amerika'da tuketici haklarini korumak rekabetin diger bir boyutu olarak karsimiza cikiyor. Gecenlerde bir arkadas Nordstrom isimli "Boyner" turu bir magazadan 6 ay once aldigi ayakkabilari yenisiyle degistirmis. Ne soyledin de 6 ay giydigin ayakkabiyi adamlar yenisiyle degistirdiler diye sordum. Cevabi "ayakkabilarimi degistirmek istiyorum dedim, degistirdiler" oldu. Burada sirketler cogu zaman musterilerle tartismak ve onlari kirmak yerine onlarla anlasarak problemi buyumeden tatliya baglamanin cok daha ucuz oldugunu kesfetmisler. Zaten is mahkemeye uzadigi zaman cogu zaman sirketlerin cok buyuk bedeller odedigini gazetelerden de okuyorsunuz. Mesela bundan bir 10 sene kadar once McDonalds'da birisi yeni aldigi kahveyi uzerine dokerek kendini yakmis ve bundan da McDonalds'i suclamisti. Is mahkemeye gittiginde $3 milyon gibi bir rakami tazminat olarak kazanmisti. Buradaki avukat ucretlerini vs. dusundugunuzde sirket olarak uygulayabileceginiz en iyi politika musteri memnuniyeti olarak karsiniza cikiyor.

Musteriler de sirketlerin bu yaklasimlarina olumlu yaklasiyorlar. Mesela alisverise gittiginizde bir mali alayim mi, ya kucuk gelirse ya da sonradan fikrimi degistirirsem, ya da evdekiler bir laf ederse vs. seklinde kaygilariniz var ise Turkiye'de bu mali almazsiniz. Bes dakika once satin aldiginiz mali iade etmek isteseniz satici size binbir gucluk cikarir cunku, her tarafa "satilan mal geri alinmaz" yazilari yazilmistir. Amerika'da ise mali alirsiniz, begenmezseniz geri getirirsiniz. Hatta bu yuzden bir suru insan cok begenmedigi mallari bile "sonra gelir degistiririm" mantigiyla satin alip ya unuttugundan ya da usendiginden degistirmeden bir kenara atip unutuyor.

Turkiye'deki insanlarin icgudusel yaklasimi ya baskalarini kaziklamak ya da kaziklanmamak oldugu icin ise ekonomik faaliyetler cok verimli yapilamiyor. Ben de bu tur kaziklama, kaziklanma luzumsuzluklariyle ugrasmamak icin bu hafta yazilarima son veriyorum. Gitmeden sizlerden Ekonomi Turk blogu ve benimle ilgili begendiginiz begenmediginiz ne varsa eteginizdeki taslari dokmenizi bekliyorum. Istediginiz kadar acimasiz olabilirsiniz, ben oyle kolay kolay gucenmem.

Borsa Nasıl Oynanır  inovasyon nedir    Borsa Yorumları    Petrol Fiyatları    Bilgisayar Nedir Read More!

Hukuk Sokağı: Bir İbret Öyküsü... (2)

Hikayenin sonu için yine bloguma buyrun...

Demokrasi Nedir   Küresel ısınma Nedir  Özel Üniversiteler Read More!

Hukuk Sokağı: Bir İbret Öyküsü... (1)

Adalete güvenmek lazım. Bizde işler yavaş yürüyor ama hakkını arayan, eninde sonunda hakkını alıyor. Burada yer tutsun istemedim. Malum bu ara daha ciddi konular yazılıyor. Buyrun benim bloga oradan okuyun.

Demokrasi Nedir   Küresel ısınma Nedir  Özel Üniversiteler Read More!

Danıştay’da ‘kast’ hukuku

Danıştayın katsayı ile ilgili kararını "aptalca" diye nitelendirmek suç mudur? acaba cidden merak ediyorum. bu konuda biri beni aydınlatırsa sevinirim.

Bu konuda Taha Akyol kararın ortaya koyduğu, kast, bireysel özgürlük, eşitlik gibi kavramlar üzerine güzel bir yazı yazmış, okumanızı tavsiye ederim.

Manipülasyon Nedir   Küresel ısınma Karikatürleri  Türk Bilim Adamı  Liderlik Nedir?    Türkiyede Ödenen Vergiler, Vergi Türleri  Enformasyon Nedir    Slogan Nedir    Enflasyon Nedir    Nükleer Santraller  Devlet Nedir
Read More!

Mikro iktisat uygulaması Cinayet Ekonomisi

Not: Asagidaki yaziyi once Ekonomi Turk kitabinin mikro iktisat uygulamalari kismina koymak uzere yazmaya baslamistim ama kismet burada yayinlamakmis.

Televizyonlarda bir sürü dizide cinayetleri çözen zeki dedektifler veya CSI gibi dizilerde teknoloji kullanan suç savaşçıları öne çıkarılır. Belgesellerde de FBI, DEA, veya yerel polis güçlerinin çözdükleri cinayetlerin hikayelerini izleriz. Bunları izlediğim zaman aklıma ilk gelen soru Amerika’da her sene kaç tane cinayet olduğu, ikinci soru bunların yüzde kaçının çözülebildiği, üçüncü soru ise teknolojideki gelişmeleri de dikkate alırsak son yıllarda bu orandaki değişimin hangi yönde olduğudur. Tabii en önemli konu ise cinayetlerin sayısını nasıl azaltabileceğimiz konusudur.

Bu soruların cevaplarına Amerika’ya bakarak cevap aramamın sebebi bahsettiğim istatistiklerin olması. Kısa bir google aramasından sonra karşıma şu cevaplar çıktı:

Cevapları söylemeden sizden bu soruların cevabını tahmin etmenizi isteyeceğim. Amerika’da 2007 yılında 14811 tane cinayet işlenmiş. Yani her 20000 kişiden bir tanesi cinayete kurban gitmiş. Türkiye’de aynı oranda cinayet işleniyorsa aşağı yukarı 3500 kişinin her sene öldürülüyor olması lazım. Amerika’da 1963 yılında 4566 kişi cinayete kurban gitmiş, yani her 40000 kişiden bir tanesi öldürülmüş. Bu demektir ki cinayet işlenme oranı son 44 yılda iki katına çıkmış. Bu rakamlara alkollü bir sürücünün trafik kazalarında öldürdüğü kişiler dahil değil. Onların sayısı bizim kastettiğimiz cinayetlerin sayısından daha fazla. (Geçenlerde New York eyaletinde yeni bir kanun yürürlüğe girdi, alkollü araba kullanan ve arabalarında 16 yaşından küçük çocuk bulunduran kişiler kazaya karışmasalar bile 4 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecekler. Türkiye’de alkollü araba kullanmanın cezası neydi?) Aslına bakarsanız ben bu cevaplardan tatmin olmadım ve aramaya devam ettim. FBI’ın sayfasında 20 yıla ait istatistiklere ulaştım ve cinayet oranının 80’lerde ve 90’ların başında çok daha yüksek olduğunu farkettim. O zamanlar senede 24000 kişi cinayete kurban gidiyormuş. Bu rakamlar 1994’den sonra düşmeye başlamış ve onların istatistiklerine göre 1998-2008 arasında öldürülen insan sayısı 16000 civarında sabit seyrederken, nüfus artış hızından dolayı cinayet oranı yüksek miktarda gerilemiş.

Borsa Nasıl Oynanır  inovasyon nedir    Borsa Yorumları    Petrol Fiyatları    Bilgisayar Nedir

Peki bu cinayetlerin yüzde kaçı çözülebiliyormuş? Washington Post’un haberine göre 2007’de bu cinayetlerin %61’i çözülebilmiş. Yani her 5 cinayetten ancak 3 tanesini çözebiliyorlarmış. 1963 yılında ise cinayetlerin %91’i çözülmüş. Adamlar 44 sene önce her 10 cinayetin 9’unu çözüyorlarmış. O kadar teknolojik gelişmeden sonra bu 10’da 6’ya düşmüş. 2000 yılında ise bu rakam %63 imiş. Bu rakamlara bakarak kabaca son 8-9 yıl içerisinde DNA teknolojisinin ve dizilerde gösterilen teknolojilerin kullanımının cinayetlerin çözümüne yaygın bir katkı sağlamadığını söyleyebiliriz.

Tabii ki bunu söyleyebilmek için bu konuda çok detaylı bir araştırma yapamak gerekli ve eminim Amerika’da bu konu üzerine çalışan ekonomistler vardır. Diğer emin olduğum bir konu da Türkiye’de buna benzer konularda çalışan ekonomistlerin ya hiç olmaması ya da çok az olması. Eğer şu sıralar ekonomi doktorası yapıyorsanız size vereceğim en iyi tavsiye başkalarının çalışmadığı, hatta o konularda doğru düzgün verilerin bile olmadığı alanlarda doktora tezinizi yapmanız, kendi verilerinizi kendiniz toplamanız ve bunları da kimseyle paylaşmamanız. Böyle yaptığınız taktirde önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde Turkiye’de çalıştığınız alanda en uzman kişi siz olursunuz. Bunlar önemli konular. Amerika’da makroekonomi alanında çalışan adam kalmadı diyebilirim, sadece üç beş tane serseri mayınla Fed’in bölgesel ofislerinde çalışan ekonomistlerin yaptıkları çalışmalar var, onların da neye yaradığını bu krizde gördük.

Neyse konumuza dönelim ve biraz spekülasyon yapalım. Geçmişte cinayetlerin daha kolay çözülmesinin bence en önemli sebebi bunların aile içi cinayetler olmaları. Geçen zaman içerisinde organize suç ve bununla bağlantılı cinayetlerde bence önemli artışlar meydana geldi ve bunları da öyle DNA veya CSI teknikleriyle çözmek pek mümkün değil. Aslına bakarsanız katil eşlerden biri değilse, dizilerde gözümüzün içerisine sokulan süper dedektiflerin öyle ahım şahım bir yeteneklerinin olmadığını görebilirsiniz. Neticede Amerika’daki dedektifler finans, hukuk, tıp gibi zeka gerektiren alanlara giremeyen, lisenin kabadayısı olan patates beyinli kişiler olduklarından normal olan onların ancak gözlerinin önündeki bariz cinayetler dışındaki cinayetleri çözememeleridir. Bu işin çözümü ancak makro seviyede olaya sistemik yaklaşıp analiz ettikten sonra gerçek uzmanlar tarafından ortaya konabilir. “Ben 27 yıldır dedektiflik yapıyorum, bu işler analistlerin bildiği gibi değil” diyen beceriksiz statükoculara da aldırış etmemek gerek.

Bir de beyninizi gıdıklayacak Orwellian bir çözüm önerisinde bulunayım. Cinayetleri azaltmanın yolu insanlara bu işten yakayı ucuz sıyıramayacakları mesajını vermenizdir. Birincisi cezalar hafif olmayacak, ikincisi yakalanma olasılığı çok yüksek olacak. Yakalanma olasılığını nasıl arttırırız? İnsanların yerini her günün her saniyesinde cep telefonlarından (veya herkesin koluna takılacak ve sinyal verecek bilekliklerden) belirleyeceğiz. Ayrıca arabalara da çip takılarak her gün her saniye nerede oldukları, hangi hızla seyrettikleri belirlenecek. Herkesten ayrıca DNA örneği de alınacak. Son olarak da her yere yüksek çözünürlüğe sahip kameralar yerleştirilecek. Böylece cinayetlerin ve diğer suçların çözümünde dedektiflerin ihtiyaç duyduğu bilgilerin çoğuna hemen ulaşabileceğiz. Bu bahsettiğim teknolojiler henüz tam olarak ucuz bir şekilde uygulamaya sokulacak kadar gelişmiş değil ama bu ütopyadan çok da uzak sayılmayız. Peki toplum suç oranlarının ciddi oranda azaltılmasının bedeli olan her attığı adımın devlet baba tarafından izlenmesine evet der mi?

Ekonomi Türk
Read More!

Turkiye Cumhuriyeti’nin Savcilarini Goreve Cagiriyorum!

Bugune kadar blog ortaminda fazlaca yer vermesem de, Basbakan’in ozellikle de malum medyanin bilincli ve kasitli tutumu karsisinda, sinirlerine hakim olamayip muvazenesiz tepkiler vermesini kendimce elestirmis, hatta Basbakan’i suclamisimdir.

Amma ve lakin bu sefer benzer bir tepkiyi, hatta daha fazlasini ben verecegim. Zira “Turkiye’nin Gazetesi” olarak nam yapmis olan ‘sey’de tam bir fecaatle karsilastim. Hayir bu ‘sey’i alip okudugumdan felan degil. Cok uzun zamandir bu ‘sey’i temizlik yaparken yere serme amacli bile kullanmiyorum. Sanirim en son evime girdiginde, evimin duvarlarini boyayan ustalar parkelerin uzerine sermisti.

Simdi buradan Cumhuriyet’in bagimsiz savcilarina sesleniyorum.

Asagidaki satirlarin yazari, Turk Ceza Kanunu’nun o meshur 301. maddesine gore suc islemis olmuyor mu?



“ Toplam 36 Padişah çıkarmış Osmanlı hanedanından Fatih Sulan Mehmet'i, hadi kılıçlarının hakkını vermek için Yavuz Sultan Selim ile bir de Kanuni Sultan Süleyman'ı ayırırsanız geriye kalan 33 Padişah'tan hangisini saygıyla, hayranlıkla, ileri görüşlülükle anacaksınız?

Manipülasyon Nedir   Küresel ısınma Karikatürleri  Türk Bilim Adamı  Liderlik Nedir?    Türkiyede Ödenen Vergiler, Vergi Türleri  Enformasyon Nedir    Slogan Nedir    Enflasyon Nedir    Nükleer Santraller  Devlet Nedir


Kurucu tebaasını yani Türk halkını ezen ve azınlıklara ezdiren başka bir hanedan biliyor musunuz?


Tüm tarihinin üçte birini zilletle geçiren hangi hanedana özlem duyulabilir?


Hadi askeri alandaki yenilgilerini sineye çekmeye çalışalım. Tüm Osmanlı tarihinin medeniyete katkı anlamında ortaya koyduğu -Mimar Sinan'ın hepimizin göğsünü kabartan muhteşem eserleri dışında- ne vardır da biz bilmiyoruz?


Koskoca 600 yılı bir tek Sinan'la açıklayabilir miyiz? ”

Sayin savcilar! Geregini yapin ya da bir izah getirin lutfen.

Tamam biliyorum, yasa degisiklige ugradi. Ama yukaridaki satirlar, Turk Milleti’ni alenen asagilamak kapsamina girmiyor mu? Ama pesinen soyleyeyim; tarifini yapmakta zorlandiginiz ‘Turk Milleti’ kavraminin icinde 600 yillik Osmanli yok da yalnizca 1923 sonrasi, hadi bir de olsa olsa bundan bir kac bin yil onceki Orta Asya cografyasi var ise, soz konusu suc duyurusunu dikkate almamanizi rica edecegim. Fakaaat... o zaman da 1915’de yapilanlari, hem de donemin Osmanli hukumetinin kendi vatandaslarina yaptiklarini elestirmenin nasil oluyor da bu ceza yasasi kapsamina girdigini izah etmeniz gerekecek.

Simdi gelelim yukaridaki zavalli satirlarin yazari zircahil beyefendiye. Bu zatin ayni zamanda, ulkemde kerameti kendinden menkul, Basin Konseyi’nin de baskani sifatini tasidigini ayrica hatirlatmak isterim.

Zannimca fikre fikir ile, tahkire tahkirle mukabele etmek lazimdir.

Bre mendebur adam! Cehalet ve hamakatin hiyanet curetiyle karistirilmis hali. Ne yapmali simdi seni?

Umarim, bir Osmanli Pasasi olarak Osmanli'nin kurumlarinda yetistirilmis olan Mustafa Kemal Ataturk bir gece ruyana girer, o ablak suratina bir Osmanli tokati yerlestiriverir de “koskoca 600 yili” neyle aciklayabiliriz, bir guzel ogretir sana. Read More!

Hukuk Sokağı: Sicil Affı

Bakan Çağlayan, sicil affını uygulamayan bankalara sert çıkmış. "Bankacılık sistemi topladığı parayı reel sektöre kullandırmak zorundadır" demiş. Üstüne bir de 'parası olmayanlara sıfır peşinatla mortgage verin' diye zorlasa tam Amerika'yı yakalardık...

Yazının devamında bankaları vicdanlı olmaya davet etmiş, ben bir sicil affı yaptım artık bu kanundur, kanunlara uyun demiş. Hala da yola gelmeyenlere 'piyasaya arz işlemlerinde Merkez bankası sizinle çalışmaz' demiş ve mevkisini kendi inandığı doğrular için şantaj malzemesi olarak kullanmış.

Demokrasi Nedir   Küresel ısınma Nedir  Özel Üniversiteler

Sen affetsen de bankanın kendi tuttuğu kara listesi de olabilir. O belgeler için de bir imha timi göndersinler. Kime borç verebileceklerine Bakan karar versin. Bankaların başına birer bürokrat koyup KİT'e çevirsinlar. Eğer sonuçta bankalar zarara uğrarsa bankada hesabı olan vatandaşın zararını da diğer bir grup vatandaş vergisinden ödesin. Vergisini odemeyen halki da vergi affi cikarip affedersiniz artik. Read More!

Hukuk ve Hayat

Ülkede hukuk olmazsa ekonomik hayat ilerlemez. Bu benim en temel savlarımdan birisi. Hangi ülkede mülkiyet güvence altında, hangi ülkede kişiler serbestçe sözleşme yapabiliyorlar ve sözleşmenin hükümleri icabında kanunla yerine getiriliyor-getirtiliyor, hangi ülkede oyunun kuralları önceden belli ve bu kurallar sıkça değiştirilmiyor, en azından değiştirilmesi toplumda tartışılarak ve önceden belirli prosedürlerle bağlı, o ülke ekonomik olarak da daha gelişmiş oluyor.
Not: Yazı beklediğimden uzun oldu. Vaktiniz varsa devamını okuyun.

Singapur gibi, Hong Kong gibi ülkeler ise zaten tamamen hukuk devleti olmalarından kaynaklanan bir gelişime sahipler. Hinterlandlarındaki hukuka saygısız ülkelerin kaynaklarından da faydalanarak zenginleşiyorlar.
Hukuk devletinde bürokratların, siyasi elitlerin hesap verebilirlikleri artıyor, devlet yönetimi de daha düzgün işliyor. En kötü ihtimalle siyasetçiler seçimler eliyle değiştiriliyor. (burada bir parantez açıp dün sabah çocuk gibi ABD'de seçimle iktidar değiştiği için sevindiğimi belirtmeliyim. Debate'ler yapıldı, paraalr harcandı. Ama seçimle, kan dökülmeden iktidar el değiştirdi. Hayatımda sanırım ilk kez kalbimden "yaşasın cumhuriyet" demek geçti) Hukuk devletlerinin ekseriyetinde demokrasi işliyor. Demokrasi ile hukuk, demokrasi ile ekonomik gelişmişlik arasında bariz bir korelasyon var. Buradaki ekonomik gelişmişliği sadece GSYİH veya Kişi başına GSYİH olarak almayınız rica ederim. Kuveyt'i kalkınmış ülkelerden biri olarak görmediğimi sanırım anlamışsınızdır.

What is Insider Trading Anomaly
Recent Academic Studies on Insider Trading
How to Profit Legally From Illegal Insider Trading
Insider Trading in Germany
Inside Information About the Massive Insider Trading Probe
Insider Trading Returns
Definition of Insider Trading
Is Insider Trading Legal?
How Insiders Use Private Information and Don’t Get Caught?
SEC Regulation on Insider Trading: Section 10b

Hukuka olan ihtiyacımızı sık sık gündeme getirmek gerekiyor sanırım. Bu ülkede Aydın Doğan, çoğunluk hisseleri kendinde olsa da azınlık hisseleri borsaya kote olan gazetelerini, kendi özel başka işleri için kullanıyor, SPK seyrediyor. Devlet Halka açık bankalarından bir gruba medya devi satın alması için kredi veriyor, SPK seyrediyor. Bunlar göze görünenler. Halka açık şirketlerin bu tarz işlerde sık sık kullanıldığı aşikar, ama kimsenin bir şey yaptığı yok.

Bunlar bir yana, geçmişimden iki örnek vererek hukuk'un olması gerektiği başka bir alana, olağan günlük hayatımıza lafı getirmek istiyorum:
Ben 10 yaşındayken kırmızı bir bisikletim vardı. Bu bisikletimi bir asker çocuk istedi, vardır ya "bi tur biniyim mi" diye. Daha bisiklete binme hevesine doyamamış bir köylü çocuğu delikanlılığında 1.5 yıllığına askere almanın filan gereği, oluru olmazı bir yana, verdim bir tur binsin diye. Sokakta bir tur attı, geldi. Sonra diğer bir arkadaşı bindi. Çok sevinçliydiler, ben de ortak oldum sevinçlerine. Kim bilir belki de özgürlüğün kokusunu almışlardı, oydu sevindikleri. 3. çocuk turunu tamamlayamadı. Yaklaşık 5 dakika geçti ve gelmedi. Arkadaşlarıyla beraber beklerken orta yaşlı, askerlerden daha değişik kıyafetli (subaymış, sonradan öğrendim) birisi bana gelip komutan seni çağırıyor dedi ve içeriye girdim. Askerlerin bisikletle gezdiğini gören komutanın komutanı bisikletin sahibini bulun getirin demiş. İçeri girdiğimde bana bağırdı. Korkudan altıma işedim. "Bir daha buralarda bisikletle gezersen bisikletini alırım bir daha da vermem" dedi. Bisikletimi alıp zor zekat kaçtım, anneme ağladım. Bir ege kasabasında değil de Güneydoğu Anadolu'da olsaydık başıma ne gelirdi, bilmiyorum. Ben altıma işerken oradaki gariban askerin başına ne geldiğine de dikkat etmedim. Ben bisikletime üzülürken sanırım o çocuk askerliğinin yanmasından veya daha beterinden endişe ediyormuştur. Ordumuzla ilk tanışmamın böyle olması pek tabi ki şanssız bir başlangıç oldu. 10 yaşındaydım. Ordu, bisikletimi elimden alabilecek güce sahip olan komutanların komutanlarının olduğu yerdi. Ben ise sadece altıma işeyebilirdim.

Bundan yaklaşık bir yıl sonra bir gün arkadaşlarımla top oynarken 24-25 yaşlarında kavruk bir oğlan gelip bana bütün golleri yemeyi şart koştu (evet küçükken ben hep kaleciydim) Saçma değil mi neden yiyeyim ki bütün golleri. Olmaz diyemedim, ama golleri de yemedim zira adam defolup gitmişti (aslında yeterince de gol yemiştim :) ). 20-25 dk kadar sonra geri döndü, arkadaşlarına skoru sordu. sonra bana doğru sinirli bir şekilde koşmaya başladı. Her mantıklı insanın yapacağını yaptım: kaçtım. yaklaşık 2 km kadar ilerledikten sonra bir yay çizderek adamı geride bıraktım ve arkadaşlarımın yanına geri döndüm. Arkadaşlarım bana onun mahallenin tanınan sabıkalısı olduğunu, bir adam bıçakladıktan sonra içeri girdiğini, ve daha yeni çıktığını, ondan kaçmamam gerektiğini, çünkü kimseyi öldürmediğini,sadece bacaktan bıçakladığını, eğer kaçarsam sinirini alamayıp evimi bulup aileme bir kötülük yapacağını söylediler. Ne yapacağımı bilemedim. Polise kaçsam ne olacaktı ki? Azılı suçlular içerideyken salıveriliyorlardı! Bize de onların insafına kalıyorduk. Yanıma geldi, neden gol yemediğimi sordu, bıçağını çıkardı. ben kurbanlık koyun gibi bıçaklanmayı beklerken oradan geçmekte olan ülkü ocağı başkanı yanımıza gelip bana halimi hatrımı sordu. Devletten korkmayan bu adam ondan korktu ve bıçağını cebine sokup, bir daha o arazide top oynamamaı salık verdikten sonra gitti. 2 hafta sonra kaçırılan 6-7 yaşlarındaki bir kız çocuğunun cesedi evinde bulundu. Halk adamı linç edemeden Sinop'a götürüldü. Yargılanırken içeride sanırım gardiyanlar tarafından öldürüldü. Eğer öldürülmeseydi Rahşan affıyla dışarı çıkacak, yine memleketimdeki kız-erkek çocuklarının başına musallat olacaktı.

Bu iki örnek, Türkiye'de hukuksuzluğun ben küçükken de var olduğunun ispatı. İlki malımızın, ikincisi canımızın devlet güvencesi altında olmadığını, bilakis onun bazen tehdit olduğunu gösteriyor.

Bu yazıyı yazma sebebim son günlerdeki olan olaylar. 13-14 yaşındaki kızlara tecavüzler, ailelerinin tacizleri, vs. Halk adaleti devletin vermediğini gördüğünde de kendisi vermeye kalkıyor. Malum kişi raporla dışarı çıktı, bugün 11 yaşındaki kızına tecavüz eden başka bir adamın kızı "zeka özürlü olduğu" için zarar görmediğine hükmetmiş başka raportörler. Bu devlet neden var eğer adaleti ülkü ocağı reisleri ve hukuk dışı-vicdan içi çalışan gardiyanlar verecekse? Adalet vermiyor, şeker üretiyor, bankacılık yapıyor!

Ekonomik alanda olsun, sosyal hayatta olsun hukuk, devletin olmazsa olmazıdır. Adalet Mülk'ün (devletin) temelidir. Bu temel Türkiye'de çatırdamaktadır. Bu temel düzelmeden de ne ekonomik ne de sosyal kalkınmadan söz edilebilir. Doğan Holding'e SPK'nın dur diyeceği gün, sokakta azılı katillerin elini kolunu sallaya sallaya gezinemeyeceği günle aynı gündür. Biri olmadan diğer olmaz - olamaz.

Obama ABD başkanı oldu, ABD halkına bir umut ışığı doğdu. Acaba bizim için de umut doğacak mı yoksa ikinci hazreti bir Hazret-i Ömer mi bekleyeceğiz mesih bekler gibi? Read More!

Yuce Turk adaleti subyancilara calisiyor!

NTVMSNBC'den:
İlköğretim 8. sınıf öğrencisi B.Ç. için İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan gönderilen raporda “çocuğun beden ve ruh sağlığının bozulmadığı”nın anlaşıldığını belirterek, müvekkillerinin tahliye edilmesini istedi. Mahkeme heyeti de mahkemeye dün ulaşan, “B.Ç’nin beden ve ruh sağlığının bozulmadığına oy birliğiyle karar verilmiştir” ibaresinin yer aldığı rapor doğrultusunda “suç vasfının değiştiğini” dikkate alarak sanıkların tahliye taleplerini kabul etti.
Turkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletiymis.
Kicima anlatin! Read More!

Yargi Vesayeti

Cumhuriyet tarihimizin (askeri yonetim donemlerini saymazsak eger) en buyuk hukuka tecavuz olayinin resmidir. Bunun ustune ne desek bos artik.

Linkteki karari butunuyle okumak da bos derseniz (-ki oyle), kararin sonundaki, Baskan Kilic ve Sacit Adali’nin karsioy gerekcelerini okuyun yeter derim. Meslektaslarina gereken hukuk dersini vermisler, ama anlayana tabi.

Bundan boyle okullarda Anayasa Hukuku dersi verirken, hocalarimizin yuzu kizarmayacak mi, onu merak ediyorum.

Ben yazarsam sert yazacagim. Bu nedenle, Sabah’tan Emre Akoz’un kisa bir analiziyle konuyu bagliyorum:

Bazı aymazlar AYM'nin verdiği kararı "laikliği savunuyor" diyerek alkışlıyor. Bu
şakşakçıların hatalarını şöyle özetleyebiliriz:

1) Üniversitede türban takmakla laikliğin hiçbir ilişkisi bulunmuyor. Devlet, "elemanı olmayan", reşit insanların giyimine kuşamına karışamaz. Sokaktaki türbanlı kadın laikliği zedelemiyor da, üniversitedeki öğrenci mi zedeliyor?

2) AYM'nin üyeleri bu kararı alırken Anayasa'yı çiğnedi. Çünkü Anayasa, tartışmaya yer vermeyecek biçimde AYM'nin Anayasa değişikliklerini ancak "şeklen" inceleyebileceğini, "içeriğe" ise dokunamayacağını belirtiyor. Bunları yazan 148.inci madde çiğnenmiştir. Bu suçtur . Üyelerin cezalandırılması gerekir. ( Tuhaf bir durum: Suç işledikleri apaçık ama böyle bir yargı mekanizması yok.)

3) AYM'nin 5 Haziran'da açıkladığı, gerekçesini de dün yayınladığı kararın bir başka vahim yanı da, Meclis'in yetkisine el atmasıdır. Yani AYM, Meclis'e ve sadece Meclis'e ait olan bir yetkiyi gasp etmiştir. Bunu yaparken kaynağını Anayasa'dan almayan bir yetkiyi, kendine vehmederek kullanmıştır.

4) Şakşakçıların göremediği nokta şudur: AYM, bu yetki suiistimalini ve gaspını Anayasa'nın değiştirilemez maddelerine atıf yaparak sağlıyor.
Bu olayda atıf yapılan temel kavram "laiklik". Ancak yol bir kere açıldı: Ekonomiden siyasete, herhangi bir konuda yapılacak değişiklik, "demokrasi", "sosyal devlet" ve "hukuk devleti" gibi değiştirilemez ilkelere atıfta bulunarak iptal edilebilir. Read More!

Kos, Yoksa Dusersin!

Taraf'tan Nese Duzel, Eser Karakas'la roportaj yapmıs. Konu: "Bundan sonra AKP ne yapmali?"

Ozetle, Karakas, "AKP, uzlasmak gibi bir yontemi secmemeli. Bu onun sonu olur, aksine radikallesmelidir" diyor. Bu tespite katiliyoruz.

AYM'nin kararinin aslinda ne anlama geldigini, bundan sonra olusacak siyasi ortami ve AKP'nin onundeki secenekleri analiz eden bir yazi, son bir kac gunde zihnimde olusmustu. Tum yazi kafamda hazir olmasina ragmen, su sira bu konuya, ozellikle de gundelik siyasete girme arzusunda degilim.

Her ne kadar, bu davanin sonuclarindan sonra olusan siyasi ortam, gundelik siyaset kavraminin kapsayiciligindan fazlasini ifade ediyor olsa da, karardan sonra piyasalar bir "oh!" demisken, bir de Meclis ve Yargi tatile girmisken, ben de sadece iki satir yazip, konuyu ilerleyen gunlere birakmak istiyorum.

Netekim AYM'nin formule edilmis kararinin anlami cok acik: 6-5. Ama asil konu su ki; AYM'nin Anayasa degisikligi davasindaki onceki karariyle, bizzat Anayasa'yi hice sayarak, yasal yetkisini asmak suretiyle, yasama organinin calismalarini yalnizca usul yonunden degil, esasa iliskin olarak da degerlendirmesi, hukuk tarihimizin en mustesna kosesinde dururken kapatma davasindan cikan sonucun, hukuki anlamda cok da bir anlam ifade etmesi zaten beklenmiyordu.

Su yoruma bir bakin; 'AKP'yi Ecevit doneminde parti kapatma konusunda getirilen yasa degisikligi kurtarmis'. Ne yani, bir uyenin daha "kapatilsin, anasini satiyim" dememesinin, sonucta etkili olduguna inanmamizi mi bekliyorsunuz! O zaman ben de derim ki; "partiyi Ozal kurtardi". Netekim bugun Baskan olan Hasim Kilic'i AYM'ye atayan odur. Diger yandan, daha bir kac ay once, davanin Yuksek Mahkeme'de gorusulmesine bile gerek olmadigi yonunde oy kullanan Sacit Adali, bu karara gore, bugun AKP'nin 'laiklik karsiti tehditlerin odagi' olduguna inaniyor(mus). Ne guzel formul bulmuslar: 6-5. Ellerine saglik... Lise yillarindaki dort bucuktan bes alip da dersi kurtardigimiz gunleri hatirlatti bana.

Her neyse... Ozetle; ya AKP, 90'larin siradan merkez sag partisi gorunumune gelecek (uzlasacak/ehlilesecek) ya da "daha fazla demokrasi, daha fazla ozgurluk" ilkesine daha fazla sarilip, bu yolda duse kalka ama daha hizli adimlarla yurumeye devam edecek. Read More!

Resneli Niyazi Bey'in Geyigi

Yogun ulke gundemini su sira bir de Yuksek Askeri Sura isgal ediyor. Sebebi belli; burada oncelikle onumuzdeki donem icin yeni Genel Kurmay Baskani’nin kim olacagi ve diger kuvvet komutanlari ile bir ust goreve yukselecek generallerin durumu karara baglaniyor. Yeni Genel Kurmay Baskani’nin ismi surpriz degil, yani teamul bozulmadi: Org. Ilker Basbug. Milliyet Gazetesi, 'Manastirli Komutan' basligi altinda, Manastirli gocmen bir ailenin cocugu olan Kara Kuvvetleri Komutanı Basbug’un Genelkurmay Baskanligi’na getirilecegini haber yapmis.
Ne diyelim, “hayirlisi olsun”.

Biz ise arsivimizi taramaya devam ediyoruz. Hurriyet Devrimi’nin, yani II. Mesrutiyet’in ilaninin yuzuncu yili munasebetiyle Niyazi Bey’in oykusunu, yine Sabah Gazetesi’nden Erdal Safak’in 29 Mayis 2005 tarihli bir yazisindan alinti yapmaya deger gorduk. II. Mesrutiyet’in ilaninda Enver’den daha cok etkin olmus bu ismi pek bilmeyiz. Oysa ki, II. Mesrutiyet’in darbeci kanadinin en onemli ismidir. Onun isminin bugun pek anilmayisinin sebebi, oykunun sonunda gizli. “Ne sehit, ne gazi! gitti bizim Niyazi!” lafi buradan mi geliyor bilemiyoruz ama buyrun size 'Hurriyet Kahramani' Resneli Niyazi’nin geyigi (gercekten oykunun kahramanlarindan biri bir geyik).

" "Serez'in din adamından memuruna, azınlığından çoğunluğuna, askerinden siviline kadar ne kadar halkı varsa, hepsinin temsilcileri kapımıza dayanıp bu telgrafın padişahımıza çekilmesi için bize baskı yaptılar ve olumlu yanıt alıncaya kadar dağılmayacaklarını kesin ve kararlı bir dille bildirdiler."

3 Temmuz 1908 tarihinde, akşama doğru Yıldız Sarayı'na, Padişah'ın başmabeyincisine bir telgraf, daha doğrusu yukarıda bir örneğini verdiğimiz telgraflar zincirinin ilk halkası uzatıldı. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra hemen Arnavutluk'tan Arabistan'a kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğu'nda 33 yıldır kendisinden habersiz bir kuşun bile uçamadığı 2'nci Abdülhamit'e arz etmek üzere sandalyesinden can havliyle fırladı. Abdülhamit, Ahmet Niyazi Bey adındaki bir kolağasının 160 kişilik birliğiyle Makedonya'da, Ohri yakınlarında dağa çıktığını bildiren telgrafı okuduktan sonra, başmabeyincisine "Canım telaşlanma" dedi, "Belki de eşkıya takibine çıkmıştır."

Gerçekten de o günlerde Balkanlar büyük çoğunluğu rum ya da Bulgar eşkıya çeteleriyle kaynıyordu. Örneğin Kolağası (Osmanlı ordusunda yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe) Ahmet Niyazi Bey'in askerleriyle birlikte kendini dağlara vurduğu bölgede o sırada Kaptan Yorgi, Toksa Fedayileri, Çirçis Çetesi gibi hepsi de birbirinden azılı ve acımasız silahlı gruplar cirit atıyordu. Abdülhamit'in iyimserliği kısa sürdü. Ahmet Niyazi Bey'in niyeti çok farklıydı: Padişah'ı "Meşrutiyet"i ilan etmeye zorlamak. O amaca baş koymuştu ve de devlete başkaldırmıştı. Niyazi Bey, sözünü ettiğimiz telgrafın çekilmesinden birkaç saat önce, yanında 160 kişilik birliği, kışla cephaneliğinden aldığı adam başına iki tüfek ve hayli bol cephane ile dağa çıkmıştı. Bir de zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için kışla sandığından 550 lira almıştı ama bunun hırsızlık olmadığını, ödeyeceğini belirtmek için imzalı bir makbuz bırakmıştı. Niyazi Bey ve küçük grubunun isyanını bastırmak için önce yöredeki askeri güçler üstüne gönderildi. Hepsini püskürttü. Onun bu başarıları destekçi sayısını artırdı. Kısa süre sonra emrindeki insan sayısı bini geçti. Saray'a gönderdiği telgraflar da ültimatoma dönüşmeye başladı. Bir de dağda yaşayan bir yaban geyiği katıldı gruba. Niyazi Bey, "Onu bana Allah gönderdi" dedi, evcilleştirdi. Geyik artık hiç yanından ayrılmıyordu. Abdülhamit danışmanlarına "Kim bu Ahmet Niyazi Bey" diye sormaya başladı. Şeceresini, yani dosyasını önüne koydular. 1873'te Resne'de (Bugün Makedonya sınırları içinde kalan, Manastır'a yakın bir ilçe) doğmuştu. O nedenle Resneli Niyazi diye biliniyordu. Manastır Askeri Rüştiyesi'ni, sonra da İstanbul'daki Harp Okulu'nu bitirmiş ve 3'üncü Ordu'da görevlendirilmişti. Osmanlı- Yunan harbine katılmıştı. Daha sonra Balkanlar'da patlak veren milliyetçi ayakların bastırılmasında epey yararlılık gösterince hızla terfi etmişti. Bektaşi tarikatındandı. Ayrıca o yıllarda gizliden gizliye yeni örgütlenmeye başlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Manastır şubesine kaydolmuştu. Ve nihayet aynı zamanda Mason'du. Abdülhamit bölgeden kendini "Vatan Fedaisi" ve "Ohri Milli Taburu Kumandanı" ilan eden Niyazi Bey'in üstüne gönderdiği kuvvetlerin çatışmak yerine onun emrine girdiklerini görünce, Anadolu'dan birlik sevkedilmesini istedi. İzmir'den "Redif fırkaları" sevkedildi. Ancak onlar da harekete katıldılar. Bir çalıya sıçrayan kıvılcım orman yangınına dönüşüyordu. Ve Padişah 2'nci Abdülhamit'in uykuları kaçmaya başlamıştı. Yıldız Sarayı'ndaki depremin mesajlarını alan ve meydanın Manastır'daki gruba, yani Ahmet Niyazi Bey'e kalmasından korkan İttihat ve Terakki'nin Selanik şubesi can havliyle Kolağası Enver Bey ile daha küçük rütbeli birkaç subayı emirlerindeki askerlerle birlikte dağa gönderdiler. Çünkü Manastır'dakiler İngiliz yanlısıydı, Selanik'tekiler ise Alman. Padişah huzursuzluğu bastırmak için başyaveri Şemsi Paşa'yı bölgeye yolladı. Paşa 7 Temmuz'da Saray'a günlük telgrafını çektikten sonra Manastır Postanesi'nden çıkarken Mülazım Atıf (Cumhuriyet döneminde "Kamçıl" soyadını alacaktı) tarafından vuruldu. Dağdakilerin isyanı artık halk hareketine dönüşmüştü. Abdülhamit son bir denemede bulundu, Şemsi Paşa'nın yerine Müşir (Mareşal) Tatar Osman Paşa'yı görevlendirdi. Ancak o da artık sayıları iyice artmış olan dağdaki gruplardan biri, Kolağası Eyüp Sabri Bey ve adamları tarafından kaçırıldı. Yıldız'da panik başladı. Niyazi Bey'i yanına çekmek için 22 Temmuz'da Alman yanlısı Avlonyalı Ferit Paşa'nın yerine İngilizci bilinen Sait Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Bu, Sait Paşa'nın yedinci sadrazamlığıydı. Ama işe yaramadı. İpler artık hızla "Cemiyet" in o güne kadar yeraltında olan yönetim kadrosunun eline geçmeye geçiyordu. Ertesi gün, 23 Temmuz 1908'de, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Miralay Sadık Bey başkanlığındaki Manastır şubesi top atışlarıyla Meşrutiyet'i ilan etti. Öncülüğü veya liderliği kaptırma korkuları depreşen örgütün Selanik şubesi de Enver Bey aracılığıyla Meşrutiyet topları attırdı. Abdülhamit'in teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı. 23 Temmuz'u 24 Temmuz'a bağlayan gece tüm Osmanlı topraklarında Meşrutiyet'i ilan etti. Yani yetkilerinin çok önemli bir bölümünü parlamento ve hükümete devretmeyi kabullendi. Osmanlı illerinde artık "Yaşasın Meşrutiyet, Hürriyet, Uhuvvet ve Müsavat" sloganları yankılanıyordu. Daha önce buluşup güçbirliğine karar vermiş olan Enver ve Niyazi beyler birlikte olmasa da aynı günlerde dağlardan inip İstanbul'a geldiler. O sıralar Osmanlı'nın hayatına yeni girmiş olan "fotografi"nin erbabı kokuyu aldı. On binlerce kartpostal basılıp piyasaya sürüldü: Ortada Padişah 2'nci Abdülhamit'in fotoğrafı vardı, solunda Niyazi Bey, sağında ise Enver Bey. Ah unutuyorduk, biri daha vardı: Niyazi Bey'in evcilleştirdiği ve yanında İstanbul'a getirdiği geyiği. "Rehber-i Hürriyet" adı verilmişti ona. Niyazi Bey'e de "Kahraman-ı Hürriyet." Ve de o geyikli kartpostallar Osmanlı İmparatorluğu'nda satış rekorları kıracaktı. Niyazi Bey'in adı da bir savaş gemisinde yaşatılacaktı. Ayrıca da yığınla türküde, şarkıda, marşta... İttihat Terakki'nin tüm köşebaşlarını tuttuğu ve herkese payeler dağıttığı o geçiş döneminde Niyazi Bey sessiz-sedasız Manastır'a döndü. Ama bir yıl bile geçmeden bir kez daha İstanbul'a gelecekti. 1909 Nisan'ında kurmay başkanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı Harekat Ordusu'yla 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için. Tabii yine geyiğiyle. Ve 27 Nisan 1909'da, Abdülhamit'in tahttan indirilip Sultan 5'inci Reşat'ın padişah yapıldığı o müdahaleden sonra yine onbinlerce kartpostal kapış kapış satılacaktı: Ortada Padişah 5'inci Reşat, solunda Niyazi Bey, sağında Enver Bey, bir köşede de "Rehber-i Hürriyet." O kadar ünlenecekti ki o geyik, sultan sülalesi sevmek için kuyruğa girecek, bağış kampanyalarında şeref konuğu yapılacak, İstanbul sokaklarındaki gezintileri "Şehrimizi şereflendirdi" diye manşetlere çekilecekti. Enver Paşa'nın hızla kolağalığından generalliğe sonra da mareşallığa terfi ettiği o başdöndürücü dönemde Niyazi Bey, ikbal kavgalarından biraz da içi bulanmış ve kararmış olarak yine Makedonya'ya döndü sessiz sedasız. Sonra Balkan Savaşı'nda orduya el verdi. Kahramanlıkları bir kez daha İstanbul'da yankılandı. Daha sonra 1913'te, Birinci Dünya Savaşı'nın ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerde İstanbul'daki havayı koklamak istedi.

Denildiğine göre tüm köşe başlarını tutmuş ve Osmanlı'nın kaderini Almanya'ya bağlamış İttihat Terakki'nin Selanik cuntası bu ziyaret fikrinden hiç de hoşnut olmadı. Niyazi Bey, 17 Nisan 1913'te Arnavutluk'un Avlonya limanında İstanbul'a gideceği gemiyi beklerken limanda öldürüldü. Hem de koruması tarafından. O sırada 40 yaşındaydı. Son nefesini verirken tek sözcük çıktı ağzından: "Neden?'' Sorunun yanıtı İstanbul'daki iktidar kavgasında gizliydi. İttihat ve Terakki'nin en -belki de tektemiz üyesi, madem satın alınamıyor, ölmeliydi. Doksan küsur yıl sonra bugün Resneli Niyazi Bey'in adı, Fulya'daki bir okulda yaşıyor. Bir de memleketi Resne'de bugün "Dragi Tosiya'' adıyla kültür merkezi olarak kullanılan sarayı. Paris'ten bir arkadaşının gönderdiği kartpostaldaki saraydan esinlenerek yaptırmıştı onu. Tabii onun geyiğinden ilham alan Sunay Akın'ın öykülerini ve Metin Üstündağ'ın şiirini (İçimdeki ince saz / çalı fasulyesi / kanguru kesesi / ateş böceği / Resneli Niyazi'nin / asi geyiği) saymazsak.

Ah, son bir not: 27 Mayıs 1960 ihtilalcilerine de Resneli Niyazi ilham kaynağı oldu. İki gün önce 45'inci yıldönümü anılan, daha doğrusu anımsanmamaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk askeri müdahalesinin 38 üyeli komitesine... " Read More!

Bu Vatan Kimin?

"Bu vatan kimin?
Bu vatan topragin kara bagrinda sira daglar gibi duranlarindir."
Bunu bize daha ilkokul yillarinda ogretirler.
Peki ya devlet! Devlet kimindir?

Konuya kafadan girmeye karar verdik.
Bu ‘devlet’ kimleri sevmez?
Bir yandan parti kapatma davasi, bir yandan Ergenekon davasi, bir yandan da dogudan sehit ve catisma haberleri gelince, bizim kafamiz iyice karisti bugunlerde.

Yukaridaki edebi metinle bize anlatilmak istenen, bu vatanin gercek sahiplerinin sehitler oldugudur.
Askerde de kafamiza mih gibi cakilmaz mi?
‘Vatanini en cok seven,
Gorevini en iyi yapandir.’
Yani en iyi olen, gorevini en iyi yerine getirmis oluyor.
Tercume edecek olursak, “en iyi vatandas, olu vatandastir”.

Hatirlarsiniz, mes’um Daglica baskininda kacirilan askerleri, gorevlerini yerine getirmediler diye tutuklayip yargilamislardi. Ama sonradan ogrendik ki gorevini yerine getirmeyenler, yalnizca onlar degilmis.

Sahi ‘devlet’ kimleri sevmez?

Kisa bir liste yapmak istedik.
Boylece Milli Guvenlik derslerinde bize ogretilen ‘ic tehdit’ kavramina ufak bir katkida bulunmus bile olabiliriz.

Alfabetik siraya gore dizilmistir.

Aleviler - Cumhuriyet oncesinde de Devlet’in resmi din anlayisini tanimamaktaydilar. Hala bunda israr edip devletin resmi tapinaklari, camiler yerine cemevleri tesis etmek istemektedirler.

Basortululer - Devlet dusmanliginin bir numarali siyasi simgesini baslarina takarlar.

Dinciler - En buyuk Devrim dusmanlaridir. Ulkeyi geriye goturmek isterler.

Dinsizler - Hic bir ulusal ve kutsal degeri tanimazlar. Devleti icin olmek istemeyecekler bizden degildir.

Durust, rusvet kabul etmeyen, ihaleye fesat karistirmayan memurlar - Hic bir donemde sevilmezler. Zeka ozurlu yaratiklar oldugundan, kamuda yukselmeleri mutlaka onlenmelidir.

Ermeniler - En buyuk bas belalarindandir. Vilayati Sitte’den beri topraklarimizda gozleri var. Ne Tasnak’i, ne Asala’yi unutmadik.

Escinseller – Cinsel tercihleri yasa disi degil ama ahlak disidir. Bu nedenle, gozaltina alinirlarsa, yargilanamayacaklarindan oturu, en azindan mutlaka cinsel yolla munasebet kurulmalidir.

Hristiyanlar - Icerideki eskilerden sonra bir de bunlar cikti basimiza. Misyonerlik yoluyla, Turk cocuklarini Devlet dusmani yapmak, boylece ulkeyi ele gecirmek isterler.

Komunistler – Ulkeyi Rusya’ya baglamak isteyen hainlerdir. Goruldugu yerde baslari ezilmelidir. Zaten bu ulkeye komunizm gerekse onu da Devlet getirecektir.

Kurtler – Boluculerdir. “Ne mutlu Turkum!” demeyen herkes tehdittir.

Mini etekliler - Turk kadinina yakismayan bir giyim tarzidir. Resmi olarak yasaktir. Ama kamusal alanda giyilip giyilmeyecegi tartismali oldugundan, her zaman karisilmaz. Yine de basortululerin tezati gibi sunulduklarindan, arada bir tedip edilmelidirler.

Muslumanlar - Nufus cuzdaninda yazdigi kadariyla yetinirlerse sorun yok. Ancak ibadet gibi taleplerde bulunmaya baslarlarsa, Dinci sinifina girerler. Oysa ki bilmezler: Ataturk'u sevmek en buyuk ibadettir.

Rumlar - Kahpe Bizans kalintisi, icimizdeki hainler. Mubadele’de gitmeyip kaldiklarina gore, mutlaka yine hain planlari vardir.

Sabetayistler - Yahudi donmeleri, Israil isbirlikcileri. Osmanli’yi bunlar yiktilar zaten. Simdi de Turkiye’yi ele gecirmek, Israil’in kapikulu yapmak istemektedirler.

Suryaniler - Ulan bunlar ne Hristiyan’a, ne Musluman’a benziyor. Zaten Turk sayilmazlar.

Ulkuculer, Turkculer - Bir kere milliyetcilik anlayislari resmi milliyetcilik anlayisiyla bagdasmaz. 80’lerden sonra da Turk-Islam sentezi adi altinda gerici unsurlar agir basmaya baslamistir.

Vicdani Retciler - Hem Devlet adina ellerine silah almayi kabul etmezler hem de halki askerlikten sogutmak gibi en buyuk suclardan birini islerler.

Yahudiler - Buyuk Israil, yani Siyonist hareketin dogal uyeleridir. Ulkenin sermayesi ve ekonomisi onlardan sorulur. Her zaman icin tehdittirler.


Listeye sizler de kisa birer aciklamayla ekleme yapabilirsiniz.
Listeden cikarilmasini istediginiz var ise eger, onu da belirtebilirsiniz, tabi yine kisa bir aciklamayla.

Ornek:
Kemalistler in - Ataturk’u sevenler tek tek toplanip Kandira’da toplaniyor, Silivri’de yargilanacak.
Dinciler out - Zaten herifler devleti ele gecirdi… gibi. Read More!

2. “Ergenekon Hep Vardi, Bundan Sonra da Olacak”

EkonomiTurk’un flas transferi Keynesian006 ile keyifli bir hafta sonu soylesisi yaptik.

- Efendim, malumunuz, ulke gundeminde ceteler var, devlet icinde Ergenekon diye illegal bir orgutlenme iddialarindan soze ediliyor.
- Oncelikle bu iddialar ilk degil, yeni seyler degil yani. Ucu kamu gorevlilerinde olan bu tur yasadisi orgutlenmeler hep olmustur ulkemizde. Yurt disinda da benzer ornekleri yasanmistir. Ancak bizdekilerin dogasi ve tarihsel gelisimleri digerlerinden farklilik arz eder.

- Nedir bizdekilerin farkliligi?
- Bir kere Turkiye halen tam anlamiyla bir hukuk devleti olma vasfina erisememistir. Bu nedenle zemin buna musait. Bir ulkede ne kadar cok adaletsizlikler, haksizliklar yasanirsa, birey devlet karsisinda kendini ifade edemiyorsa bu tur olusumlar zemin bulacaktir. Ben, ulkenin demokrasi kalitesi ve hukukun ustunlugune olan inanc arttikca, bu tur olusumlarin da azalacagini, en azindan etkilerinin en aza inecegine inaniyorum.

- Ama bahsettigimiz orgutler, mafia gibi yasadisi suc orgutleri veya bildigimiz anlamda teror orgutleri degil. Bizzat devletin en tepe isimlerinin icinde oldugu iddia edilen bir yapilanmadan sozediliyor.

- Savcinin iddianamesinde -yanlis biliyorsam beni duzeltin- soz konusu muthis orgutun, mafya diye tabir edilen pek cok gruplari ve kisileri kullandigi, dhkp-c, ibda-c, hizbullah gibi ideolojileri tamamiyla birbirine zit teror gruplarini yonlendirdigi, hatta yakin zamanda meydana gelen pek cok siyasi cinayetin azmettiricisinin bizzat bu orgut oldugu seklinde iddialar oldugunu biliyorum. Bu demektir ki ‘Ergenekon’ diye tabir edilen bu orgut, gucunu bir yandan yoneticilerinin devlet icindeki gorev ve sorumluluklarindan alirken, diger yandan da kanunsuzluktan, gayri mesru zeminden besleniyor. Illegal orgutleri gorevlendiriyor ve hem onlara guc veriyor, hem de onlarin gucunu kullaniyor. Ama neye ve kime karsi? Bu da onemli bir noktadir. Gorevi aslinda bu tur teror orgutleriyle, organize suclarla mucadele etmek olan kamu gorevlileri, bunun aksine bu orgutleri besliyor ve kendi emelleri dogrultusunda bir gorevlendirme yapiyorlar. Demek ki, istense bu orgutlerin hepsinin kisa zamanda tasfiye edilmesi, tum halkin istedigi huzur ve guven ortaminin saglanmasi mumkun. 12 Eylul’u hatirlayin efendim. Terore her gun onlarca can verilirken, bir sabah nasil da bir anda her sey duruldu! Demek ki, birileri bu ulkede demokrasiyi istemiyorlar. Hukukun ustunlugu istenmiyor.

- Kimdir bunlar? “Kendi emelleri” dediniz. Nedir emelleri? Neden hukukun ustunlugune inanmak istemiyorlar?
- Konunun ozu tam da burasidir. Emelleri nedir derseniz, kendisini devletin gercek sahibi goren bir zumre var. Onlara gore, vatandas onlarin istedigi gibi giyinmeli, onlarin istedigi gibi konusmali, onlarin istedigi gibi yasamalidir. Kisacasi onlara tabi olunmalidir. Yani bu bizim pek de uzak olmadigimiz “teba” anlayisi. Yani hala cagdas anlamda vatandaslik kavramini kavrayamamislar. “Kimdir bunlar?” derseniz, gosteremem. Bu dava saniklariyla bunun pek de bir ilgisi yok zaten. Meselenin tarihsel gelisimine bakmak gerekecek. Osmanli’da durum boyleydi. ‘Vatandas’ yoktu, ‘teba’ vardi. Teba vergi verir, asker olur ya da verirdi, devletlulara tabi olurdu kisacasi. Agir vergiler altinda ezilen halk, hem bir yandan savaslara caniyla, maliyla destek olur, bir yandan da devlet nasil istiyorsa ona gore sekil alirdi. 19. yuzyildan soz ediyorum, efendim. Bu tebanin dini, dili, irki da farketmezdi. Birisi asker olup, canini veriyorsa, digeri de mutat vergilerinin yanisira istendiginde ilave finansman sagliyordu, kabaca soylemek gerekirse. 19. yy. bu tur cekismelerle gecmistir. Bu finansman kimi zaman devletin lehine, kimi zaman da toprak sahibi veya sermaye sahiplerinin lehine olmustur. Ancak finansmanin ozellikle o zaman duveli muazzama tabir edilen ulkelerden saglanmasiyla birlikte artan dis mudahalelere aciklikla, mali fayda, toprak ve sermaye sahiplerinin lehine olmustur. Multezimler de bunun icindedir. Ardindan konu Cumhuriyet doneminde, Varlik Vergisine kadar dayanmistir. Yakin donemde de kamu kesimi borclanma gereksinimi arttikca, iceride birileri buradan ciddi bir nema elde ederken, disariya olan bagimliligimiz ve dis mudahalelere acikligimiz da zirveye ulasmistir. Ardindan, bildiginiz gibi, pek cok bankaya el konmus, ancak asil nema sahiplerine ise dokunulamamistir bile. Bu donemde devlet kagitlarindan kim ne kadar kazanmis, hem de vergisiz, bakmak lazim. Zaten Perincek de oyle demiyor muydu (guluyor)... Bunlar ayri konular tabi. Ancak butun bu konulara birbirinden bagimsiz bakamayiz. Biz yine konumuza donecek olursak, devlet sozde, tebanin caninin, malinin, namusunun ve dininin teminatiydi yani koruyucusuydu, bu duzende. Bu nedenle, misal, “artik fes, setre pantolon giyeceksiniz” derse devlet, tebaya buna riayet etmek duserdi. Bu duzende hak yok, gorev vardir. Modern Turkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun “fikir babam” dedigi Ziya Gokalp soyle diyor: “Sakin hakkim var deme / Hak yok, vazife vardir” 19. yy.da her ne kadar anayasal duzene gecme tesebbusleri olsa da, genis halk kitlelerinden boyle bir talep, o donemde gelmemistir. Bizdeki 1876’daki ilk anayasa girisiminden tutun da Hurriyet’in gelmesi (II. Mesrutiyet)ve ardindan Cumhuriyet’in ilani ile kabul edilen anayasalara baktigimizda cok da ozgurlukcu bir yapidan, ozgurluklerin kutsanmasindan soz edemeyiz. Yani batili anlamda birey – devlet iliskilerini duzenleyen metinler degildir bunlar. Cunku tabandan, yani tebadan boyle bir talep yoktur. Boyle bir talep gelmeden, tamamiyla baska nedenler ve etkenler sonucunda anayasal duzen tesis edildiginden, anayasalar ve yasalar da haliyle vatandaslik haklarini koruyan ve kollayan duzenlemeler olmamistir. “Vatandas, Turkce konus!” gibi uygulamalar hep bunun tezahuru olmustur.

- Bir dakika efendim… konular uzerinden cok hizli geciyoruz. Gazetelerimizde ve cesitli koselerde benzer seyler yazildi.Yani siz simdi Ergenekon’un kokenini Jon Turklerle irtibatlandirmamiz gerektigi gorusunu mu savunuyorsunuz?
- (Gulumsuyor) Savcinin iddianamesini ben bilmiyorum. Ancak bize gelen bilgilere gore, 99 yilinda kurulmus bir yapidan soz ediliyor. Onun oncesinde de Susurluk’tan soz ediliyordu. 1970’lerde de bizzat donemin onemli ismi “Kontrgerilla var” demisti. Komando kamplarini hepimiz iyi hatirliyoruz. Demek ki Ergenekon hep vardi, bundan sonra da olacak.

- Yani bunlarin hepsiyle 1999’da kurulmus olan yasadisi yapilanma ayni cizgide midir?
- Bu soruyu Sayin Savci’ya ya da saniklara sormaniz gerekecek.

- Peki biz yine tarihsel perspektife devam edecek olursak, siz Mesrutiyet’in, Cumhuriyet’in kisacasi anayasal parlamenter duzene gecisin halkin talepleriyle gerceklesmedigini soyluyorsunuz. Yanlis anlamadiysam eger, butun bu gelismelerin, batıdaki ilerlemelerden sonra, ve yine batinin mudahaleleriyle birlikte, bizde de bazi kesimlerin guc mucadelesinin sonuclari olarak yasandigini soyluyorsunuz.
- Tarihsel gelisimi irdelerken ilk yapacagimiz sey o gunun sartlarini dogru ve yerinde degerlendirmek olmalidir. Yoksa “21. yy. en modern cagdir, insanlar bundan bir kac bin yil ya da bes bin yil once karanlik caglarda yasiyorlardi” gibi bir degerlendirme insan akli ve ahlakina en buyuk haksizlik olacaktir. Tarihciler bu tur metotlari kendi iclerinde tartisip farkli ekollere ayrilmislardir. Soyle diyelim, tarihin bir kesitinde hic bir yazili metin olmaksizin yonetilen bir kent veya toplumu, kanunsuzlugun, haksizliklarin veya barbarligin hukum surdugu bir cemiyet olarak degerlendirmemiz dogru mudur? Elbette ki hayir. Degerlendirmemizi yaparken o gunu bugune getirmek degil, bizim kalkip o doneme gitmemiz gerekecektir. Sosyal bilimlerin bizi en cok zorlayan yani da budur. Sosyal bilimlerde bir laboratuar ortami yaratmamiz mumkun olmadigindan, en cok basvurdugumuz sey vesikadir, belgedir yani. Ancak biz biliyoruz ki toplumsal iliskileri duzenleyen, yanlizca yazili metinler degildir. Yazisiz olan kurallar da vardir. Bunlarin mueyyideleri de toplumun yapisina gore yazili duzenlemeler kadar, bazen ondan bile daha etkili olabiliyor. Hele ki bizim gibi toplumlarda… Carpici bir kiyaslamayi nazariniza vereyim. Tamamiyla ser’i ve orfi bir idarenin egemen oldugu, Halil Inalcik hocanin arastirmalari sayesinde ornekleriyle cok sert bir hukumdar oldugunu bildigimiz II. Mehmet doneminin, hem de kilic zoruyla alinmis Istanbul’u mu, yoksa anayasal, laik, hukuk devletinin teminati altinda yasayan ve hatta pek cok uluslararasi anlasma ile haklari garanti altina alinmis bugunun Istanbullu gayrimuslimleri mi daha cok hak ve ozgurluklere sahiptir? Ozetle demek istedigimiz su ki; yazili metinlerle istediginiz kadar anayasal, parlamenter bir duzeni teminat altina almis olun. Ancak eger butun bu sistem, cereyan eden belirli kitlesel olaylar ile isin dogal akisi icerisinde zuhur etmediyse, bu konu yalnizca seckin bir kesimin meselesi olacaktir. Yine carpici bir misal verelim. Ozellikle son iki yildir, birileri “laiklik elden gidiyor” diye yeri gogu inletti. Bugun 70 milyonu asan halkimizin yuzde kacinin boyle bir sorunu, endisesi var derseniz, bunun cevabi bellidir.

- Yani sizce bu ulkeye demokrasi ve ozgurlukler, ornegin bir Fransa’daki gibi genis halk hareketleriyle gelmedigi icin mi hem birey hem de devlet tarafindan ozumsenmedi? Peki ya Ataturk devrimlerini nereye koyacagiz?
- Oncelikle durum tespiti yapalim. Ataturk hareketi, dunya tarihinin mustesna bir imparatorlugunun kullerinden modern bir ulus devlete giden surectir. Sadece bu tespit bile bir insan omrunun bu devrime yetmeyeceginin kanitidir. Ataturk devrimi, genel itibariyle bir uygarlik projesidir. Yani gercekten vatanini, milletini canindan daha aziz goren bir avuc insanin once bir ulkeyi isgalcilerden arindirip, ardindan bir daha boylesine bir maglubiyeti, zilleti yasamamak icin modernlesmek, muasir milletler seviyesini yakalamak icin ne gerekiyorsa yapilmasidir ozetle, devrimler. Zaten bu nedenle o gunlerin parolasi, tam istiklal, ilim, akil ve fendir. Yani bagimsizlik, ozgurluk, bilim ve tekniktir Ataturkculugun ozu. Klasik anlamda bir ideoloji diyemeyiz buna. Ataturk bunlara inaniyordu, sadece ve sadece aklin onderligine. Boylesi bir ozgurluk ve aydinlanma hareketini kayit altina alip, alti taneye umdeye indirgeyenler ona en buyuk ihaneti etmislerdir. Bu dinamik devrimleri boylece duraganlastirmislardir. Oysa ki rahmetli Ataturk, uygarlasma projesinin tamamlanmasi diye bir sey olamayacagini bildiginden hedefi acik bir sekilde gostermis, bunun yol haritasinin ise sadece akil oldugunu ve arkasinda hic bir dogma birakmadigini defalarca kez soylemistir. Ama bu, o kadar kolay degildir tabi. Hic bir monarch taninmamasi idealini benimseyen Ataturk devrimini, daha rahmetlinin sagliginda anlayamayanlar, Sultan’dan alinan monarch gucunu ona vermek istemislerdir. Altı yuz yillik “kul duzeni” yani... Yikmak o kadar kolay degil. Sonrasinda da hic bir hak ve ozgurlugun taninmadigi koyu bir milli sef donemi vardir, hepimizin bildigi gibi. Oyle ki bu feci donemden cikmak icin sadece “Yeter! Soz milletindir!” demeniz bile size yuzde elli kazandiriyordu. Ataturk cagdaslasma vizyonunu tam bagimsiz, ulusal bir devlet tanimi icinde belirlemistir. Ancak elbette ki bir de model gerekecektir. Bunun icin de batili cagdas cumhuriyetleri model almistir, o donem. Dogal olarak Fransiz aydinlanmaci hareketi uygun bir sablondur o donem icin. O sablon kullanilmistir. O gun icin cok sik gibi duran bu elbise, bugunku dunya kosullarinda fazlasiyla demode olmustur. Ama hala, dar gelen bu elbisede israr eden, azinlik da olsa, bir kesim var bu ulkede. Yani dusunsenize bir; o elbisenin ciktigi ulke bile kumasi, modeli degistirmis, siz hala yuz elli, iki yuz yil onceki demode kaliplarda israr ediyorsunuz. (Guluyor) Hakikaten de carsida, pazarda bu eski tufekleri kiyafetlerinden bile kolayca taniyabilirsiniz. Yuz senelik gardroplari var. Melankoliktirler yani. Aman! akil sagligi cok muhim!

- Aslinda ‘turban’ konusuna hic girmeyecektim, ama kiyafet konusuna siz girince sormadan edemeyecegim. Ulkede bir turban ya da kimilerine gore basortusu sorunu var midir? Bu konuya bir ozgurlukler meselesi olarak mi bakmamiz lazim sizce?
- Konuyu siyasilestirmek icin her iki kesim de elinden geleni yapiyor. Ancak ben sosyolojik bir cevap vereyim size. Bakin, benim ailemde bir basortusu sorunu yoktur. Neden? Cunku benim ailemde hic bir bayan, basortusu takmaz. Boylece sorun da cozulmus oluyor. Ulkede de sorunu boyle cozmeye calisan birileri var, ve yillardir bu yol deneniyor. Yani cozum su onlara gore: Kimse bu mereti takmazsa sorun kendiliginden cozulmus olur. Peki boyle giyinmek isteyenler var ise, ne olacak? “Onlara da hic bir sekilde bunun icin izin vermezseniz, zaman icinde bu giyim tarzi unutulup gider”. Sorunun boyle zaman icinde cozulecegine inaniyorlardi. Ama unutulmadi. Neden? Cunku din, bu tur bir giyim tarzini istiyordu, ya da oyle inaniliyordu. O zaman, dinde boyle bir giyim seklinin zorunlu olmadigi bu dinin muntesiplerine anlatilmaliydi. Bunu da denediler, biliyorsunuz. Hem de kimler? En basta, bir muhalefet partisi lideri ve hakim bir medya grubu. Hayatlarinda ellerine ilmihal dahi almamis olan, hatta aldiklari kultur ve terbiyede “Allah” inancini birakin, kelimesinin telaffuzunun dahi bir gerilik, akil disilik alameti olduguna inanan anli sanli yazarlar, koselerinde, gazetelerinde fetvalar verdiler, verdirdiler. Bu ikiyuzlu bir tutumdur. Kipa takmanin dini bir vecibe olup olmadigina nasil biz, birileri adina karar veremezsek, Islam dininde de ortunmenin olup olmadigina, o dinin cemaati, cemiyeti kendi icinde karar verecektir. Yani siz hem laik bir yasam tarzinin olabilegini savunurken, bir yandan da dinde basortusunun olmadigini birilerine anlatmak gibi bir misyon edinemezsiniz. Bu apacik ikiyuzluluktur. Velev ki, dinde basortme diye bir sey olmasin. Yine de birileri sosyal hayatta bu tarz bir giyimde israr ediyorsa, ne yapacaksiniz? Yani genis kesimlerden boyle bir talep geliyorsa buna duyarsiz kalamazsiniz, eger ki sosyal hukuk devleti oldugunuzu iddia ediyorsaniz. Ayni sey Kurt dilinde de yasandi, biliyorsunuz. Zamanla unuturlar, dendi. “Yok boyle bir dil, Turkce ile Farsca arasinda kalmis bir lehce” dendi. Olmadi, unutulmadi, aksine bir kesim bu taleplerinde daha da israrci oldu.

- Peki ya cozum?
- Cok kolay. Yuzde yuz demokrasi, yuzde yuz ozgurlukler… Hemen simdi. Yuzde doksan dokuz derseniz olmaz, o turden bir formul tutmaz. Simdiki hukumetin basarisizliklarinin arkasinda yatan da budur. Ona yaranayim, bunun tepkisini cekmeyeyim derseniz, aklinizca boyle bir siyaset yolunu benimserseniz, o formul tutmaz. Yuzde kirk yedi degil, yuzde doksan yedi alsaniz bile yine basarili olamazsiniz icraatinizde. En zayif yaninizdan yakalayip, bogarlar sizi. Ama bu konuda su an pek konusmak istemem dogrusu.

- Hocam cok keyifli bir sohbet oldu. Eklemek istediginiz bir sey var mi?
- Gazetenin biri Serif Mardin hocayla bir sohbet yapmisti, yakin zamanda, hatirlarsiniz. Hoca o kadar sey soyledi, kala kala akillarinda bir tek “mahalle baskisi” kalmis. Onu da anlamak istedikleri gibi almislardi. Ben de merak etmiyor degilim dogrusu, (gulerek) o kadar israfi kelam ettik, yayinlarken neyi on plana cikaracaksiniz diye.
- Merak etmeyiniz efendim. Soylesimiz bagimsiz, ozgur bir blogda yayinlanacak. Read More!

1. Yeni Başlayanlar İçin Türkiye Hukuk Rehberi

Turkiye’de hayat eglencelidir. Bu nedenle hukuk sistemi bile piyangoyu andirir. Yargi kararlari cekilisle mi belirlenir bilinmez. Ama kimilerine bazen piyango vurur. Bazen de “cikacak.. cikmayacak..” turunden ‘iddaa’lar oynanir: 9-2, 7-4 felan…

Iste boylesi bir dava hakkinda yorum yapmak için hep bu ani bekledimdi. Evet, dava mahkemece bir sekilde sonuclanmadan yorum yapsam, bagimsiz yargiya mudahale etmekle suclanacagimdan bugune kadar susmayi tercih etmistim.

Türk hukuk sistemini bilmeyen, ama ihtiyactan ya da baska bir nedenle ilgilenenler varsa, alin size ucretsiz rehber:


1. Turkiye’de on yillarca suren, ama bir turlu sonuclanmayan davalar vardir. Bu cok dogal kabul edilmelidir. Zira Turk yargiclari, acele ise seytan karisacagina inanirlar.

2. Bazi sansli davalar ise daha kisa surede sonuclanirlar. Bu davalarin 7 – 8 sene gibi kisa bir surede sonuclanmasininin nedeni ise zaman asimidir. Zaman asimini durduran ve kesen unsurlar, ‘advanced topics’ kapsamina girdiginden, daha kapsamli bir hukuk rehberine muracaat ediniz. Ancak bu kadar kisa surede sonuclanan ‘sansli’ davalarin saniklari da sansli saniklar olarak kabul edilmelidirler. Simdilik bu bilgiyle kifayet ediniz.

3. Bir sekilde hakkinizda dava acilir ve tutuklanirsaniz, mutlaka tutukluluk halinizin sona erdirilmesi icin tahliye talebinde bulunun ve bunun icin ne gerekiyorsa yapiniz. Zira tutuklu yargilanmanin pek cok mahzurlari vardir. Bir kacini burada saymak gerekirse,oncelikle uzun suren yargilanma surecinin ardindan beraat kararinin cikmasi olasidir. Bir diger onemli sebep ise tutuklu kaldiginiz surede sucsuz oldugunuza inansaniz ve (akil) sagliniz yerinde olsa bile, yataginizdan dusmek gibi nedenlerle olum riskiniz bulunmaktadir yahut ani bir kararla bir metre yukseklikteki kalorifer borusuna kendinizi asmak suretiyle intihar etme arzusu duyabilirsiniz.

4. Turkiye’de “Anayasal duzeni silah zoruyla degistirmek” diye bir suc oldugunu saniyorsaniz yaniliyorsunuz. Suc olan “Anayasal duzeni silah zoruyla degistirmeye kalkismak”tir. Bu ikisini birbirinden ayirdetmek gerekir. Birincisinde devlet baskani olmaktan tutun da olene kadar bir takim imtiyazlar kazanma gibi en genis haklar elde ederken, ikincisinde yargilanirsiniz. Sonrasinda ne olur? Rehberimizin diger bolumlerine muracaat ediniz.

5. Tum hukuk sistemlerinde oldugu gibi tutuklanirsaniz ve herhangi bir ithamla yargilanirsaniz, diger ulkelerde oldugu gibi yasa geregi size avukat atanir. Bu hakkinizi en basindan itibaren kullaniniz. Ancak islediginiz iddia edilen sucun ehemmiyetine gore sistem size bir avukat atayacaktir. Bu avukat, bazen stajyerligi yeni bitmis bir meslek mensubu olabilecegi gibi bazen de parlamenter duzende onemli bir yerde oturan birisi olabilir. Biz yine de paraniza kiyip iyi bir avukat tutmanizi oneriyoruz.

6. Turk hukuk sisteminde, en onemli unsurlarindan biri olarak “dokunulmazlik” muessesesi vardir. Bahsettigimiz seyin “milletvekili dokunulmazligi” oldugu yanlis anlasilmasina kapilmayin sakin. Bir milletvekilini dava etme ihtiyaci zuhur ederse, cekinmeyin edin. Milletvekilligi suresi, yasalarda 5 yil yazsa da 4 yili gecmez. Dava edeceginiz kisi en kotu ihtimalle bir donem daha secilir. Bu arada dava zaman asimina ugrar mi? Daha once bu konuyu belirttik. Bu konu, Turk hukuk sisteminin en cetrefilli konularindandir. Piyango gibidir, onceden biz bilemeyiz. Ancak asil dokunulmazlara gelince, zaman asimindan cok daha once baska mekanizmalar devreye girecektir. Bu nedenle yazili ve yazisiz dokunulmazlik muessesesi hakkinda hukuk danismaninizdan bilgi talep ediniz.

7. Turk hukuk sisteminde dava dosyalarinin, bazen de bir kamu kurumuna emanete birakilmis delillerin kaybolmasi adiyattandir. Bunu sorun etmeyiniz. Bu tur dava dosyalarinin ve delillerin kaybolacagi aslinda daha en bastan bellidir. Bu sebeple, bu tur davalari acarak ne kendi zamaninizi kaybedin ne de zaten isi basindan askin Turk adliyelerini fazla mesgul etmeyiniz. Burada simdilik bu tur vakalarin, devlet organlari ve memurlari veya sohretli kimseler aleyhine acilan davalarda sikca vuku buldugunu soyleyelim. Daha kapsamli bilgi icin bir hukuk danismanina muracaat ediniz.

Dilerseniz rehberimize, parti kapatilinca –duzeltelim- parti kapatma davasi sonuclaninca devam edelim. Boylece devam eden dava surecine mudahale ederek bagimsiz yargiya mudahale etmeme ilkemizi cignememis oluruz.

Rehberimizin bu bolumunu Turkiye’de sikca kullanilan bir sozle bitirelim:
“Hukuk (rehberi) bir gun hepimize lazim olabilir.” Read More!

Kasinti

Turkce karakterleri kullanamadigimdan yukaridaki baslik hem "kaşıntı" hem de "kasıntı" olarak okunabilir. Siz istediginiz gibi okuyun. Yazi kisa, iki tane lafim olacak.

Birincisi AKP'nin kapatilmasi. Secimlerden sonra kasim kasim kasilan AKP eline gecirdigi gucu kullanip ozgurlukleri herkes icin genisletecegine sadece turban konusuna odaklandi. Daaaaaan! Fazla lafa gerek yok, icine bolca siyaset karismis bir adalet sisteminin simdi yapacaklarindan hakimler kadar AKP de sorumludur.

Ikinci nokta Deniz Gokce. Deniz Gokce bugunku yazisinda bayagi bir karamsarlasmis, bizim cogu zaman kullandigimiz dingil, denyo, gerizekali, salak kelimeleriyle ayni anlama gelen "ahmak" kelimesini yazisinda kullanmis. Bir de "sapina kadar" terimini kullanmis ki, biz de bir tek Baris o kadar aciliyor, ben o taraflara hic gitmiyorum mesela. Peki nedir Deniz Gokce'yi karamsarlastiran? Buyrun okuyun. Fazla soze gerek yok. Read More!

Sigara Yasaklari

Murat Cokgezen sigara yasaklarinin bir kismina karsi cikan bir yazi yazmis. Ben de bu konudaki fikirlerimi ilk olarak 2 yil once aciklamistim.

Once istatistiklerden baslayalim. 2003 yili rakamlariyla 15 yasinin uzerindeki tum Turk erkeklerinin %49.4'u sigara iciyor; bayanlarin ise %17.6'si. Demek ki her iki erkekten bir tanesi ve her 6 bayandan bir tanesi sigara iciyor. Toplamda yetiskinlerin %31.2'si sigara tiryakisiymis. Avrupa ulkeleri icerisinde durumu Turkiye'den daha kotu bir kac tane ulke var: Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Ermenistan, Arnavutluk, Makedonya, Sirbistan, Polonya, Luksemburg, Macaristan, Almanya, Yunanistan, Bosna, ve Avusturya. Bunlardan Almanya, Yunanistan, Avusturya, ve Luksemburg'da bayanlarin sigara icme orani yuksek oldugu icin Turkiye'nin uzerine cikmayi basarabilmisler.

Bence sigara yasagi konmasi bayagi iyi olmus. Ama eksik ve fazla yonleri var. Murat Cokgezen'in belirttigi gibi lokantalara ve barlara sigarali hizmet verme firsati taninmalidir, sigara icen vatandaslarin haklari ellerinden alinmamalidir. Ancak bu isletmeler cevreyi kendi sigara dumanlarindan korumakla yukumlu kilinmalidirlar.

Ote yandan kamuya acik yerler olan isletmelerde,kurumlarda, araclarda, cadde ve sokaklarda, apartman ve bina girislerinde, parklarda, vs. sigara icilmesi yasaklanmalidir. Sigara icenler icin disariya sigara dumani vermeyen oda genisliginde (telefon kulubesi gibi) kapali mekanlar insaa edilebilir. Bunlarin masraflari sigaradan alinan vergilerden karsilanabilir.

18 yasindan kucuk cocuklarin oldugu evlerde sigara icilmesi yasaklanmalidir. Adamin kendi evi de olsa cocuklarin can guvenliginden devlet sorumludur. Anne veya babanin cocuklarini sigara icerek yavas yavas oldurme hakki yoktur.

Sigara icenlere bundan kaynaklanan hastaliklarin tedavisinde devlet subvansiyonu uygulanmamalidir. Aslina bakarsaniz, devletin saglik islerinden elini cekmesi daha uygun olur. Ozel sektor sigara icenlerden daha yuksek bir sigorta primi alacaktir zaten.

Bunun yaninda sigaraya uygulanan asiri vergilerin kaldirilmasi gereklidir. Isteyen baskalarini rahatsiz etmedigi muddetce istedigi gunahi isleyebilmelidir. Bunun icin onlari cezalandirmaya kimsenin hakki yoktur Read More!

Bir Teroristin Gozunden

Insanlara su teror problemini adim adim cozelim seklinde bir oneri getirdim ama aldigim cevaplardan memnun olmadigimi belirtmeliyim. Kimisi direkt analize dalmis, kimisi bu olay psikolojiktir rakamlarla cozulmez demis, vs. Herneyse, biz o zaman yine bildigimizi okuyalim.

Okuyucularimizin yorumlarina bakarsaniz, binbir turlu yorum gorursunuz, kafanizin karismasi isten bile degil. Peki bu olaya nasil bilimsel yaklasabiliriz?

1992 Nobel Odulu Sahibi Gary Becker "Sucun Ekonomisi" alaninin onculerindendir. Teror konusu da suctan cok farkli degildir. Bir terorist terorist olmaya karar verirken getirisine ve goturusune bakarak karar verir. Istisnalar vardir, aile baskisi veya terorist organizasyonun zorlamasiyla da terorist olanlar vardir. Ama insanlari terorist olmaya iten bazi "genel etkenlerin" varligi da ortadadir diye dusunuyorum.

Zaten bu konuda yapilmis calismalar da var. Mesela 2002 yilinda Dorothy Manning su sonuca ulasmis:

"This article considers whether the economic model of crime can be applied to terrorist activity. It concludes that the model does explain both secular and religiously motivated terrorism: policy–makers wishing to reduce terrorist activity should aim at devising policies which increase costs and/or decrease benefits to change terrorist incentives. The 'war' should continue as long as the probable costs to society incurred by terrorist activity are greater than the costs of abatement."

Diger bir calisma ise "A law and economics perspective on terrorism" baslikli Nuno Garoupa, Jonathan Klick, Francesco Parisi tarafindan Public Choice (Leiden: Jul 2006. Vol. 128, Iss. 1-2 p. 147) dergisinde basilmis. Makalede soylenenlerden en cok su ilgimi cekti. Terorism, adi suclardan ziyade organize suclar kapsamina girer. O yuzden de bu baslik altinda yapilmis calismalara bakilmalidir. Teror sucunu isleyen ile bundan fayda saglayanlar farkli kisilerdir. Faydalar organizasyon icerisinde dagilir. O yuzden sadece teroristi degil, onu tesvik edenleri veya terorden cikar saglayanlari da cezalandirmak gerekir. Ornek olarak da Israilde teroristlerin cekirdek ailesinin evlerinin yikildigi veriliyor.

Eski terorist basi Semdin Sakik da

"Geçmişte çocukları dağa çıkan aileler, çocuklarını ikna edip indirmek için akla hayale gelmeyen yöntemler uygularlardı. O dönemde dağda olmanın aileye getireceği siyasi, ekonomik rant yoktu. Hatta, o aile çevre içinde tecrit durumundaydı. Ama, 30 yılda bu konuda da bir değişim yaşandı. Şu anda çocukları dağda olanlar, dağda kimsesi olmayanlardan daha fazla siyasi ve ekonomik rant sağlayabiliyorlar. Örneğin, çocukları dağda olan ya da dağda vurulan ailelerden birileri belediyelere alınıyor, belediye imkanlarından yararlandırılıyor. DTP milletvekilleri ve yöneticilerinin hemen tamamının vurulmuş veya dağda yakını bulunuyor." diyor.

Gerisini siz anlayin.

Ilginc bir konu. Cozumune ulasmak icin bu konuda yapilmis calismalari okumak ve Turkiye'ye uyarlamak gerekiyor. Ayrica Turk halkinin gercekten ne kadarlik bir bedel odemek istedigini de iyi tespit etmek gerekiyor. Demokrasi, insan haklari gibi konulardan ne kadar uzaklasacagimiza ve fasizme ne kadar yaklasacagimiza da karar vermemiz gerekiyor. Herkesin bu bahsettigim konulardaki tercihleri (veya varsayimlari da diyebiliriz) farkli oldugu icin ortaya attiklari "cozum" onerileri de farkli oluyor. Kimisi bastiralim, bedel onemli degil, onemli olan ulke butunlugu diyor. Kimisi de sunlari soyluyor:

O topraklarin bize getirisi goturusunden daha fazla, cok buyuk yatirimlar yapsak bile getirisini yukseltemeyiz. Ote yandan askeri cozumun maliyeti cok yuksek, hem can kaybi hem de para kaybi. Teroristleri daglardan kovalasak bu sefer sehirlere inecekler. Insanlar kavun degil ki dibini koklayip anlayasin, asimetrik enformasyon probleminden dolayi teroru sifira indirmek imkansiz. Ya simdiki yapida hem kan hem de para kaybederek o topraklari elimizde tutmaya devam edecegiz, ya da akilli hareket edip o topraklari elimizden cikaracagiz.

Ben ise daha problemin ve tercihlerimizin ne oldugunu bile bilmedigimizi, bu kosullar altinda yaptigimizin bir kor dovusunden oteye gitmedigini dusunuyorum. Aklin, mantigin, bilginin ve bilimin olmadigi yerde duygularla/varsayimlarla isleri idare etmeye calisiyoruz gibime geliyor. Bu kafayla gidersek askere, zor aliriz teskere.

Not: Bizim soylediklerimize yakin bir yaziya buradan ulasabilirsiniz. Read More!

Oğlun papazı vurmadı öldürdü!

Türkiye'de hukuk sisteminin laçkalığı iyice ortaya çıktıkça suçlular ve yakınları da iyice arsız oldu. Geçen yıl Trabzon'da bir papazı öldürdüğü için 18 yıl 10 ay hapis cezası alan sanığın babasının söylediklerine bakın. "Oğlum müftüyü vursa 3 yılda çıkardı" demiş. Oğlun papazı vurmadı öldürdü be adam!!! 18 yılın tamamını yatmayacağını göz önüne alırsak, aldığı ceza az bile. Ben mi yanlış hatırlıyorum bilmem ama eskiden böyle durumlarda suçluların aileleri utançlarından herkesten köşe bucak kaçardı. Artık onlar da utanmayı falan bir tarafa bırakıp çocuklarını kahraman gibi görmeye başladı. Bu işin sonu nereye varacak bilmiyor ve de korkuyorum doğrusu. Basit mantıkla çözülebilecek şeyler için zamanlarını harcayıp duran siyasetçi ve hukukçular bakalım bu işlere ne zaman el atacak? Read More!