Cari açık konusunu tartışırken 1980’leri vurgulamıştınız. Nedir 1980’leri özel yapan?
Öncelikle, 1980’ler dediğim zaman bu direk tarih olarak 1980 yılını kastediyorum anlamına gelmiyor. Ama genel anlamda, 1980 yılının hem Türkiye’nin politik, ekonomik tarihinde, hem de dünyadaki anlayışta özel bir yeri var. Sözgelimi dünyada örneğin bir Bretton Woods sisteminin sona ermesi ile yaşanan değişim var. Ardarda yaşanan petrol tabanlı şoklar, soğuk savaşın son on yılına girmesi, ABD’de Reagan ile hem ekonomi hem de politika açısından belirgin bir eğilim söz konusu. İran-Irak savaşı, Rusya’nın Afganistan serüveni, Ortadoğu’da yaşanan sıcak günler, sonra Latin Amerika’daki gelişmeler... Ancak ekonomi gözlüğüyle baktığımız zaman genel olarak altını çizeceğim şey ithal ikameci sistemin, özellikle Latin Amerika’da, sonunun geldiği dönemdir. Cari açık temelli krizler, ABD dahil, hep bu dönemin öncesinin sorunlarıdır. İlginçtir, ekonomi akademik literatüründe kriz modellerinin tartışılmaya başlanması da bu dönemde başlar. Konunun ilgilileri hangi makaleyi kastettiğimi şıp diye anlamışlardır. Anlamayanlar da boş versinler zaten, demek ki bu taraklarda bezi yok. Onlar muhasebeciden bozma Türk ekonomistlerini okumaya devam etsinler.
Swap Nedir Deflasyon Nedir Bono Nedir? Reeskont Nedir Ekonomi Nedir Enflasyon Nedir
1980 yılı Türkiye için 12 Eylül tarihini hatırlatıyor. Ekonomi anlamında nedir 1980 yılının önemi?
Şimdi bakın. Bugün çoğunlukla kürselleşme kavramı kapsamında değerlendirilen, uluslararası ticaretin gelişmesi, serbest ticaretin, sermaye hareketlerinin önem kazanması, bariyer ve kotaların kaldırılması bu döneme rastlar. Tabi ki bu bir anda olan (overnight) bir değişim değildir, bir süreçtir. Bu anlamda, özellikle Bretton Woods sisteminin sona ermesinden sonra uluslararası mali sistemde yaşanan değişim, serbest ticaretin gelişmesiyle sermayenin uluslararası dolaşımının ciddi şekilde analiz edilmesi gerekir. Burada bunun detaylarına girmeyeceğim. Ama Türkiye özeline dönersek, 1980 önemli bir yıldır. 12 Eylül nedeni ile değil. 12 Eylül, Yeniçeri döneminden gelen, Türk toplumunun bütün yüzyılına (20.yy) mal olmuş İttihat ve Terakki anlayışının, geleneğinin bir devamıdır. Bu kısmı tarihçilerin işi. Bizim için asıl önemli tarih, 24 Ocaktır. 24 Ocak kararları önemlidir. Yeni bir dönemi başlattığı için mi? Hayır. 24 Ocak’ta yeni bir dönem başlamamıştır, başlayamamıştır. Genel düşünce 24 Ocak kararları ile yeni bir dönemin başladığıdır. Halbuki 24 Ocak kararları, yeni bir dönemi başlatmaktan çok, fiyasko ile sonuçlanan 1980 öncesi ekonomi politikalarının başarısızlığının, duvara tosladığının, çıkmaz yolun sonuna geldiğinin tescilidir. 24 Ocak= Çıkmaz yolun sonuna geldik. Nokta. Yeni bir dönem başlayamamıştır, başladığı iddia edilse bile bu başlangıç güdük kalmıştır. Bu tabi bir anlamda insan kaynağı sorunu. Yetişmiş eleman, vizyon sorunu. Eski dönemin kalıntıları hala köşe başlarını tutmuş olduğu için, ekonomik anlamda köhne zihniyet, basiretsiz anlayış bugün bile hala ağırlıklı bir şekilde sürmekte, dayatılmaktadır.
Köhne zihniyeti açar mısınız, neyi kastediyorsunuz?
Şunu kastediyorum ve soruyorum: Kendi dinamiklerine inanmayan, vizyonsuz, hayalsiz, hedefsiz bir ekonomi yönetiminin topluma refah getirmesi mümkün müdür? Örnek vereyim daha iyi anlaşılır: Köhne zihniyet, Türk halkına kaportasını eşeklerin kemirdiği arabaları reva gören zihniyettir. Köhne zihniyet, hem ülkeye petrol ithal edemez millet kuyruklarda doluşur, hem de ülkeyi “70 sente muhtaç” eder. Köhne zihniyet, yeni olan her şeye karşı çıkar. Değişen her şeyden korkar. Hiç bir problemi çözmeye yanaşmaz. Altın (
bkz. altın yorumları) kural: Bir problem daha da kötüleşmediyse kendini başarılı sayar. Ama onu da becerememiştir. Yine örneğin, bu zihniyetin gözünde tüketim çok kötüdür, “tu kaka”dır. Aynen İttihat ve Terakki geleneğinin mirasçısı olarak kendini hala 1. Dünya Savaşı şartlarında zanneder. Bakınız İttihat ve Terakki anlayışının toplumu sürekli fakirleştirmiştir. İttihat ve Terakki anlayışının tek bildiği zihniyet memuriyet ve bürokrasidir. Çünkü ona alışmıştır. Osmanlıda ticareti birileri, üretimi birileri yapmış, Türkler hep devlet yönetiminde, çeşitli memuriyetlerde, bürokrasidedirler. O birileri ayrılıp da kendi bağımsızlıklarını ilan edince, memur ve bürokrasiden oluşan Türk toplumu da şap diye ortada kalmıştır. Bu zihniyet hiç beceremediği, başaramadığı sanayileşmeyi putlaştırır. Ama onda da çuvallamıştır. Yüzyılın sonuna kadar sanayi diye diye ortaya koyabildiği tek şey bir kaç tekstil atölyesiyle birlikte kamu kaynaklarının israf edildiği, verimsiz çalışan, TEKEL statüsüyle güç kazanmış bir kaç KİT’ten başka bir şey değildir. “Ağır sanayi hamlesi” gibi sloganlaşmış, klişeleşmiş sözler bu zihniyetin bir eseridir. Bugün de hala sanayi sektörü dışındaki sektörlerin büyümesi üvey evlat muamelesi görür. Onlara göre istenen sanayileşme de mutlaka devlet eliyle yapılmalıdır (DPT) ki bürokrasi aradan kendi “küçük” payını alsın. Para kazanmak, kar etmek, özellikle özel sektörün kar etmesi, girişimcilik, zengin olmak ölümcül günahlardır. Açıktan sermaye düşmanlığı yaparlar. Önerdiği model bir çeşit “sefalette birliktelik” felsefesine dayanır. Yeni olan, yenilik kokan, ezberlerini bozan her şeye karşıdırlar. Politik anlamda kör milliyetçi, ekonomik anlamda planlamacı ve sosyalisttirler. Sıkıştıklarında kör milliyetçiliğe sarılırlar. Yabancı düşmanlığı had safhadadır. “Vatan”ı sevdiklerini iddia ederler ama “vatandaş”a kan kustururlar. Para kazanmak, sermaye sahibi olmak, zenginleşmek kötü olduğu gibi para ile ilgili her türlü kavrama (örneğin banka, faiz) lanet edilir. Devletin görevi aç gezmeye mecbur bırakılmış olan vatandaşa ekmek, aş ve iş vermektir. Bir kişi zenginse kesinlikle hırsızdır. Tüketim yapan kişi haindir. Hele hele lüks tüketim yapan kişi vatan hainidir.
Ama fazla tüketim iyi bir şey mi?
Şimdi bakın, bir ekonomide tüketim ve üretim birbirini tamamlar. Tüketenler ve üretenler aslında aynı kişilerdir. Ekonominin kapsamını genişlettikçe aradaki ilişki flulaşır, parazitleşir. Ekonominin aktörleri arasında üretimde payı olmayıp da tüketimden pay alanlarla üretimde çok payı olup tüketimde az payı olanlar arasında bir çekişme başlar. Her iki tarafta yer alanlar çok çok azınlıkta, yani istisna durumundaysa pek problem yoktur, normali de budur. Ancak her iki tarafın da mensupları artınca, aradaki kavga kızışır. Bu kavga ekonomi literatüründe, daha önce de söyledik, enflasyona neden olur. Enflasyonun yüksek olması demek, kavgada üretimde payı az olup tüketimden/gelirden fazla pay alanların galip durumda olması demektir. Daha önce bu konuyu vurguladığımız için tüketime geri dönelim. İnsanların geliri arttıkça tüketimin arması normal bir durumdur. Bunun kötü bir tarafı yoktur. Her durumda gelirin bir kısmı tüketilir, kalan kısmına tasarruf, yani gelecekte yapılacak tüketim, denir. Bu aradaki denge önemlidir. İnsanlar zenginleştikçe denge tasarruf tarafına kayar. En düşük seviyeden ele alalım. Düşük gelir seviyesinde, bu gelirin hemen hemen tamamı tüketime gider. Çoğunlukla da buğday tabanlı besinler tüketilir. Gelir seviyesi arttıkça hem tüketilen ürünlerde çeşitlilik artar, hem de daha değişik tüketim kanallarına örneğin sinema, tiyatro, seyahat gibi gelir düşükken yapılamayan aktivitelere yönelme olur. Ama bir yandan da tüketilmeyen kısım da tasarruf edilir. Tasarruf da ya kişiler arası ya da zamanlar arası tüketim transferidir. Yani, bu tasarruf ya borç verme kanalı ile başkalarının tüketimine gider, ya da gelecekte tüketilmek üzere bekletilir. Burada zaman açısından bir sınır yoktur, tüketim gelecek nesillere de devredilebilir. Bu tüketimi kişiler yaptığı zaman biz buna özel tüketim, şirketler yaptığı zaman buna yatırım diyoruz. Şimdi Türkiye’de insanlar hala yoğunlukla buğday-temelli besinleri tüketirken, gelir arttıkça tüketimin artmasından daha normal bir şey olamaz. Bunda korkulacak bir şey yoktur. Önümüzdeki yıllarda insanların gelirleri arttıkça, özel tüketim artmaya devam edecektir. Ancak belirli bir seviyeye geldikten sonra tasarrufların ciddi bir şekilde artmasını bekleyebiliriz. Ama Türkiye’de buna daha çok var.
Ama tüketim ithalata kayarsa?
Şimdi tüketim ithal ürünlere kayıyor diye ağlamak gerekmez. Neden kaydığına bakılır. Neden kayar? Birinci ihtimal, ithal edilen mal burada üretilmiyordur. Bu durumda ithalattan başka şansınız kalmıyor. İkinci ihtimal, ithal ürünler daha ucuzdur. Aynı malı daha ucuza alınabiliyorsa, taşıma maliyetleri dahil, demek ki içeride aynı malı üretenlerde bir sorun vardır. Ya verimsizdirler, veya bu malın gerçekten de burada üretilmesi ekonomik anlamda mantıklı değildir. İlla her mal her ekonomide üretilecek diye bir şey yok. Veya kar marjları yüksektir, yani Türkçesi ile sizi kazıklamaktadırlar. Üçüncü ihtimal, fiyatlar aynıdır ancak kaliteleri farklıdır. Bu durumda, şahsen ben, kaportasını eşeklerin yediği bir arabadansa, ithal edilmiş arabaya binmeyi tercih ederim. Ben bu şekilde tercih ediyorsam, diğerlerinin de tercih etmesi beni rahatsız etmez. Her iki durumda da yapılacak şey ithalatı kötülemek, yasaklamak değil, içerideki bozukluğu gidermektir. İthalatın önüne kotalar koyarsanız, sadece karaborsayı teşvik edersiniz. Başka bir işe yaramaz.
Ama ithalat cari açığı artırmaz mı?
Tabiki artırır. Şimdi bakın. Biraz tekrar olacak ama cari açık meselesini anlatalım. Cari açık bir ekonominin dışarıya sattığı mal ve hizmetler ile ithal ettiği mal ve hizmetlerin farkıdır. Çok bilmiş Türk iktisatçıları bu durumu görerek hemen teşhisi koyarlar ve cari açık=döviz açığı şeklinde bir tekerleme söylerler. Halt ederler, bir bok bilmediklerini, cehaletlerini ortaya koyarlar. Mesela cari açık döviz açığı ise, nasıl oluyor da cari açığın rekor seviyeye ulaştığı son bir kaç yılda Merkez Bankasının kasası dövizle doluyor. Demek ki neymiş? Cari açık döviz açığı değilmiş.
Peki ne açığı?
Cari açık tasarruf açığıdır.
Yani?
Yani, ekonomideki toplam tasarruflarla toplam yatırımlar arasındaki farktır. Tasarruf meselesini az önce konuştuk. Şirketlerin yaptığı tüketime de yatırım denir dedik. Şimdi soralım, neden yatırım yapılır? Gelecek zamanda daha fazla üretim yapmak için. Daha fazla üretim yapılsın ki gelirler artsın. Bu bir zincir. Gelirleriniz artacak, daha fazla tasarruf edeceksiniz. Daha fazla tasarruf edince daha fazla yatırım yapacaksınız. Bu da üretimi artıracak, gelirler artacak, şeklinde devam eder. Ya da tam tersi. Tasarrufunuz azsa yatırım yok. Yatırım yoksa, üretim artışı yok. Üretim artışı yoksa gelir artışı yok. Hatta gelirlerde azalma var. Çünkü nüfus artıyor. Gelirler azalınca tasarruf daha da azalıyor. Her iki durumda da bu zincirin önüne geçilmek durumunda. İlk durumda, mesela Japonya gibi ülkelerde tasarruf oranı çok yüksektir. Ama içeride yapılacak fazla bir yatırım yoktur. Dolayısıyla bu tasarruf dışarıya kayar. Buna cari fazla diyoruz. Ama tersi bir durumda, tasarruf yok ama yatırıma ihtiyaç çoksa bu durumda cari açık ortaya çıkar. Şimdi cari açık konusunda net olmamız gerek. Bu ülkede, Türkiye’de, gelirlerin düşük olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla tasarruflar da düşük seviyede. Yani yukarıda bahsettiğimiz ikinci örneğe benziyor. Bu durumda, Türkiye’de, yatırım yapılması gerekli midir değil midir?
Evet, tabiki gereklidir.
Bu durumda cari açık konusu kendi kendini açıklıyor. Yani neden cari açık verdiğimiz, cari açığın neden arttığı çok açık değil mi? Siz şimdi hem istihdam artışı isteyeceksiniz. Hem yeni yatırımlar yapılsın diyeceksiniz. Hem de bu ülkenin zaten kıt olan tasarruflarının başka ülkelere kaymasını isteyeceksiniz. Bunu da milliyetçi söylemlerle süsleyerek, vatanseverlik ayağına yapacaksınız. Kusura bakmayın, ben sizin vatanseverliğinizden şüphe duyarım. Bu mu vatanseverlik?
Ama verdiğiniz örneğe uymayan örnekler var. Örneğin Çin, Rusya, vs... Bu ülkeler hem cari fazla veriyorlar hem de yüksek hızda büyüyorlar. Bu sizin tezlerinizi çürütmüyor mu?
Hayır, tam tersi. Rusya petrol ve doğal gaz geliri sayesinde, Çin de ucuz işgücü sayesinde yüksek miktarda tasarruf yapma olanağına sahipler. Bu ülkelerde yatırım yapma ihtiyacı yok mu? Var. Üstelik yüksek oranda yatırıma ihtiyaçları var. Peki nasıl cari fazla veriyorlar. Cari fazla vermeleri demek, tasarruflarını yurtdışına aktarıyorlar demek. Bunun nedeni ekonomilerinin sağlıklı olması değil, tam tersine kokuşmuş ve çürümüş durumda olması. Tasarruf sahipleri kendi ülkelerine güvenmiyorlar ve tasarruflarını daha güvenli limanlara kaçırıyorlar. Benzer durum 2001 krizi öncesinde ve sırasında Türkiye’de de olmuştu. Bir çok işadamı yurtdışına, İsviçre bankalarına önemli miktarda sermaye transfer ettiler. Neden? Korktular. Aynı durum Çin ve Rusya’da da geçerli. Hem Çin’in, hem Rusya’nın pek demokratik, ve yolsuzluklardan arınmış, insanların geleceğe güvenle baktığı ülkeler olduğunu söyleyemeyiz. Ama daha demokratik bir ortamın bulunduğu Hindistan’da, ki önemli farklılıkları olmakla birlikte ucuz işgücü ve kalabalık nüfus durumu Çin’e benzer, cari fazla değil cari açık görürsünüz. Dolayısıyla, Çin ve Rusya’nın cari açık vermesi güçlü ekonomi olduklarını değil, tam tersine zayıflıktan ve kötü yönetildiklerini gösterir. Ama siz rakamlara kıçından bakarsanız, cari fazla vermenin bir sonuç değil, ekonomik büyüme ve kalkınma sağladığını iddia eder saçmalarsınız.
Bunun sonu yok mu? Hep cari açık mı vereceğiz?
Hedef cari açık vermemekse bunun bir sürü yolu var. Örneğin, yatırımlar üzerine yüksek oranda vergi koyarsınız, cari açık sorunu diye bir şey kalmaz. Ama bunu istemiyoruz değil mi? Hem yatırım olsun istiyoruz. Hem de cari açık vermeden yapalım istiyoruz. Hedef, sağlıklı bir çözümse bunun yolu bellidir. Verimlilik artışı. Verimlilik artışı demek üretim ve gelir artışı demektir. Bu da zenginleşmek ve tasarrufların artması demek. Bu zinciri tekrar tekrar uyguladığımızda, içerideki tasarrufların içerideki yatırımları karşıladığı noktaya geliriz. Bu da cari açık sorununun, sorunsa eğer, çözülmesi demek. Uzun vadeli bir çözüm. Ve Türkiye bu dönüşümü ne kadar hızlandırırsa zenginleşme de o kadar hızlı olacaktır. Anlık çözümler maalesef ki uzun vadede uygulanabilir değildir. Bir yerde patlar.
Ama cari açık bu süreçte bir krize daha yol açarsa? Garantimiz nedir?
Efsane haline gelmiş bir konuyu sordunuz. Yaygın kanaatin aksine ekonomi literatüründe tek başına cari açık ve ekonomik krizler arasında doğrudan bir bağlantı net olarak ortaya konamamıştır. Tek başına cari açık krize yol açmaz. Ancak kötü yönetimin, sürdürülemez politikaların krizlere neden olduğu açık seçik ortaya konmuştur. Kötü yönetimin en belirgin göstergesi bütçe açığıdır.
Bütçe açığı ve cari açığa literatürde “ikiz açıklar” (“twin deficits”) denmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz tasarrufları, özel kesim ve kamu kesimi olarak ikiye ayıralım. Bütçe açığı demek kamu kesiminde açık var demektir. Eğer zaten yetersiz olan özel tasarrufları kamu açığını dengelemek için kullanırsanız, yatırım falan yapılamaz. Buna “crowding out” diyoruz. Kamu açıklarını kapatmak için özel tasarruf da yetmiyorsa, cari açık verirsiniz, ki ikiz açık budur, dış kaynakla ülke yönetiyorsunuz demektir. Bunu da kimse ilelebet finanse etmez. Bir yerde tıkanırsınız, sistem patlar, elinizde kalır. Krize neden olan cari açık değil bütçe açığıdır. Yani sürdürülemez politikalardır. Kamu tasarrufunu artırırsanız, yani bütçe açığını kapatırsanız, özel tasarruflar yatırımlara gider. Yani bizim yapmamız gereken evimizin önünü süpürmek, temiz tutmak, yani kamu açıklarını sıfırlamaktır. 2001’den beri yapılmaya çalışılan da budur.
Peki döviz kurları ve faizler bu söylediklerinizde nereye oturuyor?
Bakınız, yukarıda anlattıklarımın döviz kurları ile yakından uzaktan ilişkisi yok. Söz gelimi, farz edin ki bütün dünyada tek bir para birimi kullanılıyor. Bu durumda yukarıda anlattıklarım hala geçerlidir. Cari açığı döviz kurlarına bağlamak cehaletten başka bir şey değildir. Yani, Türkiye para birimini Euro’ya çevirirse cari fazla mı verecek? Güldürmeyin adamı... Faizler ise, kamu borçlanma faizlerini kastediyorum, tamamen kamu kesiminin açıkları ile ilgili bir durumdur. Bütçe açığı artarsa faizler artar, azalırsa faizler de düşer. Durum bundan ibarettir.
Döviz kurlarının ya da politikalarının hiç mi etkisi yok?
Bakınız, döviz kurlarında iki seçeneğiniz var. Sabitlemek ya da serbest bırakmak. Her ikisinin de çeşitli versiyonları var. Döviz kurunu sabitlerseniz, para politikasından vazgeçiyorsunuz demektir. Döviz kuru sabitledikten sonra finansal piyasalardan gelen olası ataklara nasıl karşı koyacağınız sorusu ortaya çıkar. Ve sabitlenmiş bir döviz kurunu sürdürmek, dünyanın herhangi bir merkez bankası için (Fed bile olsa) imkansız gibi bir şeydir. Ha derseniz ki ben zaten sermaye hareketlerini de kısıtlayacağım, o zaman kolay gelsin derim. Artı, bu yazıyı da boşuna okudunuz derim.
Peki bugün liranın değerli olması hiç mi etkilemiyor cari açığı ve ekonomiyi?
Birincisi, bugün liranın değerli olduğu iddiası bir efsaneden başka bir şey değildir. Neye göre değerli olduğunu sormak gerekir. Örneğin Nisan ayına göre bugün lira değersizdir. Ama 2001 yılına göre değerlidir. Merkez Bankasının yayınladığı reel kur endeksi 1995 yılını 100 alır ve 1995 yılına göre bir kıyaslama yapar. Ama 1995 yılında liranın “gerçek” değerinde olduğunu nereden çıkarıyoruz ki?
Peki nedir gerçek değeri?
Bakınız, bugün uygulanan kur rejimi dalgalı kur rejimi. Ve Merkez Bankasının hiç bir kur hedefi olmadığını söylemekten ağızlarında tüy bitti. Liranın gerçek değeri piyasada neyse odur. Burada kafalar hep o 1980 öncesi köhne zihniyet yüzünden bulanıyor. Çünkü o dönemden önce kabul gören görüş, dış ticaretin dengede olduğu konumda bir para biriminin gerçek değerinde olduğu tezi idi. Ama bu görüş artık tarih olmuştur. Kurlar konusunda tek bir şey söyleyebiliriz. Sağlıklı bir büyüme trendinde olan ekonomilerin, daha yavaş büyüyen ekonomilere karşı para birimleri zamanla değer kazanır. Sabit kur da uygulasanız, dalgalı kur da uygulasanız bunun önüne geçemezsiniz. Türkiye’de oluşan yanılgı yine 1980’i anlamamaktan kaynaklanmaktadır. 24 Ocak kararları alınırken liranın değeri gereğinden fazla düşürülmüş, bunun ihracatı teşvik edici bir politika olması planlanmıştı. Doğrudur yanlıştır ayrı konu, onu tartışmayacağım. Ama 1980 sonrası dönemde, “enflasyon kadar devalüasyon” mantığı içerisinde bir kısır döngü yaratıldı. Liranın değeri sürekli olarak düşük tutuldu, ve bu uyuşturucu halini aldı. Bunun başımıza ne tür başka felaketler getirdiğini detaylandırmıyorum. Gerek yok. Ama liranın aşırı değerli olduğunu ezberlemiş olanların reel kur grafiklerinde 1980’i 100 aldıklarında ne diyeceklerini merak ediyorum. Ah o İttihat ve Terakki kafası ah!
Ama liranın değerini düşük de tutsak, sonunda sanayileşmeyi sağlayacaksa bu iyi bir şey değil mi?
Sanayileşmenin iyi bir şey olduğunu nereden çıkardınız ki? Bir kaç yüzyıl geride olsaydık, sanayileşmenin arzu edilebilir bir hedef olduğu tezini kabul edebilirdim. Maalesef önce Osmanlı, sonra Türkiye Cumhuriyeti, bu treni kaçırmıştır. Bugün bütün dünya bilgi toplumuna geçmişken, sanayileşme bir amaç olamaz. Ancak bir geçiş süreci olabilir. Türkiye’nin bu süreçte fazla oyalanmadan bilgi toplumuna geçmesi gerekmektedir. Atlayarak da geçebilir. Hiç bir sorun yok. Sık verilen bir örneği tekrar edeyim. Kumu kum olarak satarsanız, kilosunu 5 sentten satarsınız. Kumu cam yapıp satarsanız, kilosunu 1 dolardan satarsınız. Kumu alıp bilgisayar çipi yaparsanız, kilosunu iki bin dolardan satarsınız. Hepsinin ana maddesi aynıdır. Burada sanayileşme olayın ikinci evresi, yani cam yapmak. Ama son evre, bilgisayar evresi, bilgi teknolojilerinin ve bilgi toplumunun önemini belirtmesi açısından son derece açık bir örnek. Bunun kurla faizle ne alakası var? Tam aksine bunun eğitimle, yatırımla, verimlilikle alakası var. Ki bizim vurguladığımız da budur.
Read More!